- Yayınlanma: Salı, 10 Haziran 2014 11:23
- Gösterim: 5743
YAZIN BAŞLANGICINDA KIŞTAN KALAN BİR MEKTUP: KIŞ MEKTUBU
|
İKTİDAR - CEMAAT KAVGASI Ey Ak Parti ve Hizmet Hareketi; Sizlere, kendi tercihiniz olan sıfatlarla seleniyorum. Şimdiye kadar herhangi birinize "mensübiyet"imiz olmadı; çünkü, her ne kadar iman ve itikad birliğimiz ve mü'rnin kardeşliğimiz var idiyse de fikri ve siyasi anlayışlarımız, hedeflerimiz, önceliklerimiz pek tetabuk etmiyordu. Bilhassa mizaç ve meşreplerimiz farklıydı; bizler mütevazı hayatlarımız boyunca daima "meydan muharebesi"ni, yani doğrudan, açık, cepheden kavga etmeyi tercih ettik. Sadece gençliğimizi harcadığımız siyasi-fikri gelenek değil, tek tek şahsi tabiatlarımız da böylesini gerektiriyordu. Başka türlüsünü sevemedik de beceremedik de ... Ne "takiyye"den, ne "tedbir"den, ne şifreli muhabere, muhavere ve beyanlardan hazzedebildik ... Onun için, "Sin külahın görünmesin!" diyemedik; eski püskü parkalarımızın yakasına yepyeni "hilalli bozkurtlu" rozetler taktık ısrarla; bazılarımızın sırf rozetinden teşhis edilip kurşunlandığını, bıçaklandığını göre göre ... Hüviyetimizi saklamayı, kendimizi belli etmemeyi nefsimize yediremiyorduk. Kendi toprağımızda, "öz yurdumuz" da "garip ve parya" gibi gezmekten de öyle görünmekten de ar ediyorduk. "Siper"lerde bekleme sabrımız pek yoktu, bizi "meydan"lar çekiyordu. Belki biraz da bunun için Enver Paşa'yı, İttihad-Terakki'yi, Babıali Baskıncılarını, her şeye rağmen çok sevdik. "Şeyh-i Ekber"lerden ziyade Şeyh Şamil'lere tutkunluğumuz da bundandı belki ... Hulasa, sizlere başından itibaren "mensübiyet" hissedemedik, intisab da edemedik, etmedik; ama, hayırhah işlerinizi kalben, kavlen veya fiilen desteklemekten de halimiz elverdiğince imtina etmedik. Bundan herhangi bir kompleks de duymadık. Bu derginin 109. Sayı Mektubunda, hani şu aranızdaki "MİT Müsteşarı krizi" vesilesiyle saflık edip sizlere mümin kardeşliği dairesinde sulh tavsiyesinde bulunduk. Açık ve temiz kalpIilikle "aranızdaki ihtilaflar neyse bir araya gelip halledin, fitneye meydan vermeyin" mealinde kardeşane ikazlara giriştik, samimi endişelerimizi ifade ettik. Bir kenardan seyredip, "yesinler birbirlerini" kabilinden, mümin ve Müslümana yakışmayacak bir biganelik sergilemeyi aklımızdan geçirmedik. Şimdi olup bitenlere baktıkça, gazetelerinizin birbiriniz hakkında yazdıklarını okudukça, televizyonlarınızda birbiriniz hakkında söylediklerinizi dinledikçe şundan başka bircümle gelmiyor insanın aklına: "Bu kadar mı yanıldık?!" Meğerse asıl "saf' olan bizlermişiz, bu kavganın içinde olmayanlar ... O mu haklı, bu mu haklı; o onu yaptı mı, bu bunu etti mi? vs. Akl-ı selim sahibi ve bitaraf olan herkes gayet iyi farkında ki, iki tarafın da birbirleri hakkında ileri sürdüğü iddialar, ne yazık ki, büyük ölçüde doğru; ama kendilerini savunmak için söyledikleri de aynı ölçüde yanlış ve tam da bu sebepten her iki taraf da "haksız"! Üstelik her iki tarafın da birbirleri hakkında ileri sürdüğü ne varsa on yıllık işbirliği altında saklanmış bir nevi "suç ortaklığı"nın itirafı değil mi? Ne var ki, yine ve her şeye rağmen bütün bunları, Hocaefendi'mizin meşhur tabiriyle "fürüat"tan saymak lazım. "Usül"e dair olan, yani asıl olanlarsa bence daha farklı şeyler: Bu "Ümmet-i Muhammed"in dostluğu, kardeşliği meğerse ne kadar yutk.a, ne kadar iğreti ve ne kadar ihlastan uzak, adeta "mürailik'tten ibaret bir menfaat ortaklığı imiş!.. Her şey nasıl bir anda böylesine ters-yüz edilebilir?! Bu nasıl bir kavga, nasıl bir üslup?! Her iki taraftan da tek bir Allah kulu çıkıp, "Etmeyin, gitmeyin yahu, bu kadar da değil, daha düne kadar ne diyorduk!" demez mi? Demiyor, maalesef ... Düne kadar ne dediğini kimse hatırlamak bile istemiyor. Bizler bilirdik ki, "kavgada eline geçen her taşı atmayacaksın!" Seyrettiğimiz "kavga"da her iki taraf da eline geçen taşla bile yetinmiyor, daha büyüğünü arıyor, " bu da atılır mı?" diye asla düşünmeden ... O çizilen karikatürler, o kullanılan sıfatlar, o ancak şimdi ehemmiyet kazanan iddialar (yolsuzluk, rüşvet vs.), o ancak şimdi akıl edilen analizler ("KJmpas", "paralel yapı" vs.) ... İnsan bu üslüp ve usülle "Kafir"!e bile kavga etmez. Ahlak, sadece dostlukta, sulh-sükün zamanında lazım değildir, husumette ve savaşta da lazımdır. Bu cebelleşmede bir "kavga ahlakı" var mı? Nefs murakabesi, vicdan muhasebesi, dürüstlük ... hangisi var?
Muhterem Devlet büyükleri; Sizler yoksul insanlar değilsiniz ki, sizlerin çocukları niye ticaretle uğraşıyor? "Rızık ondur, dokuzu ticaret ve cesarettedir," Hadis-i Şerif''inin icabına tevessül etmek için mi? Evlatlarınız neden "memuriyet"i sevmiyor, "kamu hizmeti"ni istemiyor? Onlar sevmiyor, istemiyor diyelim; pekiyi sizler niçin onları "devet memuru" olmaya hiç özendirmiyorsunuz? "Devlet memurluğu"nun, bir Kayseri meselindeki gibi, ancak kafası çalışmayanların, ticareti beceremeyecek olanların yapacağı vasat yahut değersiz bir iş olduğuna mı inanıyorsunuz? Sizlere Sahabe-i Kiram 'dan örnekler vermeye bilmem ki, lüzum var mı? (Sizler o "örnekler"i bilmediğiniz, duymadığınız için, bizler şimdi bu mevzuları konuşuyor değiliz, herhalde ... ) Sizlere, indinizde sizler kadar "Müslüman" olmayan(!), sizlerin değerlendirmeleriyle "ahiret tedarikleri" sizlerden, (sizlere ölümüne bağlı, her gün, her akşam sizleri nasıl "ululayacağım" şaşıran, bu uğurda kelimelerin nasıl "kifayetsiz" kaldığını gösterebilmek için kendini helak eden taraftarlarınızdan) çok daha "az" olan ve iyi bildiğiniz kimselerden örnek vermek istiyorum. Adnan Menderes, hani adı Sayın Başbakan'ın dilinden düşmeyen; "mazlum ve mağdur" hatırası ile kendisinin 4 aylık mahpusluğu arasında sürekli köprü kurmaya çalışarak sahiplendiği "demokrasi şehidi" eski bir Başbakan ... Çapkınlıkları, gönül maceraları hizmetleri kadar meşhurdur, neredeyse!.. Allah taksiratını affetsin, bazı maceraları ne dini, ne ahlaki, ne insani ölçülere sığar; ama, o bile büyük oğlu Yüksel Bey ticaret yapmaya kalkınca bakın ne diyor: "Oğlum, ben politikada kaldıkça sen ancak devlet memuru olabilirsin!" İnönü diye bir zat vardı, 12 sene Cumhurbaşkanlığı, ondan biraz fazla müddet de başbakanlık yapmıştı. İki oğlu bir kızı vardı. Büyük oğlu Ömer'i herkes gibi bizler de pek bilmeyiz; galiba biraz "silik" kaldı aile içinde; ama memleketin varlıklı adamları, büyük şirket ve zengin vakıf yöneticileri arasında ismi geçen biri olmadığını da biliyoruz. Öbür oğlu Erdal fizik profesörü oldu, içeride ve dışarıda birçok itibarlı üniversitede hocalık etti. Sol çevrelerdeki "arzu-yı umumi" üzerine ve "kerhen" SHP Genel Başkanı, sonra başbakan yardımcısı oldu. Çantasını şoförüne, özel kalemine, sekreterine filan asla taşıtmadığına şahit olduk. (Sizin vaktiyle "biat" ettiğiniz "mücahid", muhterem ve hayli de mülk, altın ve nakit sahibi "Hoca"nız geldi aklıma; abdest suyunu döktürdüğü korumaları bir de ayaklarını kurularlardı.) Bu Erdal Bey, daha sonra kendi isteği ile "askerlik" gibi gördüğü genel başkanlık işinden kendini "terhis" etti. İsmet İnönü'nün kızına gelince, gitti bir gazeteci ile izdivaç etti. Ne kendi "torpil"le bir yere geldi ne de o gazeteci holding yöneticisi oldu. Öylece yaşayıp gitti bu insanlar; şahsi müktesebatlarının sağladığı imkan ve sıfatlar dairesinde ... Hayatları anlamlı, kaliteli, fakat gösterişsizdi; isimlerini hiç bir skandalla da hatırlamıyoruz. Menderesler'in de İnönüler'in de hiç birini, ne Hac kafilelerinde gördük, ne Umre seyahatlerinde, ne "miting" gibi iftar sofralarında ... Ey bizim "Muhterem"ler, "Mücahitler”!, Hale bakar mısınız ki, kimlerin hikayelerini anlattırıyorsunuz bana! .. Bendeniz İsmet İnönü'nün öldüğü gün, hem de zemin katta matem merasimi yapılırken Gümüşhane Lisesi 'nin 1. katında, 6 Matematik-A sınıfında, milleti başıma toplayıp başçılığa geçip halay çektirmiştim (Ne yapayım, 17 yaşındaydım, ülkücüydüm, militandım; İnönü deyince en çok bildiğim jandarma, tahsildar ve ekmek karnesi hikayeleriydi, Evlatları, torunları ve sevenleri şimdi bu özrümü kabul ederler mi, bilemem; ama, ben o çocukça militanlık ve şımarıklıktan çıktıktan sonra nedamet ve itizardan hiç erinmedim.) Sayın Başbakan, çevrenize karşı sigara konusunda gösterdiğiniz titizliği, rüşvet, yolsuzluk ve haksız kazanç konusunda da gösterseydiniz bu işler bu raddelere gelir miydi? Yıllardır yakın çevrenizde bulunan, mesai arkadaşlığı ettiğiniz, hangi devlet ve iktidar postuna oturtacağınızı bilemediğiniz ve hakiki sıfatları ortalara dökülünce, size oy vermeyen namuslu insanların bile yüzünü kızartan şu adamları onca zaman nasıl taşıdınız? Onlar da "saflığınız"a mı geldi, gerçekten? Böylelerinden, henüz "şöhret olmamış" daha kaç kişi olabilir etrafınızda? Bir kısmını olsun, hukuka, mahkemeye bırakmadan kendi elinizle "post"undan kaldırmayı düşünür müydünüz? Bir de ne geliyor aklıma biliyor musunuz: Siz zaten okumuşsunuzdur, çocuklarınızın da hikaye okuma çağı geçti, bundan sonra okusalar da etkilenmezler; ama, torunlarınıza olsun, Pembe İncili Kaftan'ı okutmayı düşünür müsünüz? Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi! Hani, muhacir Ali Çavuş, kahveyi de "şekerli" isteyince, Mustafa Kemal'e demiş ya, "Hepsi neyse de baa bunu yapmıyıvircektin Mızdaa Kemal." Bize, bana bunu yapmayıverecektiniz, Muhterem. Ben sizi ne çok sevmiştim, sizin için neler demiş, neler yazmıştım!.. 1999' da, "hulk içinde"ki nasihat kasetleriniz 28 Şubatçı vesayete hedef olduğunuzda, Kurultay gazetesindeki yazımın başlığı şöyleydi: “Gaspıralı İsmail Bey’den Fetullah Hoca'ya" ... Sizi o günlerde hiç bir "talebe"nizin savunamadığı biçimde savunmuştum. Sizi Türk aydınlanmasının, teceddüt hareketinin, Gaspıralı ile başlayan “ceditçiliğin” günümüzdeki mümessili sayıyordum. Hemen hemen hepimizin nazarında da böyleydiniz. Daha yakın bir zamanda, Türkiye Günlüğü'nün 113. sayı Mektubunda, rahmetli Nevzat Ağabey'in yazısından bahsettiğim paragrafta sizin bu memleketteki en akıl iki adamdan biri olduğunuzu iddia ediyordum. Bunca şey ortaya döküldükten sonra sizin yapmanız gereken bunlar mıydı? Size bu mu yakışırdı, sizin aklınız, akıllılığınız bu kadarına mı yetti, hakikaten? Siz orada neyi, ne için, daha ne olması için bekliyorsunuz? Gelince sizi neyin beklediğini düşünerek gurbete katlanıyorsunuz? Tutuklanmaktan, mahpus yatmaktan korktuğunuzu düşünmek bile istemeyiz. Bir Allah'ın kulu size el mi kaldırır? Hiç ihtimal vermeyiz. Peki nedir sebep, sizin bir cevabınız yok mu? Taraftarlarınızın, "aşağı"lardaki idealistleri tenzih ederiz, ama adısanı bilinen çoğunun herhangi bir ölçü ile adamdan sayılması ancak "nezaketen" mümkün taraftarlarınızın mütemadiyen söylediği gibi, "fitne çıkar" diye mi, bekliyorsunuz? Daha büyük hangi fitne kaldı ki çıkabilecek? Kendinizi parçalayarak ettiğiniz o nümayişkar bedduayı, hadi Sabra ve Şatilla katliamını yapanlara. Ariel Şaron'a etmediniz; Karabağ'da, Hocalı'da soykırıma girişen Taşnak canilerine etmediniz; Bosna'daki Sırp kasaplarına, Karaçiç'e, Miladiç'e etmediniz; Halepçe'de binlerce sivil Kürdü zehirli gazla katleden Saddam'a etmediniz; lrak'ta , Afganistan'da bu güne kadar binlerce masum sivili "kazaen" bombalıyan Amerikalılara da etmediniz ... Pekiyi, şimdi kime ediyorsunuz? "Şöyle şöyle ediyorsa onu edenlere, böyle böyle ediyorsa bunu edenlere," tarzındaki cevabınız size yakışmayacak bir "te'vil"dir; muradınızın ne olduğunu hepimiz anladık. Asıl müstehak olanlara te'vil yolu ile dahi reva görmediğiniz böylesi ateşli bir bedduayı on sene yol arkadaşlığı ettiğiniz insanlara nasıl reva görebildiniz? Adına ödüller verecek kadar yücelttiğiniz, şu ünlü "hoşgörü" tutkunuzu nerede bıraktınız? Yoksa “sata sata" bitirdiniz de; her şeye, herkese göstere göstere tükettiniz de dindaşlarınıza, vatandaşlarınıza kalmadı mı? Onların hissesine de darıldığınız yerde ve ilk ihtilafta, beddua mı düştü? Önüne gelen üniformalıyı hapse tıkmak için "iddianame" adı altında düzmece delil ve haksız ithamlarla dolu "iftiraname”ler hazırlayan "savcı" ve bu iddianamelere göre akıl almaz ağır hapis cezaları veren "hakim" talebeleriniz ve onların baş yardımcısı polislerinize bırakın beddua etmeyi, en küçük bir ikazda bulunmayı düşündünüz mü? "Bu Hanefi Avcı, yıllarca benim aleyhimde yanında kimsenin tek kelime edemediği, namusuna düşmanlarının bile kefil olduğu adam, nasıl oldu da 'Devrimci Karargah davası' na dahil edilip 15 sene hüküm giydi?" diye sordunuz mu, buradaki "imam"larınıza? Sizin burada çevrilen dolap ve entrikaların çoğundan belki haberiniz bile yok; ama haberiniz ve dahliniz olan şeylerden (bankaydı, rafıneriydi, Koç'tu vs.) bizim haberimiz olunca da hayret ve üzüntümüz kat be kat arttı. Muhterem Hocaefendi, sizi birçok insan gibi bendeniz de hala seviyorum, şahsi dürüstlük ve takvanıza inanıyorum. Hastalık bahanesiyle ve aslında "tedbir" saikiyle gittiğiniz o yabancı diyarda önce "rehin", sonra "esir" alındığınıza da eminim. Çaresiz olduğunuzu düşünüyor ve buna da üzülüyorum; ama artık ve eskisi kadar gerine gerine sizi savunamıyorum da ...
Benim hususi "mektub"um da burada bitti.
Mustafa Çalık
Türkiye Günlüğü Sayı 117 Kış 2014 Dergisinden Alıntı
|







