- Yayınlanma: Cuma, 01 Mayıs 2015 01:35
- Gösterim: 4649

Yücel AMİL
Fransa’nın kuzeyinde yer alan Metz şehrinin Forbach kasabasında; “Fransa Türk Kültür Ocağı Alparslan Türkeş Külliyesindeki dava arkadaşlarımız “Başbuğ Alparslan Türkeş ve Ülkücü Şehitlerimizi Anma Programı” hazırlamışlar bizi de programa davet ettiler aynı kadro ile programa katılacağız.
Lünen Ülkü Ocaklarının önünden uğurlandık, münübüsle yola çıktık ve Kuzey Fransa ya doğru yol alıyoruz. Fransa FORBACH’daki ocak başkanımız Mevlüt Özdemir yol başımız. Arabayı damadı kullanıyor.Ön koltukta S.Osman Sevimli koltuğu dolduramayınca bende onun koltuğuna sığınıyorum. Arkamız kuvvetli, bir tarihin canlı şahitleri, şanımız, şerefimiz ülkücü şûhedanı yadigârları var. S.Osman Sevimli hoş sohbet bir insan yolculuk şen, şakrak ve güzel gidiyor. Fıkralar, hatıralar ve Mevlüt Başkanın geçmiş hizmetleriyle ilgili birazda sitemli dolu anlatımlarını arasına bölgenin sosyal ve coğrafi tanıtımları giriyor.
Metz ve Forbach Fransız’ların II. Cihan Harbinden sonra Alman’lardan kaptıkları yerler. Hala Fransız idaresinde ama Avrupa Birliği Ülkeleri arasında sınırlar kaldırılmış ve gümrük geçişleri yok bu büyük bir rahatlık sağlamış. Plâka değişikliğinden ve tabela, yazı ve isimlerden ülke değiştiğinizi anlıyorsunuz.
İki ülke sınırının kesiştiği yerde büyük bir park yapmışlar. İki ülkenin halkları o parkta buluşup piknik yapıyorlar. Tatil gününe denk geldiğimiz için park çok kalabalık ve hareketli biraz bakınıp olmayan sınırı geçiyoruz Mevlüt Başkan 8 km yolumuz kaldı diyor. Bu bölge özellikle 12 Eylül öncesi ve 12 Eylül sürecinde 12 Eylül zulmünden kaçanların yani bizim kaçaklarımızın ve kaçkınlarımızın Fransa’ya giriş yaptığı geçit.
Lünen’de ve Forbach’ta Maden ocaklarında bin metre yerin altında kazma, kürek sallayarak para kazanan ve inandığı dava uğruna alın terini, çoluk çocuğunun rızkını zordaki ülküdaşı ile paylaşan çok sayıda kaçak ülkücüye sahip çıkan ulu insanlar. Medine’de Muhaciruna kapılarını açan ensar gibi çok ciddi tehlikeleri göze alarak riske giren fedakâr ülkücüler. Kaçaklara; kapısını, evini, yuvasını, gönlünü açmış, lokmasını rızkını paylaşmış, gideceği zaman cebine harçlığını koymuş yolcu etmişler. Ankara’nın ihtiyacı oldukça dişinden, tırnağından artırıp biriktirdiği paraları hiç tereddüt etmeden MHP genel merkezine göndermiş fedakâr dava adamları.
Kimse kafasına silah dayanarak bir fikre inandırılamaz. Onlar gönüllü ülkücü olmuş yiğitler. Onlar Hz. İsmail’in babasına boynunu uzatması misali Başbuğa inanmış teslim olmuşlar, Hz. İsmail’in imanı ile Hz.Ebubekir gibi bütün servetlerini inandıkları dava uğruna sermaye yapmış, elin gâvurunun kahrını çekmiş, haçlı taassubuna meydan okumuş gurbet ellerinde dimdik ayakta kalmış kahramanlar.
Uzun bir yolculuktan sonra Fransa Türk Kültür Ocağı Alparslan Türkeş Külliyesine vasıl oluyoruz.
Düşüncesi, gerçekleştirilmesi, varlığı, fonksiyonları her haliyle çok anlamlı ve muhteşem bir eser. 29 Ülküdaşımız adına kredi çekilmiş, binanın yeri satın alınmış ve yaklaşık bir milyon euro harcanarak tamamlanmış.
Park yeriyle birlikte 2500 m2 kullanım alanına sahip altı katlı bir bina. Alt katta erkek ve kadınların ayrı ayrı ibadet etme imkânına sahip olduğu Alparslan Türkeş Camii, birinci kata çok amaçlı kullanılan konferans salonu, üst katında Alparslan Türkeş müzesi ve ayrıca kiraya verilmiş dokuz ayrı dairesi var.
Külliyeye varır varmaz etrafımız cıvıl cıvıl, çok temiz Türkçe konuşan Fransa da doğup, büyümüş Türk çocuklarıyla sarılıyor. Tanışıyor ve şakalaşıyoruz. Toplantı salonuna giriyoruz, duvarlar Türk Bayrağı, Üç Hilâlli bayraklar, Atatürk’ün Başbuğun ve Türk büyüklerinin resimleriyle donatılmış.
Bu salon Ramazanda bir ay sürekli iftar yemeği veriliyor, Alparslan Türkeş Camiinde teravih namazları kılınıyormuş. İftar yemeklerini her akşam bir aile veriyormuş.
Çok geçmeden Afyon, Bayburt, Erzurum, Gümüşhane ve Yozgatlı ülküdaşlarımızla tanışıyoruz.
Külliyenin Alparslan Türkeş Camiinde ikindi namazını cemaatle kılıp toplantı salonuna çıkıyoruz. Salonda bayanların çoğunlukta olması çok sevindirici bir husus.
Program İstiklal marşının ardından Ocak başkanı Oğuzhan Özdemir’in açılış konuşmasıyla başlıyor. Daha sonra çok güzel hazırlanmış bir sinevizyon gösterisi yapılıyor.
Programın fazla detayına girmeden bir kaç dikkat çeken husus anlatmak istiyorum.
Ülkücü andını, 10 yaşın altındaki bir grup yavru bozkurt okuyor, andın bitiminde aynı anda eller havaya kalkıyor ve bozkurt selamı ile katılımcılar selamlanıyor. Hakettikleri alkışı alıp sahneden iniyorlar. Sonra bir Asena yavrumuz Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiirini çok içten ve heyecanlı bir şekilde okuyor. Okudukları şiir ve ilahilerle gönlümüzü feth eden bu yavrular geleceğimizin teminatı.
Burada her Türk evi; bir ülkü evi, ülkü okulu. Ülkücülük her ailenin hayat tarzı olmuş;7’den, 70’e her kes inadına ülkücü, inadına MHP’li.
71 yaşındaki İhtiyar delikanlı Canlı tanık Şevket Can Özbay 12 Eylül sürecini anlatıyor sonra akşam namazı için ara veriliyor.
Alparslan Türkeş Camiine iniyoruz. Avrupa’nın göbeğinde bir Hıristiyan diyarında Ezan-ı Muhammediye’yi dinlemek beni çok etkiliyor. Namaz bitiminde camii şerifte Kuran okunuyor sonra okunan hatimlerin duası yapılıyor.
Salona çıkıyoruz ve program kaldığı yerden devam ediyor.
Samiye Hanımın konuşmasının ardından ve Hayatı Bey şehit ağabeyi için yazdığı şiiri çok duygulu bir şekilde okuduktan sonra “Üç defa; “Tanrı Türkü korusun ve yüceltsin” nidasıyla kürsüden iniyor.
Ardından hak etmediğim alkışlar arasında ben kürsüye çıkıyorum. Salondaki herkes çok duygulanmış vaziyette ekseriyeti hanımlardan oluşan dinleyiciler sürekli gözyaşı döküyor.
İlk sözlerim; bu alkışlar benim için değil bizi burada toplayan ülkücü şühedanın aziz hatıraları için ve asıl alkışı hak eden sizlersiniz. Belgelerle şehitlerimizin şehit edilişlerini anlatıyorum. Özellikle 4 Eylül 1978’de daha 15 yaşında iken(D:07.09.1963-Ölüm:04.09.1978) Gültepe’de kahpece kurulan bir hain bir pusu sonucu şehit edilen Muhammet Baş’a anlatırken herkes gözyaşlarına boğuluyor.
1 Mayıs 1977’de taksimde yapılan Bir Mayıs Katliamı ile 21 MART 2015 Tarihinde Diyarbakır da gerçekleştirilen Nevruz Gösterilerindeki ortak ihaneti anlatarak konuşmamı tamamlıyorum.
Programın geriye kalan kısmını geleceğimiz, ümidimiz, her şeyimiz küçük delikanlı yavrularımız tamamlıyor.
Program sonunda ev yapımı Türk yemeklerinden oluşan bir ikramdan sonra çok veciz bir sofra duası ile tören sona eriyor.
Fransa’daki gönüldaşlarımız bizi evlerinde ağırlıyor. Ben Gümüşhane’li Ali Özhan’ın misafiri olacağım. Eve giderken tanışıp sohbet ediyoruz. Ali Özhan Gümüşhane’li kamyon şoförü olan babası bir kaza sonucu rahmetli olmuş. Evin en büyük erkeği olduğu için annesinin ve üç kardeşin geçimin üstlenmiş haliyle okuyamamış 17 yaşında Fransa’ya gelmiş. İnşaatçılık yapıyor. Üç kızı var büyük iki kızı okula gidiyormuş, küçük kız evde.
Müstakil, geniş bir bahçe içinde kendisine ait üç katlı bir evi var. Kayın pederi, kayın biraderleri ve bacanaklarıyla beraber inşaatçılık yapıyorlar. Ali Beyin verdiği bilgiye göre Gurbetçi kardeşlerimiz; Fransa’da inşaat sektöründe çok iddialı bir konuma sahip olmuşlar. Çok sayıda Türk müteahhidi Fransa’nın her yerinde ihale alabiliyor ve iş yapıyor. Bu sektörde İtalyan firmalarıyla yarış halindeymişler şu sıralar İtalyanları sollamışlar.
Ayrıca gıda sektöründe, de çok iyi bir noktaya gelindiğini çok sayıda restoran açıldığını ve büyük marketler işletildiğini ifade ediyor.
Saat 23.00 civarında eve gidiyoruz. Çok geç bir saat olmasına rağmen evin hanımı bizi güler yüzle karşılıyor. En küçük cimcime kızı (5-6 yaşlarında) yatmamış annesinin eteğine yapışık vaziyette bizi kestiriyor. Kısa bir tedirginlikten sonra kaynaşıyoruz ve kucağıma alıp güzel bir resim çekiliyoruz. Yapılan çok nefis bir yorgunluk kahvesini içtikten sonra istirahata çekiliyoruz.
Sabah kahvaltıyı külliyede yapacaktık ama kalkınca bir sürprizle karşılaşıyorum. Konak sahibimiz Ali Bey ben başkandan müsade aldım ve bacanaklarımı çağırdım, kahvaltıyı burada yapacağız diyor. Misafir ev sahibine tabidir, yapılacak bir şey yok isteğe evet diyoruz. Sonra evin güzel kızlarıyla tanışıp onları okula gönderiyoruz.
Ali Beyin bacanağı ve onun kardeşiyle tanışıyoruz birisi eski federasyon başkanlarından. Almanya ve Fransa da federasyon başkanlığı yapmış olanlar çok itibar görüyor ve saygın insanlar. Memleket meselelerini konuşmaya başlıyoruz. İkiside muhkem ülkücü. Kahvaltı orta kattaki misafir salonuna hazırlanmış hep beraber yukarı çıkıyoruz. Bizim cimcime kız gülücükler atarak eve mutluluk saçıyor. Geniş bir masa çok zengin bir kahvaltı menüsü belki kuş sütü bile var. Hanımefendi bize bir süpriz yapıyor üzerinden buharlar yükselen bir tencere ile içeri giriyor. Sabahları aç karnına saldığı kuşları akşam yuvasına rızıklandırmış olarak döndüren Yüce Mevlam Fransa’nın Metz şehrinin bilmem hangi kasabasının, hangi köyünde sabah güneşiyle birlikte buram buram vatan kokan,yayla kokan, Anadolu kokan, Karadeniz esintisi mısır kuymağı ile bizi rızıklandırıyor.Allah’ım ben bu kuymağı, bu kıvamda Ankara’da bulup yiyemiyorum. Müthiş bir şey, anlatılması, izahı, tarifi mümkün olmayan olağandışı bir olay. Heyecanlanıyorum hemen makinayı alıp daha hiç tatmadan fotoğrafını çekiyorum. İnsan yemeye kıyamıyor. Hele benim için fevkalâde müthiş bir olay. Bir yıl önce başka bir Avrupa ülkesinde bir hafta boyunca yanımda götürdüğüm bey pazarı kurusundan başka bir şey tadamamıştım. Şimdi yine bir Avrupa ülkesindeyim, sabah kahvaltısında kahvaltı tabağımda kuymak var. Sokaklar Türkçe isimli, Türkçe Tabelalı Türk lokantalarıyla dolu ve adım başı Türkçe konuşan birine rastlıyorsunuz.
“Nerede bir Türk varsa; orası Türk Vatanıdır.” gerçeğini yaşıyoruz.
Kahvaltıdan sonra arkadaşlarla buluşuyoruz. Yozgatlı Nabi Ulu Bey ben buraya tahta bir bavulla geldim şimdi Allah’a şükür buranın sayılı iş adamlarındanım diyor. Nabi Ulu, Mevlüt Başkanın dünürü, omuz omuza çok önemli işler başarmışlar. Türk Milletine geri zekâlı diyen geri zekâlılara nazire olsun; Devlet desteği yok, devletin verdiği bir eğitim yok. İlkokul mezunu askerliğin dışında köyünden çıkmamış bir insan, dil bilmeden, yol bilmeden, dini başka, örfü başka, yolu başka herhangi bir Avrupa ülkesine geliyor. Hayatta ve ayakta kalmayı başarıyor sonra kendini geliştirip, iş dünyasına giriyor ve sayılı iş adamlarından oluyor. Türkiye’nin aydın geçinen zavallıları; onlar size zekâsının zekâtını verse dahi olurdunuz.
Nabi Ulu Bey Yozgatlı olduğu için bazı olaylara çok detaylı bir şekilde vakıf. “Gönderdi adamlarını, camilerde para topladılar, emeğimizi ekmeğimizi alın terimizi en önemlisi imanımızı istismar etti inancımızı çaldılar. Sonra devlet yönetimini ele geçirince bana mı sorup verdiniz? Dediler. Bizim devletimiz bu mu? Gâvurun idare ettiği hiç bir Avrupa ülkesinde böyle sorumsuz davranan tek bir tane devlet adamı bulamazsınız. Bu söylem kalbimize saplanmış bir hançer gibi hala içimizde duruyor.” Diyor ve kahırlanıyor.
Günü birlik bir Lüksenbug gezisi yapıp akşam Mevlüt Özdemir’in evinde toplanıyoruz. Muhabbet iyi ama Mevlüt Beyin evine gelirken; bir sokak ilerde tepe noktada konuşlandırılmış minareli bir cami görmüştüm ben akşam namazını orada kılalım diyoruz. Abdest tazeleyip çıkıyoruz. Cemaate yetişemedik ama camiden çıkan gurbetçilerimizle karşılaştık hoş geldiniz diyor, namazdan sonra caminin çay ocağında çay kahve içmeye davet ediyorlar. Ferabers Villes’teki DİTİP Camii. Minareli güzel bir mabet. Genelde açık oluyormuş, akşam namazından yatsıya kadar oldukça dolu olurmuş. Namazı kılıp Caminin çay ocağına geçiyoruz biz süre dertleşip sonra yatsı namazını kılıp eve iniyoruz.
Büyük milletimin aziz evlatları siz ne büyüksünüz. Allah dediler, iman dediler, cennet dediler Allah’ın Mabedinde sizleri soyup soğana çevirdiler. Emeğinizi, ekmeğinizi, alın terinizi çaldılar ve ardından bana sorupta mı verdin dediler. Sen yine vatan dedin bayrak dedin, ezan dedin, Allah dedin; Türkiye’den gelen misafiri cami kapısında görünce çaya kahveye davet ettin, hiç olmazsa bir çay ikram etmeden göndermem diyorsun. Onların hırsızlılarından ahlaksızlıklarından edepsizliklerinden sen hicap ettin, sen utandın!
Sen parçalanmış yüreğinle yine çok vakursun...
Mevlüt beyin evinde sohbete devam ediyoruz. Mevlüt Bey; Başbuğ Fransa’ya geldiğinde şoförlüğünü ben yapardım. Biz ondan habersiz adım atmazdık. Emekliliğim geldi emekliye ayrılıp Türkiye’ye döneceğim. Başbuğa danıştım, dönme evlâdım dedi size orada ihtiyacımız var, zamanı gelince ben sizi çağırım. Fransa’da kalın ve bir iş kurun dedi. Bizde dönmedik, şimdi çok ilerlemeler kaydettik, işimizi kurduk, kendimize has bir dünya geliştirdik. Fransa ticaretinde söz sahibi olduk. Gıda sektöründe ve özellikle inşaat alanında çok ciddi mesafeler aldık. Allah gani gani Rahmet eylesin nur içinde yatsın. O’nun ne kadar ileri görüşlü bir lider olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Sonra gelinin çeyiz sandığında sakladığı emanet gibi koruyup sakladığı başbuğun mektuplarından birisini çıkarıyor. Rahmetli 5 Nisan 1980 tarihinde yazmış aynı tarihli bir mektupta Lünen Ülkü Ocağı başkanı Nazmi Işık’a göndermiş, O’da 35 yıldır hala saklıyor.
Son sabah toplu halde Sezer Çalışkan’ın evine davetliyiz. Sezer Beyin evinin tarla büyüklüğünde geniş bir bahçesi var. Bu bahçede iki ayrı serası ve tavukları var. Avrupa birliğine gireceğiz diye bizim dangalaklar köylünün protein deposu binlerce tavuğu hem de çok vahşice itlaf ettiler, köylerimizi horozsuz kaldı. Rabbim kene ile başlarını derde soktu epey cebelleştiler. Sezer Bey Avrupa’nın göbeğinde, evinin bahçesinde tavuk besliyor. Sezer Beyin Kızının karnı burnunda, iki canlı o haliyle bize hizmet veriyor. Kız mı? Oğlan mı? Diye takılıyorum. İki ay sonra bir Asena gelecek diyor. Ha Asena ha Kürşat Allah hayırlı evlat eylesin, analı babalı büyüsün diye dua edip şakalaşıyoruz. Bunların tavukları bile misafirperver, bizim sofraya taze yumurtalar göndermişler. Kahvaltıda serada yetiştirilmiş renk renk domatesler, biberler var. Bu domateslerin tohumlarından veriyorlar alıp çantalara yerleştiriyoruz.
Değerli dava arkadaşlarım
Bu kadar detaya inmemin iki sebebi var: Birincisi Anadolu da özellikle şehirlerimizde unutulmaya yüz tutmuş Türk İslam kültürünün bütün güzelliklerini bu aileler hâlâ, bir hayat tarzı olarak yaşatıyorlar. İkinci husus ise köyünden tahta bir valizle gelip Almanya’nın, Fransa’nın 1000 metre derinlikteki kömür kuyularından Avrupa’nın iş dünyasına giren bir zekâ yetenek beceri ve başarıyı anlatabilmek. Bu realite bilim adamlarımızca tetkik edilmeli, devletimiz tarafından desteklenmeli özellikle ülkücü camianın ülkücü bilim adamlarının ilgi alanında olmalı.
Kahvaltıdan sonra yola çıkıp direk Franfurt hava alanına geliyor Hayati Özkaya ve eşi Fatma Hanımı yolcu edip sonra Frankfurt’a giriyoruz. Bir süre dolaştıktan sonra Ülkü Ocaklarını eski Genel başkanlarından Ali Batman’ı ziyaret ediyoruz. Birer kahve içimi sohbetten sonra Şehirde birkaç yeri daha dolaşıp, Bir Türk lokantasında yemek yedikten sonra hava alanına dönüyoruz.
Biz turnikelerden geçip kayboluncaya kadar Mevlüt Başkanla yeğeni hava alanından ayrılmadılar.
Onlar güzel insanlar, evlerinde ocaklarında, dergâhlarında, külliyelerinde ülkücü ahlâkı hayat tarzı yapmışlar. Hz. İsmail’in imanı ile inandıkları yola baş koymuşlar. Bir hakkı teslim etmek bir vebalden kurtulmak için şu hususu dile getirmeden bu yazıyı bitirirsem hem vicdanen, hem de dinen sorumluluk altında kalacağımı düşünüyorum. Ben bu tıp konuların her yerde ulu orta konuşulmasını, hele hele yazılmasını hiç sevmem ama âcizane tarihi bir sorumluluk olarak görüyorum. Habil’le, Kabil’i ana rahminde birbirine düşüren şeytan rahat durmuyor. Hz. Yusuf’la kardeşlerinin arasını açtığı gibi Almanya, Fransa belki başka bir Avrupa ülkelesinde de ülkücüler bölünmüş. Atomu parçalayan insanoğlu ülkücü kuruluş ve teşkilatları da parçalamış. Çok çok üzüldüm ve üzücü ama ne yazık ki Avrupa’da ülkücüler bir kaç gruba ayrılmışlar. Ziyaret ettiğimiz teşkilatlardaki arkadaşlar bu durumdan muzdarip ve çok üzülüyorlar. Ak saçlı, umur görmüş, itibarlı ve itimat edilen büyükler bu düğümü çözmeli, bu fesadı körükleyenler bulunmalı ve etkisizleştirilmeli. Ölüme omuz omuza gidenler, Ülkücü Hareketin İktidarına da omuz omuza, yürek yüreğe gitmeli. Daha fazla detaya girmek istemiyorum ama benim içim acıyor, kabuk bağlamış yaralarım yeniden kanamaya başlıyor. Ülkücü şühedanın vebali bize yeterde artar bile, başka yüklerin altına girmeye gerek yok...
Ölümsüzlüğünün 18.Yılında Başbuğu ve Ülkücü şehitlere vefa günü tertipleyenler de vefa gösterilmelidir.
Ne dersiniz? 12 Eylül Öncesinin ve 12 Eylül sürecinin baş tacımız kaçakları ve baş ağrımız kaçkınları, kaçanları;
Lünen ve Forbach Ülkü Ocakları acaba size birşeyler hatırlatıyor mu?
Kaf dağının ardındaki masal kahramanlarımız sizi canı gönülden tebrik ediyor ve alkışlıyorum.
Başbuğa, ömrünü Allah yolunda feda edenlere, bu yolda yürürken ikbal ve istikbalinden olanlara selâm olsun.
Size, sizin beşikteki bebeğinizden, ak saçlı, ak sakallı en düşkün piri faninize, yediden yetmişe hepinize selâm olsun.
Ellerin yurdunda, evini, sokağını, mahallesini dergâha çeviren, Türk Ocağı, Türk Otağı yapanlar; Ahlâkınıza, ömrünüze, hayat tarzınıza selâm olsun.
Alın terinize, emeğinize, yeteneğinize, zeka ve becerinize selâm olsun.
Tanrı Türk’ü ve de sizi korusun ve yüceltsin. 09.04.2015







