Ateşi Yeniden Yakmak Üzerine

Ceren EMELİ

Merhaba Değerli Hoca’m 

Geçtiğimiz sene bu zamanlardı, elime kalemimi almış size P.K 546 için bir mektup yazıyordum. Gün oldu devran döndü. Koca bir senenin ardından bu kez bizler için yeni bir soluk niteliği taşıyan “Ateşi Yeniden Yakmak” adlı kitabınız hakkında bir şeyler yazmaktayım.

 Siz ki sayın hocam,  geçen onca zamanın serptiği su damlaları yüzünden çoktan sönmüş bir ateşi yeniden yaktınız o halde bundan sonra bu ateş sönmesin, büyüsün diye yeniden yaktığınız ateşi harlamak da bizlere düşüyor.

 Kitabı dikkatle okudum ve okurken bir hayli zevk aldım. Sözlerime bir zamanlar oldukça derinlemesine tanıma fırsatı bulduğum bir şairin dizeleriyle devam etmek istiyorum. Ne diyordu büyük şair:

“ Sahipsiz kalmış memleketin batması haktır,

   Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”

  Yıllarca kulak vermediğimiz, görmezden duymazdan geldiğimiz onlarca yüzlerce dizeden sadece birkaç tanesi bu. Daha ne kadar böyle devam edebiliriz bilmiyorum. Herkesi her şeyi içine alan, sarıp sarmalayan bu gök kubbenin altında daha ne kadar üç maymunu oynamaya devam edeceğiz?

  Kendi değerlerimize, kendi kültürümüze sahip çıkmaktan bir hayli uzak, onları kaybetmeye bir o kadar yakınız. Görmüyor, duymuyor, konuşmuyoruz. Bodoslama dalıyoruz gelecek denizinin meçhul dalgalarına. Hâlbuki geçmişin candan, kandan, tecrübeden yapılmış pusulasını boynumuzda taşısak eminim sağ salim çıkarız o başıbozuk dalgalardan. İşte tamda bu noktada belki de bu kitap,  bizim o pusulaya ulaşmamıza vesile olacak beyaz bir yelkenlidir. Belki de Ömer Seyfettin’le, onun hayatı ve eserleriyle donattığınız bu kitap, ideallerimize ulaşmak için yıllardır aradığımız bir rehberdir. Kim bilir?

 Rehberlik etmek demişken biraz da romandaki rehberimize değinmek istiyorum. Yani Yusuf Abi’mize, Münferit Kitabevi’nin okumaktan, araştırmaktan yılmayan sahibine. Bazen bir baba, bazen bir abi, bazen de sabırlı tavırlarıyla bir öğretmen edasıyla dolaştı kitap sayfalarında. Elinde tuttuğu meşaleyle arkasındakilere yol gösteren bir rehberdi kimi zaman. Kitabevi, kitapları ve ocaktan indirse bir günah işleyecekmiş gibi hep hazır bulundurduğu demliği, hayatının sac ayaklarıydı adeta. Birinden biri eksilse sendeleyip düşecekti sanki. Öylesine sıkı sıkıya sarılmıştı onlara. Oysa bir zamanlar delicesine âşık olduğu Seher’i yanında olsaydı belki bu kadar korkmazdı düşmekten. Korkmazdı kaybetmekten. Demek ki insanın canı yandıysa bir kere, canından bir parça kopmuşsa elinde olmadan, çelikten yapılma bir demlik bile kaybedilemeyecek bir mücevhere dönüşebiliyormuş. Bunu anladım.

Konu kaybetmeye geldiyse Dr. İlhan’a yer vermezsem olmaz. Kaybettiği şeylerin ve kaybedebileceklerinin ardı arkası kesilmedi kitap boyunca. Davası uğruna verdiği mücadelenin bedeli olarak yılları gitmişti ilk başta. Sonra biraz da inancı... Hak vermiyor değilim. Belki savunduğumuz şeyler uğruna bizde ağır bedeller ödeseydik, ki zaman en ağırıdır bence, biz de bir parça olsun umutsuzluğa düşerdik ya da yürüdüğümüz taşlı yollarda kapaklanıverirdik dizlerimizin üstüne. Ama bence onun hâlâ umudu var. Ondandır bir parlayıp bir sönmesi, saman alevi misali. Kaybetme korkusu sarmış her yanını. Adamcağız düşünüyor haliyle “Yoksa kaybettiklerim listesine bir de çok sevdiğim karım, oğlumun annesi Nuray da mı eklenecek?” diye. Bu sorunun cevabı sizde saklı... Dr. İlhan da ben de merakla beklemekteyiz.

 Gelelim Ayas’a yoksa Ozan mı demeliydim? Fark etmez aslında. İkisi de yakışıyor karakterimize. Ömer Seyfettin’i bıkmadan usanmadan okuduğu, yazdığı, araştırdığı o büyük zaman dilimlerinde Ayas ismini sonuna kadar hak ediyor bence. Ömer Seyfettin gibi büyük bir yazarımızın meydana getirdiği birbirinden değerli eserleri, yaşadığı döneme taşımak için epey çaba harcadı. Hepimizin yerine getirmesi gereken görev ve sorumlulukları tüm cesaretiyle sırtlanan bir genç. Olması gerekenin bir yansıması. Tiyatrocu kişiliği sayesinde her hikâyede o hikâyenin karakterine bürünebilmesi yaptığı işte başarılı olabilmesinin en büyük sebebi bence. Çünkü hiçbir şey uzaktan bakmakla anlaşılmıyor. İçine girmek, hissetmek gerekiyor ve Ayas da bunu çok iyi yapıyor. Umarım kitabınızın devamında sergileyeceği oyunların sonucuyla ilgili güzel haberler alırız.

  Ayas ismiyle tanıdım onu fakat Deniz’in karşısında sıraladığı dizelerle Ozan isminin de hakkını verdiğini gördüm. Evet, ozan olmak için okumak, söylemek yetmiyor, yazmak kâğıda dökmek gerekiyor. Ama görüyorum ki ondaki bu sevgi olduğu müddetçe yepyeni dizeler yaratmak için ilhamını uzakta aramasına gerek kalmayacak.

  Deniz’e gelince o da isminin hakkını veriyor aslında. Gerçekten deniz gibi... Bir bakıyorsunuz çarşaf gibi, hafif kıpırdamalarla, alçak dalgalarla sarsmadan usul usul okşuyor kıyıyı. Ama bir bakıyorsunuz şimşekler çakmış, gök gürlüyor deniz kabarmış taşacak vaziyette. Gelişine vuruyor, dövüyor kıyıyı hırçın dalgalarıyla. Lakin deniz bu diyorsun bir susar bir coşar yine de bırakmaz ellerimi. Kabul eder beni. Ayas içinde böyleydi herhalde durum. En büyük destekçisiydi Deniz. Sırtını yaslamıştı ona. Kaç dalgayla boğuşursa boğuşsun yine Deniz’ine dönüyor, yine orada demir atıyordu, dinleniyordu. Bu aşkın sonucunu da merak ediyorum diyeceğim ama cevabı yine sizde...

 Ve bir başka kadın karakter: Nuray. Nuray’ı okuduğumda aklıma Halide Edip Adıvar’ın romanlarındaki o güçlü kadın karakterler geldi. Sinekli Bakkal’ın Rabia’sı, Ateşten Gömlek’ in Ayşe’si... Nuray da o kadınların modern birer yansıması gibiydi. Güçlü, kararlı, inatçı ve çoğu zaman başarılı... Sınavda istediği sonuca ulaşamadığında ya çekilseydi köşesine, küsseydi şansına, bu kadar övgü toplayabilir miydi? Elbette hayır. İyi ki direndi, iyi ki savaştı ve sonunda galip geldi. Fakat bu galibiyet onu çok fazla tatmin etmiyor sanırım. Yol arkadaşım, eşim dediği insanın takdirini kazanamamak hep yarım bırakıyor onu bence. Belki Dr. İlhan’ın da haklı yönleri vardır ki bence var. Doğru, Nuray çok kaptırıyor kendini işine, soyutlanıyor herkesten her şeyden ama bunu bilerek çıkmamış mıydı zaten yola? Şimdi yaşananların tüm faturasını Nuray’a kesmez umarım.

  Kesilen faturaları ödemek öyle kolay değil ne yazık ki. Bakın Devrimci Abla’mıza. Bir zamanlar delicesine savunduğu fikirlerin sonunda elinde kabarık bir hesaptan başka ne kalmıştı? O hesabı ödemek, kapatmak, unutmak için ne terler döktü acaba? Çıktığı çukura şimdi tekrar mı düşecek, tekrar mı çamura bulanacak? Hâlbuki renkli kalemlerle çiçekler çizdiği bembeyaz bir sayfası vardı önünde. Geçmişin kara kaplı defterini sıkı sıkıya kapatmışken zorla da olsa yeniden açtıracaklar mıydı? Bekleyip göreceğiz.

  Sabriye Teyze ve Seher. İkisi hakkında çok düşündüm. Acaba onlar hakkında ne yazacağım diye. Çok da karar veremedim açıkçası.

  Seher idealleri için başka bir şehre gittiğinde ardından el sallayan iki kişiden bir Sabriye Teyze diğeri Yusuf’tu. Gelgelelim Yusuf Seher’in peşinden gideceği zaman bu kez Sabriye Teyze usulca el sallamak istememişti Yusuf’un arkasından. Göndermemişti onu. Tutmasaydı her şey farklı olurdu belki. Fakat şimdi Seher döndü ve yine Sabriye Teyze’nin eteklerinde buluştular Yusuf’la. Bazen kaderin önüne geçilemiyor. Zaman ne gösterir bilinmez. Umarım onlar için güzel bir hayat yazılıyordur gelecekte.

  Bu kitapta sadece bir hocamın sesini duymadım. Bir diğerini resmen kanlı canlı yaşadım. Lisede bir tarih öğretmenim vardı Cem Arslan. Jilet gibi takım elbisesi ve anlamlı yüzükleriydi işte tam bir öğretmen derdim onun için. Tarihi öğrettiği yetmezmiş gibi bir de geç(me)miş değerlerimizi üzerinde taşıyordu. Bu sebepten kitapta onu gördüğüme çok sevindim.

  Ve siz sayın Hoca’m. Kitabınızı okurken her satırı sizin sesinizle okudum neredeyse. Bize verdiğiniz öğütlerin yazıya dökülmüş haliydi söylenenler. Bize verdiğiniz görev ve sorumlulukların geniş çaplı bir yansımasını Yusuf Abi ve Ayas’ta dolu dolu yaşadım. Her dersimizde tekrarlattığınız

“Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır

  Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır.”

dizeler hâlâ ezberimde. Geleceğimizi sağlam temellere oturtabilmek için bir dayanak oluşturuyor bana. Bunu öğrettiğiniz için ve bu romanla daha iyi daha güzel ve daha geniş bir şekilde tekrar hatırlattığınız için size teşekkür ederim.

  Sizin Yusuf Abi gibi üzerinde durduğunuz her çalışmada Ayas olmak için hazır olduğumu bilmenizi isterim.

  Emeğinize sağlık.

  Saygılarımla...

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


ATİLLA İLHAN
Salı, 31 Mayıs 2022
...
TÜRK BAYRAMI: NEVRUZ
Salı, 29 Mart 2022
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

296 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi