“BAKAN İYOT GİBİ AÇIKTA KALDI”

“BAKAN İYOT GİBİ AÇIKTA KALDI”

Necdet ÖZKAYA

30 Haziran 2009-Dörtyol

On beş gün oldu. Ama yazmaya henüz zaman buldum. Daha doğrusu yazabilecek havayı bugün yakalayabildim. Bu iki haftalık süreyi boş mu geçirdim? Kendime haksızlık yapmayayım. Öteberiyi tamir ettirmekten, suda elektrikte çıkan arızaları gidermek; Buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon vb. elektrikli eşyaları normal çalışır hale getirmek ne kadar zor ve zaman alıcı işler olduğunu ancak bizim gibi yazlıkçılar bilir.

Birini tamir ettirip iş bitti derken, bulaşık makinesinin ardından buzdolabının teklediğini görünce ister istemez asabınız bozulur, huzurumuz kaçar. Derdinizi paylaşacak bir insan ararsınız. Uzağa gitmenize gerek yok. Yanı başınızdaki komşuya dert yanmaya kalkarsınız. Onun da sizden farklı bir ortamda olmadığını görürsünüz. Karşılıklı yakınmaların bir tek yararı vardır. “Arıza belasının” tamir gailesi”nin sadece kendi başınızda olmadığını anlarsınız. Bunun üzerine “oh”mu dersiniz, “vah vah”mı edersiniz duruma bağlı.

Tatilde okumak, üzerinde inceleme yapmak için birkaç kitap almıştım. Bunlardan biri 27 Mayıs askeri müdahalesinin kahramanlarından biri olan Ahmet Er’in “Hatıralarım ve Hayatım 27 Mayıstan 12 Eylüle” adlı kitabıydı.

Kitap, gündemdeki olaylara da denk düştü. “Genel Kurmay’da bir Albay tarafından hazırlandığı iddia edilen bir darbe planın varlığı” tartışılıp duruyor.

Konu askeri mahkemeden, sivil mahkemelere intikal etti. Bu arada Meclis’te bir gece yarısı, iktidar partisinin bir oyunu ile Askeri Yargı sistemini değiştiren kanun çıkartıldı. Askerler sivil mahkemelerde yargılanacak, hatta Genel Kurmay Başkanı hakkında herhangi bir mahkeme istediği zaman dava açabilecek, yeni ve çetin bir hukuk tartışması. Hukukun ötesinde siyasi bir karar.

Bir başka iddia ise Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un geçen hafta yaptığı basın toplantısında, TSK’ ya yönelik “psikolojik savaş yapıldığını ve bunun asimetrik, bir savaş olduğunu belirtmesidir”.

Bugün (28 Haziran 2009) da yapılacak olan MGK’nın gündeminin çok önemli bir maddisini teşkil edecek.

Kurumlar arasında taraflarca inkâr edilmiş olsa da çok ciddi seviyede bir çatışma var. TSK’ne karşı tarafsız gibi görünmekle beraber hükümet, emniyet, bir kısım basın ve bir büyük cemaat işbirliği içinde bir yıpratma savaşında.

Ergenekon adlı ucu açık soruşturmanın içine silahlı kuvvetlerin kumanda kademesindeki görevli üst rütbeli şahısların da alınabileceğine dair medyada görüşler, düşünceler yer almaktadır.

Silahlı kuvvetleri içeriden çökertme gibi çok tehlikeli bir oyun mu oynanıyor?

Türk Silahlı Kuvvetlerinin sarsıntıya uğraması, zaafa düşürülmesi, emir komuta düzeninin bozulması, Türkiye Cumhuriyeti devletinin yıkılmasına, vatanın bölünmesine yol açacaktır.

Dünkü MGK toplantısı sekiz saat sürdü. Toplantıyla ilgili olarak gazetelerde sayfalar dolusu haberler, resimler var. Konuyla ilgili olarak Hürriyet Gazetesinde haber şöyle çıkmış:

“MGK’DA SEZON FİNALİ”

Hükümetle askeri karşı karşıya getiren “irticayla mücadele eylem planı” belgesi ve gece yarısında askere sivil yargı yolunu açan yasal düzenlemenin yarattığı tartışmada son sözleri Milli Güvenlik Kurulu’nda söylendi.

Gerilim, Taraf Gazetesi’nin 12 Haziranda “AKP ve Gülen’i bitirme planı” başlıklı haberle başladı. Gazete, belgenin Genel Kurmay karargâhında hazırlandığını, altında Albay Dursun Çiçek’in imzasının olduğunu yazdı. İddiayı inceleyen askeri savcılık takipsizlik kararı verdi. Bunun üzerine Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ 21 Haziranda basın toplantısı düzenledi. Başbuğ, askeri savcılığın soruşturması sonucu “kağıt parçası” olarak nitelediği belgenin kimler tarafından hazırlandığını sivil savcıların bulmasını istedi.

“Askere sivil yargı yolunu açan” yasanın çıkması ipleri yeniden gerdi. MGK bu atmosferde toplandı.

MGK. Toplantısı yapıldığı gün, İstanbul’da Ergenekon savcılarına, “irticayla mücadele eylem planı” belgesinin altında imzası olduğu iddia edilen Kurmay Deniz Albayı Dursun Çiçek’in de aralarında bulunduğu biri emekli, 9 Kurmay Albay dün Ergenekon soruşturmasını sürdüren savcılara ifade verdi. Savcılar Dursun Çiçek’in dışındaki subayları sorgularını müteakip serbest bırakırken, Çiçek Albayı tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk edildi. Dursun Albay çıkartıldığı mahkemece gece yarısı tutuklanarak, cezaevine gönderildi.

Ajansların verdiği habere göre Albay “irtica ile mücadele eylem planı” ile ilgili olarak değil,”örgüt” üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı.

Konuyla ilgili olarak, Milliyet’in verdiği habere göre;

“Gül ……..oluyor”

Hükümet ve Genel Kurmay, askerleri sivil yargılama yasanın hukuki ve pratik sorunlarını incelemek için ortak komisyon kuruldu. Hazırlanan rapor, Çankaya’ya sunulacak.

“Konunun akıbeti, bu rapordan sonra belli olacak”

Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasını da önleyecek olan yananın çıkartılma sebebi olarak gösterilen AB kriterlerinin yanı başında

“Gülenin askeri yargı tarafından soruşturma olasılığını bitiriyor” diye haber yapmış.

Cumhuriyet’e göre ceza konusunda yapılan değişiklikler anayasaya aykırı. CHP genel başkanı Deniz Baykal’a göre de anayasaya aykırı.

MHP’den ve Devlet Bahçeli’den ses seda yok. Niçin? Sorusunun cevabı yok. Belki de birden fazla cevabı var.

Belge olayından önce Deniz Baykal, anayasanın geçici 15 nci maddesinin kaldırılarak, 12 Eylül darbecilerine yargı yolunun açılmasını istemişti. Bu teklif de tabii olarak çeşitli tartışmalara sebep oldu.

Yeniçağ gazetesindeki sütununda Hulki Cevizoğlu çok önemli ve ilgi çekici bir yazı yazmış. (30 Haziran 2009)

12 Eylül darbe mi?

“Soyut kavramlar, halkın zihninde somut anlamlar kazanıyor ve bu her zaman aynı anlama gelmiştir. Yani darbeye karşı olanlar kimi zaman “darbe sayılmaz” düşüncesiyle aslında darbeyi destekliyorlar. Bunu bilmeyen kimi politikacılar da büyük yanlışa düşüyor”.

Türkiye’de hemen herkes darbelere karşı olduğu gibi. Ama sorun darbenin tanımında yatıyor. “Darbe” deyince herkes aynı şeyi mi anlıyor?

Yazarın düşüncesine göre bunun cevabı “hayır”dır. Çünkü kavramlara herkes aynı anlamı vermiyor.

“12 Eylülde büyük zarara uğrayanlar Evren ve silah arkadaşlarını faşistlikle suçlayanlar, işkenceler ve idamlardan dolayı ağır biçimde eleştirenler bugün de var.”

Ama ne ilginçtir ki benzer sıkıntılar arasında yaşayanlar arasında da “zamanı değil, gereği de yok. 12 Eylül yargılanmasın” diyenler var.

Çoğunluk ise, “12 Eylül olmasaydı da, kan akmaya devam mı etseydi? Diyor.”

12 Eylülü yargılamayı “sulu şaka” olarak gören Başbakan’ı yani Evren’e sahip çıkan RTE. yi halkın büyük çoğunluğu destekliyor.

Her kesim izleyiciden gelen telefonlardan gördük ki, halk 12 Eylüle sahip çıkıyor.

Acaba Kenan Evren de bunu tahmin ettiği için mi, “halka soralım. Referandumda “evet” çıkarsa yargılanmayı beklemem, intihar ederim” demiştir.

Mantıken haklı olan CHP ve Baykal maalesef bu konuda da halkın büyük çoğunluğunu yanına alamamıştır.

Kaymakamın resmi, devletin resmiyle eş anlama geldi. Daha ötesi, Bekir Coşkun ifadesiyle Başbakan’ın ve iktidarın onlarla, yeni DTP ile PKK’nın siyasi kanadı ile bir sorunu yok. Aksine onlarla mücadele eden devletin askerlerine kızıyor.

Başbakan

“Polis rejimin teminatıdır” sözüyle yeni ordu, yeni polis gücü kurduk demek mi istiyor?

Genel Kurmay Başkanı, silahlı kuvvetlere karşı yürütülen iç-dış güçlerin ortaklaşarak yürütülen savaşın hedefi orduyu çökertmek, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyetini dağıtmaktadır. Ülkeyi parçalamaktadır.

Ülke parçalanmasın, millet bölünmesin, kardeş kavgasının çıkmaması için 27 Mayıs 1960, 21 Mart, 12 Eylül 1980, 28 Şubat, askeri müdahalesinin hepsi bu gerekçelerle yapıldı.

Ama ama!...

Ancak, ancak!...

Hala, Türkiye’nin ve devletinin bekasında, bulunduğu halin devamında tehlike var.

27 Mayısçı Ahmet Er, hatıralarında, birden fazla 27 Mayıs var diyor. Konu ile ilgili olarak yazdığı kitapta Ümit Özdağ da benzer tespitte bulunuyor.

27 Mayısla ilgili birçok makale, mülakat, hatıra ve kitap okudum. 27 Mayısçıların Türkeş kanadından olan yani 14’lerden birkaçını başta Türkeş olmak üzere yakından tanıdım.

27 Mayıs, ordunun emir kumanda zincirinin dışında gerçekleştirilmiş bir askeri müdahaledir. Hatta Milli Birlik Komitesini oluşturan otuz sekiz birbirini çok yakından tanımaktadır. Farklı ideolojilere, farkla dünya görüşlerine sahip değillerdir. Hatta aralarında müdahaleyle ilgili ortak bir amaç ve hedef birliği de mevcut değildir. Herkesin ayrı bir hedefi ve amacı vardır. 14’lerin dışında kalan grup,  iktidarı CHP’ye devrederek işin içinden sıyrılmak istemektedir.

Osmanlılarda düşünce hayatı ve felsefesi Süleyman Hayri Bolay’ın önemli eserlerinden biri. Yayın evinin kendi ifadesiyle sahasında ilk ve tek.

Ecdat demiş ki “Aceptir hal-i alem bilen söyler, bilmeyen söyler”. Bu cümleyi, bu tabiri çok sevdim, çok benimsedim. Son dönemlerde bununla aynı anlama geldiğini düşündüğüm bir söz daha var:

“Ağzı olan herkes konuşuyor”.Galiba, galiba çok fazla. En çok da bilmeyenler konuşuyor.

Akçağ Yayın evi kitabın arka yüzünde, bu kitap çok tartışma açacak, çok tartışılacak, düşünce hayatımıza canlılık getirecek. Osmanlı düşünce geleneği ile bağlarımızı kuracak.

Kitap piyasaya 2005 yılında çıkmış.2009 Haziran ayında ben bile ancak satın aldığıma göre, demek ki yayın evinin ümit ettiği gibi kitapla ilgili olarak bir hareket ve canlılık oluşmamış. Zaten aradan geçen beş yıla rağmen ikinci baskı yapmamış. Bu yazarın, yayın evinin bir noksanı değil. Fikir hayatımızın kısırlığının bir göstergesidir.

Önsöz veya Osmanlı’ya nasıl bakmalı?

“Türk düşüncesinin Avrupalı olmasını istiyorsak, onu kendi geçmişimizle beslemeliyiz”.Selahattin Eyüboğlu’nun bu çok doğru ve güzel sözüyle başlamış.

Buna benzer bir düşünceyi Rahmetli Behçet Necatigil’den öğrenmiştim. Aşağı yukarı şöyle söylüyordu:

Eski şiirimizi iyi bilemezsek, yeni şiirde başarılı olamayız. Biz eski şiirimiz namına nesiller boyu çocuklarımıza bir şey veremedik.

 

                                                                                                          9 Temmuz 2009- Dörtyol

Sıcaklar iyice bastırdı. Ama sahil şehir içine göre serin. Yeşillikler içinde tek tek birbirine benzeyen iki katlı evler. Sitenin denize bakan tarafında, kıble yönünde havuz. Arada ufak bir yol geçildikten sonra deniz. Siteden ve komşu sitelerden denize giren insan sayısı çok az. Sahilde oturuyor, ama denize girmekten hoşlanmayan insanlar. Bir kısmı da yüzme bilmedikleri için denize girmiyorlar.

Heveslenip girenlerin bir kısmı dizlerinin yan boylarınca girip denizde güzel bir sohbet halkası oluşturuyorlar. Çayları, kahveleri de olsa keyiflerine diyecek bir şey olmaz.

                                   *****

Evin güneşe kapalı bir tarafında hafif rüzgâr alan kuzey cephesinde oturup gazetelere bakıyorum. Can sıkıcı haberler, acı veren olaylar.

Dünyanın gözü önünde Doğu Türkistan’da katliam yapılıyor. Çinliler polisin, askerin himayesinde uyguları kesip biçiyorlar.

Türkiye’den de ciddi ve kararlı bir ses yok. Resmi açıklamalar çok cılız ve sıradan.

Uygur Türklerinin lideri olan ve ABD’de sürgünde yaşayan Rabia Kader, “olayların Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Haziran ayının sonunda Çin’e yaptığı ziyaret sırasında başladığını belirtti.

Ayrıca;

“Türk Cumhurbaşkanı burada olsa bile biz sizi öldürebiliriz” mesajını verdiler.

Devamla,

“ Benim halkımın da bir sabrı var. Çinliler, Uygurların yıllarca boğazını sıktı. Yeterince zulüm gördüler. Artık adalet istiyorlar.

 

                                                                                                          Saat 18.00

 

NTV.(haber) Başbakan, “Rabia Kadir Türkiye’de oturmak isterse gerekli vize verilecektir” dedi.

Cumhuriyetten sonra Milliyete bakıyorum:

Uygur ülkesinde cereyan eden olaylarla ilgili olarak, birinci sayfada bir önemli ve manidar başlık var.

“Çin’in gözü petrolümüzde”

Hürriyet “Uygur avına böyle çektiler” diye hiddet ve şiddet dolu Çinlilerin resmi var.

“Polis Çinlilere göz yumdu”

Evlerini terk eden Uygurların yerine Çinliler yerleştiriliyor.

En çarpıcı başlığı Yeniçağ atmış: Vahşeti durdurun.

Çin mallarını boykot çağrısı toplumda bir kampanya haline getirilebilir.

Katliama vekiller de sert tepki gösterdi. MHP’li üyeler ile AKP Milletvekili Çin dostluk grubundan istifa etti.

“Askeri yargıya AB düzeni” (Hürriyet)

“Sivil yargıya şartlı onay”(Milliyet)

“Gece yarısı yasasına onay”(Cumhuriyet)

Cumhuriyetin kitap, 9 Temmuz 2009 tarihli sayısı.

Dikkatimi ve ilgimi çeken yazılar vardı. Birincisi,

Ahmet Cemal’le “Niteliksiz Adam” üzerine bir söyleyişiydi.

Ahmet Cemal Robert Musil’in dev eseri Niteliksiz Adam romanının çevirmeni…Roman iki ciltten oluşmuştu.1. kitap 535 sahife, 2.kitap 424 sahife.

Söyleşiden elde ettiğim çok önemli bir notu yazıyorum.

“Stefan Zweig ünlü Montaigne denemesinde, okumakla ilgili olarak “erken yaşlarda okunan önemli eserlerin sonradan hayatın değişik evrelerinde tekrar okunmasının ve önceki okumalarla karşılaştırılmasının düşünce açısından yararlarının olduğunu” söylüyor.

Merhum Mehmet Kaplan’ın da buna benzer yazıları vardır.

Dergide ayrıca Mustafa Şerif Onaran’ın “Necip Fazıl olayı” isimli makalesi de okunmaya değerdedir.

“Necip Fazıl’ın ölümü üzerine Mümtaz Soysal’ın bir yazısında şu görüşlere yer veriliyor:

Necip Fazıl’ın kavgalarına kızabilirsiniz. Tutkuları konusunda farklı değer yargılarınız olabilir. Ama hiçbir şeyini sevmemiş olsanız bile Türkçeyi sevdiğiniz için onun şiirlerini de sevmişsinizdir.”

Fethi Naci, Mümtaz Soysal’ın bu sözlerini “eleştiri tarihimizin unutulamayacak bir belgesi” diye nitelemiş, ödün vermeyen bir eleştirmen olarak şöyle değerlendirmiştir:

Mümtaz Soysal, Türkiye’de bir sanatçıya nasıl bakılması gerektiğini gösteren ilk yazar. Necip Fazıl’dan yana olanlarla da, karşı olanlarına da çok şeyler öğretiyor.

 

                                                                                                          10 Temmuz 2009 - Dörtyol

“Hürriyet’te iki önemli haber öne çıkartılmış. Sürmanşette bir amiralin istifası yer almış. Tümamiral Mustafa Baha Eren istifa ederek TSK’dan ayrıldı. Tümamiralliğe önümüzdeki Ağustos ayında yükselmesi beklenen Amiralin istifasının gerçek sebebi anlaşılamadığı için haber “şok istifa” olarak verilmiş.

İkinci önemli haber:

 

“BAKAN İYOT GİBİ AÇIKTA KALDI”

Sanayi Bakanı Nihat Ergün, Yozgat’ta Çin malları için boykot çağrısı yaptı. Ancak kısa süre sonra danışmanı “Bakanın kendi görüşü, hükümetin böyle bir kararı yok” dedi.

Açıklama Cumhuriyet tarihinde görülmeyen bir skandal haber oldu. Siyasi ve bürokratik bir tuhaflık.

Cumhuriyet’ten Ahmet Tan’ın yazısını okudum. Altını çizdiğim cümleleri defterine yazıyorum:

“Askerlerin sivil yargıda yargılanmasına tereddütsüz onay veren (onay vermek sözüne anayasa mahkemesinin emekli olan başkanlarından Yekta Güngör Özden itiraz ediyor.)Bu işlemin adı onay değil, imzadır diyor)  bu onayı veren Cumhurbaşkanı, bu onaya tereddüt bir temenni notu ekledi:

Tereddütle giderilmelidir.

İyi mi?

Hem “giderilmesi gereken tereddütler” olduğunu itiraf ediyor, hem de “tereddütsüz” onay(imza)lıyor.

Bu ne onay, bu ne tereddüt turşusu.

YÖK Başkan vekili Prof.Dr.İzzet Özgenç, Devlet (Diyanet)in elini dinden çekmesi, gibi eleştirilecek birçok yönüne rağmen tartışılmalıdır. Bu teklifi çok önceden beri solcu eğitim sendikaları da istemiştir. Milli görüşçülerin de düşünceleri arasında bu teklif vardır.

Vaktiyle 12 nci Milli Eğitim şurasında buna benzer görüşler ileri sürülmüştü. Rahmetli Ahmet Arvasi Bey bu görüşe şiddetle karşı çıkmıştı. “Din eğitimi devlet eliyle yapılmalıdır. Aksi olduğu takdirde din namına insanlarımız birbirini boğazlar” demişti.

Hürriyette Enis Berberoğlu’nun bugünkü (11 Temmuz 2009) köşesinde konuyu değerlendiren bir yazısı var. Özetle diyor ki:

Özgenç’in teklifini doğru bulmakla birlikte yetersiz gördüğümü de eklemek zorundayım.

Özelleştirme, sadece yaz kuran kursları ile sınırlı kalmamalıdır.

İmam-Hatipler de kapatılmalıdır.

Din öğretimi ve din adamı eğitimi özel okullara bırakılmalıdır.

Camiler vakıflara iade edilmelidir.

İmam maaşları bütçeden değil cemaat tarafından ödenmeli.

 

                                                                                                          25 Temmuz 2009- Dörtyol

Dün, Lozan barış antlaşmasının yıl dönümüydü. Aradan 85 yıl geçmiş. 86 ncı yıla giriyoruz. Okuduğum gazeteler içinle Lozan’la ilgili olarak Cumhuriyet ve Yeniçağ gazetelerinde haberler, yazılar ve anlamlı bildiriler ve duyurular vardı.

İstanbul Barosunun düzenlediği panelin başlığı yüz yıllık tarihimizin bir özetiydi.”Yok oluştan dirilişe, tutsaklıktan özgürlüğe LOZAN”

Lozan barış antlaşmasını Türkiye Cumhuriyetinin bugünkü sınırlarını teşkil eden tapu senedidir. Sınırlarımız dışında bırakılan Kerkük, Musul veya Rumeli’nde tarihi Türk toprakları dolayısıyla Lozan’ı yetersiz görüp eleştirenler, son yıllarda karşılaşılan siyasi olaylar karşısında Lozan’ı korumak için çok büyük çaba harcamaktadırlar.

“Aras, Dicle, Fırat bizde doğar, neden bize dökülmez” feryadı Lozan’a yapılan en hafif tenkitlerden biriydi”.

Lozan antlaşmasıyla, Ermeni emelleri ile Kürdistan emelleri suya düşürülmüştür.

Konunun uzmanları;

“Diplomaside ‘zafer’ ve ‘yenilgi’, kavramlarına yer olmamasına karşın, Lozan’da kazanılan bir zaferdir. Dünya tarihine de Türk ulusunun kazandığı bir “zafer” olarak geçmiştir.

Atatürk, Lozan barış antlaşması için;”Bu antlaşma, Türk milletine karşı yüz yıllardan beri hazırlanmış ve Sevr antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir yok etme eyleminin (suikast) kırılıp önlenişini bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer abidesidir”.

Genişletilmiş büyük Ortadoğu projesiyle ilgili olarak çizilen haritaları gördükçe Lozan antlaşmasını gerçekleştiren iradeye ve irade sahiplerine minnet duymamak mümkün değil.

Bu günkü Milliyet gazetesinde Fikret Bila’nın köşesinde “Davutoğlu: Rumeli’ye gidince erim erim eririm” demiş. Dış işleri bakanı Prof.Dr. Davutoğlu’nun bu duygulu sözlerini yabana atmak için mümkün değil. Davutoğlu aynı duyguları Halep’te de Kafkasya’da da hissettiğini ekledi. Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” tezi de bu yaklaşımı yansıtıyor.

Bu görüşlere, bu anlayışa bakış tarzına karşı çıkmanın akıl karı olacağını düşünmüyorum. Lakin bir ciddi sorunun hep sorulması, hatırda tutulması gerekiyor. Bahsi geçen stratejiler hangi zemin esas alınarak uygulanmaya konulacaktır?

Lozan antlaşması yapılmamış olsaydı, Sevr’in çizdiği haritayı kabul etmiş olsaydık, Davutoğlu gibi hepimizin içi, bugün İzmir, Bursa, İstanbul, Çanakkale, Balıkesir, Antalya, Konya velhasılı Fransızlara, İngilizlere, İtalyanlara, Yunanlılara, Ermenilere bırakılmış bugünkü vatan toprakları için de eriyecekti.

Türkiye Cumhuriyetini, istiklal savaşını Lozan’ı görmezlikten gelerek düşünülen her plan ve her davranış, her kelam, milletimiz için birer makûs talih olacaktır.

Bıkmışım ölümlerden, ölmeyin benden önce (Behçet Necatigil)

Cumhuriyet’in kitap eki, her hafta bana yeni duygular, düşünceler kazandırıyor. Vaktimin büyük bir çoğunluğunu okuyarak geçiriyorum yazlıkta. 23 Temmuz 2009 tarihli “kitap” ekinde “Dostum Fethi Naci için” başlıklı Oktay Akbal’ın bir yazısını okudum.

Fethi Naci’nin hayatı, “âmâ”larla “ancak”larla dopdolu. “Keşkeler” elvermediği için….. Ya da duyurmalı öykülerini.

Giresunlu karpuzcu Fethi’nin oğlu. Önceleri yazılarını Naci Kalpakçıoğlu imzası ile yayınlamış. Oktay Deniz olarak da yazılar yazmış. En sonunda babasının adını kullanmaya başlamış. Olmuş Fethi Naci. Bu adla ünlenmiş. Bu adla Türk edebiyatı, dikkatli, özenli, yansız ama görüşlerini açıkça belirtmekten, iyiye iyi, kötüye kötü diyebilen bir inceleyici, eleştirici kazanmış oldu.

Bu denli açık sözlü, yansız, dikkatli ve özenli bir kimsenin siyasete de bu gözle bakması gerekirken bakmamış.

Türkiye İşçi Partisinin ilk üyelerinden Oktay Akbal’ın söyleyişiyle, nerdeyse kurucularından. Partinin tüzüğünü yazanların başındaydı.

Particiliği uzun boylu sürmemiş. Baran, Aren, Aybar üçlüsünün Çekoslovakya’ya Sovyet işgali olayında önemli bir ayrılık gözlendi. Ama hayatının sonuna kadar yayımladığı kitaplarla, yazılarla solculuğunu sürdürdü.

İlgi çekici, sıra dışı bir kişilik, yazarlık… Sait Faik’in semaver isimli öyküsünü ezbere okuyunca şaşırtıcılığına bir yenisini daha eklemiş. Şaşırdık diyor Oktay Akbal.

“Kızını ve eşimi bir trafik kazasında yitirmesi onun büyük acısı oldu. İçse de, gülse de, işi eğlenceli, aldatmalarla kandırmaya çalışsa da boştu” diye yazmış Oktay Akbal. Giresunlu karpuzcu Fethioğlu Naci için.

Oktay Akbal için Fethi Naci dermiş, “Oktay yaşlanmaz yaş alır”, Oktay ise Naci için “yaşlanmadan yaşlanıverdi. Bir hastalık onu yıllarca dünyadan kopardı. Çok erken gitti aramızdan”.

“Yaşanmış her acı, gerçekte özel bir addır” Önemli, özü, çevresi geniş bir söz. Gerçek acının tek örgütü var. Ölüm korkusunu yok etmesi: “Karşılaştırılmayacak tek şey, belki de acıdır. “Benimki şöyle, seninki böyle” diye söz edilmez acıdan. Acı aşılamaz. Acıya dayanabilmenin tek yolu acıyı çalışmaya bir şey yaratmaya dönüştürebilmektir. Acıyı bilen ve sözünü tutan bir şairin, Behçet Necatigil’in bir çığlık dizesi: “Bıkmışım ölümlerden, ölmeyin benden önce”.

 

                                                                                              30 Temmuz 2009- Dörtyol

Kürt açılımı, peki kime karşı?

Baltanın sapıyla, ağacın hikâyesi mi?

Lozan’ın delinmesi Atatürk’ün mirasına darbe vurmak üzere kalkan eli, içerde ve dışarıda kimler alkışlıyor.

                                                                                              31 Temmuz 2009 - Dörtyol

Bir haftadan beri sol gözümde kanama var. Kanama bugün yayılarak gözümün aşağısına doğru morarmalar başladı. Üç kere doktora göründüm. Üçü de korkulacak bir şey yok demelerine rağmen estetik bakımdan güzel olmayan bir görünüş. Sadece benim değil karşımdakileri de rahatsız ediyor. Her görene durumu açıklamak da başka bir rahatsızlık ve sıkıntı veriyor.

Bugünkü gazetelerde gene “Kürt açılımı” ağırlık olarak yer almış.

Bekir Coşkun “açılımın kapalısı” adlı yazısında, kamu mizahi bir eleştiri üslubuyla ele alınmıştır. Önce yazısından nakiller yapmak istedim, sonra keserek hatıra defterine yapıştırmaya karar verdim.

Atılacak atılımlar net değil, açılım kapalı.

Açılım, iktidarın tutum ve davranışına uygun olarak tesettürlü.

Aynı konuyla ilgili olarak, Hasan Pul ur’a soru soranlara cevap olarak, şunu söylediğini yazmış: (Milliyet, 31.7.2009)

“Bir balıkçı deyimi vardır. Denizdeki balığa fiyat biçilmez. Hele ağlar çekilsin.”

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

602 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi