Mehmet Ali Kalkan

Annemin Ardından...

 

Köyümden... Gönlümden...

Annemin Ardından...

Geçen Pazar günü anneme uğradım.

Hali yok.

Uzun süredir dışarıya çıkamadı. Hava da çok sıcak.

Ablam yanında duruyor.

Şöyle bir köyüne doğru dolaştırmak istedim.

Yürümesi mümkün değil. Evdeki tekerlekli sandalyeye zorla oturttuk. Arabaya da öyle.

Ömrünü verdiği tarlasına, köydeki evine, yollara, dağlara baksaydı iyi olurdu.

Sonra da Yarımca'da çamların altına arabayı koyar dağ havası alırdık.

Zübeyde Abla da gelecekti, onunla da sohbet ederdi.

Gözü gönlü açılırdı.

Eskişehir'den Dağküplü Köyüne doğru yola çıktık, elinde küçük bir su şişesi. Bir yudum su içiyor. Avucuna aldığı su ile yüzünü ıslatmaya çalışıyor.

Nefes açıcısını kullanıyor sonra.

Ellerine biraz kolonya döktüm yolda. Ablam arkadan konuşuyor; "Saçına falan sürme kolonyayı anne, sonra saçların beyazlanır."

Annem susuyor.

"Şura nere?" diyorum. Bir kelime ile cevap veriyor.

"Buraya ne derler?" dedim, "Gozlu" dedi.

Tam köyün göründüğü bir yer var. Eskiden harman sürülürdü.

Dedem harman sürerken yorulmuş. Babam da şehirde çalışıyor. Sabah altıda işten çıkmış, bisikletine binmiş, yorgun uykusuz babasına yardıma gelmiş.

Oğlunu görünce sevinmiş dedem; "Hep yola bakıyordum oğlum gelecek diye" konuşmuş sevinerek.

Tam orada durdum. Anneme "bura neresi?" dedim, Zeyret" dedi kendinden emin bir şekilde.

Arabayla tarlaya yakın bir yere indik. Sonra köye evinin yanına gittik. Uzun uzun seyretti evini. Bu fotoğraf da oradan. Annemin son fotoğrafı.

Annem mutlu, biz mutluyuz.

Ablam anneme şöyle söyledi; "Anne iyi kötü herkesin arabası var ama bak oğlun gezdiriyor seni hep." "Bircik oğlum benim" dedi usulca, "tuttuğu altın olsun."

Köyünden sonra Yarımca'ya uğradık. Çamların altında bir gölgeye arabayı çektik. Az sonra Zübeyde Abla'lar geldi. Annemin yanına bir sandalye koyduk, edebildikleri kadar sohbet ettiler. Zübeyde ablaya evini sormuş, o da evinin yerini söylemiş. "Eyi ol da nerde oturursan otu" demiş cevaben.

Döndük sonra.

Uzunca bir süre sonra evine getirebildik.

Hafta içinde yanına uğradığım günlerde de durumu aynıydı. Gözlerinin içi gülüyordu. "Ben ölcen" diyordu. "Anne hepimiz öleceğiz. Kimin ne zaman öleceği belli olmaz, belki sıra önce bize gelecek" dediğimde irkildi. Yirmi yaşında bir evlâdını kaybeden anne bir başka acıyı taşıyamazdı belki.

Hep "bu dünya böyle" der di. Babam da çok kullanırdı bu sözü. Babamın vefatından sonra yazmaya çalıştığım bir şiirde kullanmıştım;

"Bu dünya böyle" deme,

Sancı girer gövdeme,

Bayram'sız bayram neme?

Baba seni özledim.

Sabah onda, akşam yedide telefon eder, bir isteği olup olmadığını sorardım. Bu yaşıma kadar hiç bir şey istemedi benden.

Son günlerinde ablam kalıyordu yanında. Annemin yanında küçük bir el feneri var.

Ablam bir gece bakmış, annem feneri saate tutup kaç olduğunu öğrenmeye çalışıyor. "Ne yapıyorsun?" diye sorduğunda "Memed ali saat onda arar, una bakyodum." "Anne yat" demiş ablam , "saat daha gecenin iki buçuğu."

Son günlerinde hep yatıyordu. Yanına gittiğimde oturuyordu biraz. Gördüğünde yüzü ışıldayarak söylediği "bircik oğlum" olurdu hep.

Perşembe günü, Pazar günü köye gittiğimizi yazmıştım. Öğleden sonra Erol Cihangir geldi, onunla sohbet ettik.

Cuma günü, saat on sıralarında ablam aradı "Anneme bir şey oldu" diye. Gittim, evinin önündeki ambulansa almışlar kalp masajı yapıyorlar.

Hastaneye götürmek istediler.

Kardeşlerimle ambulansın ardından gittik. Bir müddet sonra "başınız sağ olsun" dediler.

Sonra ablam anlattı.

Gece kardeşim Arif kalmıştı annemin yanında. Sabah yedide de ablam gelmiş. Çay istemiş annem, yattığı yerden içmiş.

Kardeşim Muhittin 1981 yılında, yirmi yaşında iken vefat etmişti. Aynı gün ablamın bir çocuğu dünyaya gelmişti, adını Muhittin koymuşlardı.

Ablamın kızı Yasemin hemen her gün, kendi üç çocuğu ve evinin işleri olmasına rağmen şehrin bir ucundan üşenmeden, yüksünmeden gelir anneannesinin işlerini yapardı. Yasemin'in de Muhittin'in de annemin gönlünde başka bir yeri vardı.

Annem çayını içtikten sonra "Yasemin, Muhittin" diye sesleniyor.

Bizim bir komşumuz vardı, Emine Tete. Çok güzel bir insandı. Son deminde annemi arzulamış, "bana Gülsüm'ü çağırın" demiş çocuklarına. Annem yanına gitmiş, bir müddet bir iki cümle edip bakıştıktan sonra vefat etmiş Emine Tete.

Ablamın aklına bu hadise gelmiş. Acaba annem de Yasemin ile Muhittin'i mi arzuluyor demiş, görüntülü aramış Yasemin'i. Az sonra da sesi gelmez olmuş annemin. "İnsanın vefat edeceği zaman sevdikleri gözünün önüne gelirmiş. "Acaba annem de öyle mi oldu. Muhittin derken oğlu mu geldi gözünün önüne?" diye konuşuyordu.

Annemin, benim yüzünü görmediğim ama annemle telefonla konuşan, onu seven insanlar vardı.

Cuma günü Ege yöresinden bir hanım annemin ev telefonunu arıyor, telefona ablam çıkıyor, "Gülsüm Teyzemi aradım, Cuma'sını hayırlayacaktım" gibi bir şeyler söylüyor. Ablam da "ben kızıyım, annemi biraz önce kaybettik" diye cevap verince ağlamaktan konuşamıyor hanım. Söyle yazmış sonra;

"Allah'ım rahmeti ile karşılasın benim Gülsüm Teyzemi. Beni bırakıp gitti... Sesini son defa duyamadım. Ben ne yaparım şimdi...Sesini özlerim. Hep 'gelmiyon mu buraya' der di... Beni karşılıksız severdi Gülsüm Teyzem, Allah size sabırlar versin..."

Annemin her zaman yanında olan kardeşim Murat, Ablamın çocukları, dolayısıyla annemin torunları Muhittin, Yasemin ve Ablam idi. Son gece annemin yanında kardeşim Arif kalmıştı. Arif'in hanımı Emine de vefalılardan bir başkasıydı. Allah onlardan razı olsun.

Cumartesi günü öğle namazı sonrası köye defnedelim istedik.

Bizim köyde Sedat Hoca vardı, uzun yıllar imamlık yaptı, sonra şehre tayin oldu. Annem çok severdi Sedat Hoca'yı. Sedat Hoca'nın kızının adı da Gülsüm idi. Aklımdan geçen şu; cenazeyi hastaneden alıp annemin evine, getirelim, komşularından helâllik alalım, sonra köyüne götürelim, o işi ve köydeki cenaze namazı kıldırmayı Sedat Hoca yapsın. Ama o da şehirdeki bir camide görevli, izin alması zor. Aramam da lâzım. Sedat Hoca şöyle dedi; "Abi ben üç gün izin almıştım. Yarın izinliyim zaten. Cumartesi günü sizin köye ziyarete gitmeyi, ertesi iki günü de köydeki anamın yanında geçirmeyi düşünüyordum."

Bu iş hallolmuştu.

Köye cenazeye gelenler için pide yaptırmak istedim. Gerçi pek sıcak bakmıyorlardı bu işe ama uzaklardan gelenler vardı.

Bir kaç pideci vardı tanıdığım.

Annemin sokağının başındaki pideciye yaptırmalı idi, onun hakkıydı. Annem her misafirine oradan pide yaptırırdı. Ardından da dondurma söylediğini öğrenince ablam biraz söylenmiş. "Sen benim işime garışma" demiş kızarak. Pideciye annemin vefat ettiğini, pide yaptırmak istediğimi söylediğimde "ellerimiz boş kalacak" dedi. Sebebini sorduğumda "her pide götürüşümüzde bize bir avuç şeker verirdi" diye söyledi.

Sonra köyde babamın yakınlarında bir mezar yeri bakalım diye yola çıktık.

Bir gün ablam tarlada çalışıyor, işi de bitmemiş, hava kararmış. Annem şehirden telefon etmiş. "Olsun, hava garardı deye hiç gorkma gı. Mezallıkta boban va."

Yine iyi olduğu zamanlar köyde mezarlara bakıp söyle demişti annem; "Bak bura ne eyi. Hepsi bizim kövlü. Hep tanıdık, esanın hiç canı sıkılmaz."

Babamın mezarının üstünde bir boşluk bulduk. Meşe ve ardıç ağaçlarının arasında güzel bir yer. Biraz pirnal, çakırga var, onlar temizlense olacak. Enişte, Mehmet Abi "biz yaparız" dediler.

Köyde cenaze olduğunda sabah selâ veriliyor. Sonra da mezar kazmaya gidiliyor. Müsait olanlar beş, on dakika uğrayıp mezar kazma işine yardım ediyorlar.

Mezar kazmak zor. Hilti lâzım, insan gücü lâzım. Enişte, Yakup, Muhittin, Mehmet Abi, Köy Muhtarı Ahmet, İbrahim, bizim Gocabalının Ahmet, Değirmenci Halil İbrahim Abi devamlı olarak mezarın başına duruyorlar, kazıyorlar. Köyden yirmi- otuz kişi de yardıma gelip gidiyorlar.

Çok güzel bir mezar hazırlamışlar.

Cenazeyi hastaneden aldık, annemin evinin oraya götürdük. Sedat Hoca dua etti, komşularından helâllik istedi. Saat on bire doğru yola çıktık sonra. Benim arabada Ablam, Erol Cihangir ve Sedat Hoca var.

Erol Cihangir babamı benden önce tanımıştı.

Erol kulağıma eğildi. "Dün Çifteler ilçesinde bir işim vardı, oraya gittim. Bir gün önce annenin durumunu konuşmuştuk. Ankara yolundan Çifteler sapağına döndüm. 'ya Mehmet Ali'nin annesi vefat ederse acaba cenazesine yetişebilir miyim?' diye düşündüm. Adana'ya Oğuz Ağabey'in cenazesine gidememiştim, çok üzülmüştüm, yine öyle olursa diye aklımdan geçti. Tam o sırada Kemalettin Ağabey aradı, Gülsüm Teyze'nin vefat ettiğini söyledi. Dondum kaldım, darmadağın oldum." Bir daha da konuşamadı zaten.

Ben ağlamamalıydım. Evin büyüğüydüm. Yapılacak işler vardı. Dik durmam lâzımdı.

Hastanede cenaze işlemlerini yaparken arayan arkadaşlar oldu. Kimseye bir şey demedim.

"Hastane yetkililerinin "başınız sağ olsun" dediklerinden sonra iki arkadaşıma haber vermem gerekiyordu, onlara söyledim sadece.

Sadettin Kaplan Ağabey yakınlarına "beni defnettikten sonra vefat ettiğimi söyleyin" demişti. Ve ilave etmişti "Herkesin kendine göre işi, gücü, programı var. Haberleri olunca gelmek isterler, zor durumda kalmasınlar."

Köye cenazeye gelenler kalabalık.

Tanımadığım iki arkadaş da vardı hoş geldiniz dediklerim arasında. Bir müddet sonra yalnız olduklarını gördüm, "kusura bakmayın, tanıyamadım" deyince "Abi ben Rüştü Çakır" dedi. Bir şekilde öğrenmiş, otobüse binip İzmir'den gelmiş.

Selahattin Turan Bey yaz tatilini babasının Erzurum'daki köyünde geçirir. O da öğrenmiş annemin vefatını. Kardeşlerine telefon etmiş 'ben buradan yetişemem, siz oradan gidin' diye. Bursa'dan kardeşi ve ağabeyi gelmiş Selahattin Hoca'nın.

Saat 11.30 civarında köye vardık. Cenazeyi köyün camisine koyduk. Ezana daha çok var. Sedat Hoca ile caminin bahçesinde, bir ağacın gölgesinde sohbet ediyoruz.

Sedat Hoca, Prof. Dr. Yaşar Düzenli'yi bir başka sever. Onun hakkında konuşuyoruz. Hatırasını anlatıyor; "Bu köyde görev yaparken Yaşar Düzenli'nin kitabını elime aldım, sizin tarlaya doğru yola çıktım. Belki Yaşar Bey tarlaya gezmeye gelmiştir, ona imzalatırım diye düşünüyorum. Geldim ki Yaşar Bey de orada."

Tam o sırada telefon çaldı, arayan Yaşar Düzenli. "Dün akşam bir arkadaşımla şiirlerini okuduk, çok duygulandık. Gece telefonun kapalı oluyor ama yine de arayıp bir şansımızı denemek istedik, ulaşamadık" dedi. İlave etti, "Hani babana yazdığınız bir şiir vardı, şöyle diyordunuz;

'Annem yanımda ama,

Baba seni özledim.'

Valide ne yapıyor?"

Annem bir nefes ötedeydi. Vefat ettiğini, az sonra kısmet olursa babamın yanına defnedeceğimizi söyledim.

Dünya gelimli gidimliydi. İllâ ki ölümlüydü ama bize gelmez, bize uzak sanıyorduk hep, değilmiş.

Annemi defnedeceğimiz gün bizim köylülerin şehirde üç tane düğünü vardı. Hayat böyle bir şeydi işte. Ölüm, doğum, düğün, hüzün, sevinç iç içeydi.

Annemin cenazesi bir gece morgda kaldı. Ablam, Yasemin, Emine, hastanede görevli Hoca Hanım ile cenazeyi yıkayacaklar. Beraberce Yunus Emre Hastanesi'ne gittik.

Ağlamamalıydım, güçlü olmak gerekiyordu.

Morgdan alıp yıkama mahalline yatırdık. Hoca Hanım "yüzünü açayım, bakın" dedi. Yüzü açılınca uyanıp, tebessümle bana bakacak, "bircik oğlum" diyecek sandım.

Bakmadı.

Öptüm, öptüm, öptüm...

Güçlü olmak gerekmiyordu artık.

O benim "bircik annem"di.

...

Şehitlerimize, bu toprakları vatan yapanlara, atalarımıza, anneme, babama, Sadettin Kaplan'a, kardeşim Muhittin'e, Emine Tete'ye, geçmişlerimize Allah rahmet eylesin.

Fatihalarla...

 

(Ertesi gün mezarlığa uğradık. Ablam babama "Baba, bak annemi yanına getirdik. Ayak ucunda yer baktık ama bulamadık. Annemin hayatı hep senin, çocuklarının ayak ucunda geçmişti. Demek ki böyle olması gerekiyormuş." Anneme de dediği şuydu; "Anne, merak etme. Çocukların bana emanet.)...

 

You have no rights to post comments

Köşe Yazarları


Annemin Ardından...
Cuma, 25 Ağustos 2023
...
TÜRK BAYRAMI: NEVRUZ
Salı, 29 Mart 2022
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

89 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi