- Yayınlanma: Perşembe, 11 Ekim 2018 16:15
- Gösterim: 1648

Kızılelma, Türk milletinin tarihi ülkülerini simgeleyen bir kavramdır. Türk ülkücülüğünün Kızıl elması değişmeyen ve belirli bir şey yahut yer değil, soyut bir milli gerilim ifadesidir. Her dönemin kültürü, geriliminin gücüne göre onu isimlendirir, somut bir hedefle belirler ve anlamlandırır. O zaman için Kızıl elma bilinmiş olur. Ancak, Türk gücü oraya vardığında Kızıl elma ele geçirilmiş olmaz; bu kere daha ileride ve yine belirli bir yere geçer. Ona hiçbir zaman ulaşılamaz.
İlk Türkçe sözlüklerden sayılan Endülüslü Ebu Hayyan'ın kitabında ülkü kelimesinin anlamı, yaklaştıkça uzaklaşan hedef olarak verilmektedir. Kültürün Kızılelma hasreti yahut hırsı, her seferinde ülküsünü yenileyerek toplumu ileri iter. Türk milletinin yükseliş dönemlerinde Kızıl elma, cihan hâkimiyeti olarak algılanmıştır.
Burada Kızıl kelimesinin renk olarak değil, altın anlamında kullanıldığını belirtmeliyiz; bu kelime hala aynı anlamda kullanılmaktadır. Yani altın elma. Ayasofya önün deki justinyanus heykelinin elinde altın top bulunduğu gibi, Oğuz Han'ın kurultay kurduğu ünlü çadırının iki ta rafına dikilen direklerin uçlarında da birer altın top asılı olduğu söylenir.
Türk. Tarihinde Hunlardan başlayarak bir dünya devleti olma ve yer yüzüne düzen verme ülküsünün tezahürleri görünür. Eski Türklerin Pekin şehrine de Kızıl Elma dedikleri söylenmiştir. Türk hakanları "Güneş bayrağımız, gök yüzü çadırımız" derken bu egemenlik ülküsünü dile getirir. Kendilerini sınırlamazlar. Hazar civarında Göktürk hakanı Bizans elçisini kabul ettiğinde, bu olay Türk' ün dünya hâkimiyetinin işareti olarak yorumlanır:
"Atalarımızdan böyle duyduk ki, Türkler cihana hakim olacaklar. Bunun başlangıcı da Batı elçisinin gelmesi olacak."
Büyük tarihçilerimizden İbrahim Kafesoğlu, Kızıl Elma'yı, Türk milletinin üstlendiği insani görev olarak açıklar.
"Kızıl Elma cihanın her köşesine adalet götürmek ve milletleri belli bir medeniyet seviyesinde eşitliğe dayanan bir hukuk sistemine bağlayarak saadete ulaştırmak mefkûresi idi."
Anadolu ve Rumeli'nin Türkleşmesine dair anlatılarda da Kızıl Elma motifinin yer aldığı görülür. Ahmet Yesevi dervişlerinden Tokat'ta yatan bir Türkmen velisinin tahta kılıç ile Kızıl Elma'ya varıp küffarı kırdığı anlatılır. Rumeli'de Babadağı'na ad veren Sarı Saltuk'un da tahta kılıç ile Kızıl Elma'yı zapt ettiği Saltukname'de anlatılmaktadır!
Kızıl elma ülküsü, Türklerin Müslüman olmalarından sonra kavuştukları yeni fetih ve gaza ruhuyla tam örtüşmüştür. Özellikle yükseliş dönemlerinde açık bir ilke ve heyecana dönüşen cihan hâkimiyeti ülküsü, bu ruhla birleşince, Kızıl elma simgesi çok canlı ve sürekli güncel bir içerik kazanmış oldu. Güçlü bir fetih duygusu halinde ortaya çıkan Kızıl elma, Türk boylarının sürekli olarak batıya akışlarının ülküsü haline gelmiştir. Anadolu'ya girişten itibaren hiç eksilmeyen fetihler ve Anadolu'nun Türkleşmesi süreci de bu ülküyü besleyen gerçekçi ve toplumsal gelişmeler oldu. Nihayet, îla-yı kelimetullah - Allah'ın adını yüceltme- gayreti, Selçuklulardan itibaren bu ülkü ile örtüşen ve onu besleyip, ufkunu geniş leten· bir rol oynadı.
***
Bu üküyü Osmanlı yazarları maddileştirerek anlatmaya çalışırlar ve Altın Top, Altın Alem, Altın Hokka yahut Küre-i la'l olarak isimlendirirler. Emel Esin, en eski Türk sanatı süslemelerinde bir altın top bulunduğunu ve bunun daha sondalan hâkimiyet ifade eden Kızıl Elma'ya dönüştüğünü söyler. Hazarların soyundan gelerek hanlıklarını devam ettiren Dağıstan Şarnhalları, Altın Top'u yani Kızıl Elma'yı hâkimiyet sembolü olarak devam ettirirler. Dağıstan Şamhalları (hanları) tahta çıkarken, altından yapılmış bir elmayı ellerine alıp, oradaki topluluğa atarlar. Elma kime vurursa ona hediyeler verilir. "Ayinleri üzre hilatler giyilip, sonra kasabalarına (başkentleri) varup, emr-i hükamete kıyam etmelidirler ki Şamhallıgı sahih ola. "
Bu tören yapılmadan yeni şamhallığın egemenliği kabul edilmez.
Osmanlı yazılı metinlerinde ilk Kızıl elma İstanbul'da görünür. İslam coğrafyacılarına göre, Ayasofya önünde bir sütun üzerindeki justinyanus heykelinin sağ eli halkı İstanbul'a çağırırmış, sol elindeki altın top ise, İstanbul'un işgalini engelleyen bir tılsım içerirmiş. Dönemin Hıristiyan kaynaklarına göre ise, İmparator sağ eliyle Kudüs'ü göstermektedir, sol elindeki altın elmada da dünya hâkimiyetinin tılsımını içeren yazılar vardır. Bir başka rivayete göre, altın top Ayasofya'nın kubbesinde imiş. XIV. yüzyılda bu heykelin yıkılıp, altın topun yere düşmesi, Doğu Roma hâkimiyetinin sonunun geldiği ve kapıların Türklere açıldığı şeklinde yorumlanmış. Fetih öncesin de, Justinyanus'un, "Beni yıkacak olanlar buradan gelecek" diye Anadolu'yu gösterdiği rivayetleri halk arasında dolaşmaya başlamış. Evliya Çelebi'ye göre ise, Hz. Muhammed'in doğumu ile birlikte Ayasofya'nın kubbesi çökmüş ve Kızıl elma Rim Papa'ya gitmiştir.
Anadolu'da yeniden canlanan Türk fetih ruhu için, Ayasofya'nın önündeki veya kubbesindeki bu altın top Türklerin Kızıl elmasıdır. Bundan böyle Türk tarihinin akışı hep bu ülküyü gerçekleştirme yönünde olacak ve bu ülkü Peygamber hadisleriyle beslenip bilenecektir. "İstanbul bir gün mutlaka fethedilecektir; onu fetheden komutan ne büyük komutan, asker ne güzel askerdir. " hadisi, sıradan halk kesimlerine kadar yayılacaktır. Esasen, daha Anadolu'ya giriş zamanlarından itibaren, korkutucu ayetlerle Kur'an' da övülen kavmin Türkler olduğu yorumları yapılmaya başlanmıştır.
Prof. Osman Turan bir noktaya dikkat çeker: İstanbul şehri, Kudüs, Antakya, Roma veya İskenderiye gibi, havarilerin ziyaret edip, kilise kurmaları sebebiyle kutsiyet kazanmış bir yer değildir; siyasi önemi büyüktür. Kur'an yorumları, bir sahabenin burada yatıyor olması ve dillerde dolaşan çeşitli hadislerle bu şehir, Türk halkının zihninde bir kutsiyet kazanır. Böylece ilahi bir emir niteliğine bürünen İstanbul'un fethi, Anadolu'da cihan hâkimiyeti ülküsünün ilk aşaması olmaktadır. Bu ülkü halk ve asker arasında Kızıl elma olarak bilinir ve yayılır; Doğu Roma imparatorunun elindeki altın top Türk Kızıl elması, cihan hâkimiyetinin simgesidir.
İstanbul'un fethinden sonra Türk Kızıl elması Roma, St. Pier - Rim Papa kilisesine gitmiştir. 1622'de Osmanlı Avusturya serhadlerinde esir düşüp Roma'ya götürülen yüz doksan Türk, esaretten kurtarılmaları için Budin Beylerbeyine gönderdikleri mektupta şöyle derler:
"Nerede mahbus idüğümüz sual olunursa, Beç'ten ( Viyana) öte yüz altmış konak yerdür. Kızıl Elma derler. Sual ederseniz, Kızıl Elma'nın dış kalasında kırk kapusu var dur. Ve ol memlekette (ölmeyip uykuya yattığına
İnanılan) Rim Papa (Vatikan'daki ünlü kiliseye ad veren St. Picrre ) denilen mel'un hala sağdur."2
On yedinci yüz yılda Latinceden Behram Dımaşki tarafından çevrilen Coğrafyayı Kebir isimli eserde de, Roma'nın adı Kızıl Elma olarak kaydedilir.
Ardından Beç (Viyana) Kızıl elması doğar. Evliya Çelebi'ye göre, Rim Papa ve Beç Kızıl elmasının Türklere ait olacağı, bütün Nemçe, Yunan ve Latin tarihlerinde yazılıdır. Bu rivayetler halk içinde yayılırken, Fatih Sultan Mehmet Han'ın İstanbul'dan sonraki ilk büyük hamlesi Roma üzerine olur. Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı donanması Otranto'ya çıkar. Batı dünyası da bu fethi o kadar kabullenmiştir ki, İtalyan şehirlerinde Sultan Fatih'in resmini taşıyan paralar, altın madalyonlar basılır; Fatih'i karşılamak üzere tören hazırlıklarına başlanır. Yahya Kemal, Ahmet Paşa'ya Gazel'inde şöyle söyler:
Çıktı Otranto'ya pür-velvele Ahmet Paşa,
Tuğlar varsa gerektir Kızıl elmaya kadar...
Fakat, Tuğlar Kızıl elmaya varamamış, Sultan Fatih'in ölümü bu hamleyi yarım bırakmıştır.
Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında Beç Kızıl elması canlanmış ve Yeniçeriler arasında bir Ocak geleneği oluşturacak kadar güncel bir ülkü olarak yaşatılmıştır:
"Testiye kurşun atar, keçeye kılıç salar, Kızıl elmaya dek gideriz" deyişi Yeniçeri gülbankına girmiştir. Sultan Süleyman da, asker kışlalarını ziyaretinde onların şerbetini içer ve "Kızıl elmada buluşuruz" diyerek allahaısmarladık edermiş. Bu tabir Moskova için de kullanılmıştır.
Mütercim Asım'ın yazdığına göre, "Eğer aman vermeseler, bizim Yeniçeriler Kızıl elmaya kadar giderler ve Moskof namını sahife-i alemden fekk ederler imiş. "
On altıncı yüz yılda bir Macar tarihçisi, Türklerden dinlediği şu sözleri yazar:
"Padişahımız gelecek, Hristiyan dünyasını ve Kızıl Elmayı alacaktır. Eğer kafirler yedi sene ilerleyemezse, onlar üzerinde hakimiyetini kuracaktır."
Bu sözler Kızıl elma ülküsünün ne ölçüde yaygın olduğunu göstermektedir.
Birinci Viyana kuşatmasından sonra Sultan Süleyman' ın, kuşatmayı kaldırırken kale komutanına bir altın top verdiği, bunun Türklerin Kızıl elması olduğu şeklindeki bir söylenti, o dönem Avrupa halkları arasında yayılmıştır. Türkler ise, Ayasofya önündeki Kızıl elmanın Beç kalesine gittiğine inanmışlardır. Viyana'nın adı Alman Kızıl elma seddi olmuştur.
Osman Nuri Ergin, III. Selim Han zamanına kadar Kızıl Elma'dan Roma şehrinin anlaşıldığını söyler. Daha önceki zamanlarda da Kızıl elma sözü Yeniçerilerin ağzından düşmezmiş. Tarihçi Peçevi'ye göre, halk içinde de bu terim kullanılırdı. "Ehl-i İslam Kızıl elmaya değin fethetse gerektir deyu li san-ı halkta şayidir. Lakin bu kelamın mehazı ve sebebi malum değildir."
Sultan Süleyman Han Gazi'nin gazavatını kefere tarihinden tercüme eden Peçevi, hangisi olduğunu bilemediğimiz bir tarihten şu alıntıyı yapar:
"Bu dahi malum ola ki, Büyük Kurone varoşunda yılda bir kere muayyen (belli) günde bütün varoşun ve etraf ve cevanibinin (çeşitli yönlerinin) sagir ve kebiri ve civan ve piri (küçüğü ve büyüğü ve genci ve yaşlısı) taşra sahraya çıkarlar ve ol sahrada olan Kızıl Kurone'de oğlancıklar ve papazlar bir eski türkü ırlarlar. Kızıl Kurone dediği Kızıl elmadır; sınır taşı gibi bir alamet içün vaz' olunmuştur. lrladıkları türkünün meal ve neticesi: Türk Padişahı cümle kuvvet ve azametiyle bu mahalle değin gelse gerektir. E Allah'a itimat olunsun ki, Türk Padişahı ol kadar yukarıya gide ta ki Kurone'ye vara. Nemçe memleketinde çok şenlik kalmaz. Zira Kurone şehri uzak yerde vaki olmuştur. Şöyle ki, yer yüzünün aşağı tarafına düşmüştür. Rod suyu yanındadır ki, ol yandan deryaya dahil olur."
Allahüâlem, Peçevi'nin sözünü ettiği Köln şehri olsa gerektir.(*) Anlaşılan Türk Kızıl Elması Adriyatik denizine ulaşmak emelindedir... Kırzıoğlu, bu yerin Adriyatik kıyısında olduğunu ileri sürmüştür.
Evliya Çelebi diyar-ı küffarda altı Kızıl Elma bulunduğunu söyler. Budin'deki Engürüs Kızıl Elmasıdır; burada Kızıl Elma sarayı vardır. İçerisinde bir Kızıl Elma Camii olan Estergon Kalası Orta Macar Kızıl Elmasıdır. Bir diğeri, Macar Krallarının taç giydikleri şehir olan İstolni Bel grad Kızıl Elmasıdır. Beç Kızıl Elması aynı zamanda Alaman Kızıl Elması olarak anılır. Bu bilgilerde Türk Kızıl Elması, Türk fetihlerinin serhaddi gibi görünüyor. Ömer Seyfettin'in hikâyesinde de Yeniçeri, "Kızıl elma Padişahımızın zaferle varacağı yerdir. " diye cevap verir.
Kızıl elmanın bir hayal olmadığını söyleyen Mehmet Zeki Pakalın,
"Kızıl elma Türk lisanında saltanatlar yıktıktan sonra erişilecek bir zafer müntehası gibi kullanılmaya başlamıştır. Türk'ün anladığı en son ve en uzak coğrafi nokta Kızıl elma idi" diyor.
Hele nuş etsün imradi kadeh ten ab-ı rummanı,
Kızıl cimaya dek hükmeylcr el- tuffaha-i gabgab...
Sabit
***
Devlet-i Aliyye tek bir devletle savaşmadığı, başka devletlerle karşılıklı anlaşmalar imzalamadığı ve tek taraflı amannameler verdiği dönemlerde, kendisinden başka İmparator/cezar tanımıyordu. İlk kere 1606 yılında Zitvatorok anlaşmasında Avusturya devlet başkanı için Kayser/çezar ünvanını kabul edip anlaşmaya koydurması çok zor olmuştur. Buna çok içerleyen zamanın tarihçisi şöyle yazar:
"İnşallah Kızıl elma dedikleri şehr-i maruf Ümmet-i Muhammede müyesser olur, çaşar adı âlemden silinir."
Kızıl elma ülküsünün son büyük hamlesi Viyana'nın ikinci kere kuşatılması olmuştur.
Yükseliş dönemlerinde bütün insanlığa düzen vermek (nizam-ı alem) ve Allah'ın adını yüceltmek (İ'la-yı kelimetullah ) gibi büyük iddialar ifade eden Kızıl elma ülküsü, toplumsal gerilimin düştüğü gerileme dönemlerinde sönmeye ve unutulmaya başlar. Nizam-ı Cedit ordusuna karşı çıkan Yeniçeriler " ...Harp ederiz ve kralın tahtını başına geçirip, Kızıl elmaya dek gideriz" diye söylenirler ama bu ülkünün heyecanını duydukları şüphelidir. Osmanlının Viyana sefiri Ahmet Resmî Efendi, Avusturya-Rusya'ya karşı savaş isteyip, "Kızıl elmaya, Kızıl elmaya... " diye uran vuranları anlatırken, onları sandalye üstünde Hamzaname okuyanlara benzetir. "Kızıl elmayı Boğdan 'dan gelir al yanaklı elma zannedenler... . " diye de alay eder. Gerçekten de toplumun gerilimi düştükçe, yürekleri de, algılama güçleri de daralmış, dünyaları küçülmüştür. Nizam-ı alem, günlük asayiş anlamında kullanılır.
Yirminci yüzyılın başlarından itibaren Türkçü aydınlar bu kavramı yeniden canlandırmaya ve Türk yükselişinin heyecan kaynağı olarak kullanmaya çalıştılar. İmparatorluğun her gün bir parçasının koparılması, her gün yeni bir felaketin yaşanması, halktan önce okumuşların moralini çökertmiş, kendilerine olan güvenlerini sarsmıştı. Yeni bir hamle başlatabilmenin ilk şartı kendine ve milletinin gücüne olan güvenlerini yeniden kazanmak ve heyecan veren bir geleceğin kurulması için çalışmaktı. Devlet-i Aliyye geleneği içinde yetişmiş, cihangir bir millete mensup Osmanlı okumuşlarının, yıkılış halinde de olsalar küçük düşünmeleri, küçük şeylerden heyecan duymaları mümkün değildi. Kızıl elma olarak Turan'ı seçtiler.
Türkçülüğün öncülerinden Ziya Gökalp'in şiir ve yazılarında Kızıl elma, büyük Türk Birliğini simgeleyen bir ülküdür; Turan ülküsü. Şöyle yazar:
"Türk köylüsü Kızıl elmayı tahayyül ederken 'gözünün önüne Türk ilhanlıkları ( İmparatorlukları) gelir. Gerçekten Turan mefkûresi mazide bir hayal değil, bir gerçekti."
Gökalp'in, Türk köylüsünün muhayyilesi hakkında söylediklerinin ne ölçüde gerçekçi olduğunu sorabiliriz. Ancak, ondan elli yıl sonra bir Gaziantep köylüsünün Dündar Taşer'e söyledikleri, bu sorunun cevabı olabilir:
"Türk bir gün yeniden cihangir olacaktır. Bu husus Kitap'ta kayıtlıdır; inanmayan kâfir olur!"
Ülkülerin, milletlere hız ve ilham veren gücüne inanan Gökalp ve arkadaşları, Türk birliğini böyle bir Kızıl elma olarak kabul etmişlerdir.
Kızıl elma yok mu? Şüphesiz vardır;
Fakat, onun semti başka diyardır...
Zemini mefkûre, seması hayal,
Bir gün gerçek; fakat şimdilik masal...
Gökalp diğer bir şiirinde de, her türlü zorluğa göğüs gererek Kızıl elmaya giden Türk'ü anlatıyor:
Demez taş, kaya
Yürürüz yaya !
Türk'üz, gideriz
Kızıl elmaya...
Milli edebiyatımızın diğer bir çok yazar ve şairlerinde de Kızıl elma motifinin yansımaları görülür. Prof. Kırzıoğlu, Kars yöresindeki halk anlatılarında Kızıl Elma'nın Dağıstan -Derbent yöresinde Dikilitaş olduğunun söylendiğini yazar. Hz. Ali zamanında İslam askerleri İslamlığı Dağıstan'a yaymış ve gittikleri en uç noktaya sınır olmak üzere bir taş dikmişlerdir; Kızıl Elma burasıdır. Halk anlatılarında Kızıl Elma bazen Derbent'e, bazen İdil-Kazan ötesine kadar uzanır. Halk dua ederken, 'Allahım, Kızıl Elmaya kadar olan yerlerdeki Müslümanları kurtar' dermiş.
Kızıl elma motifi saz şairlerimizde de yansımıstır. Karslı aşık Kurbani (1670-1800) Erzurum Beylerbeyi Silahdar İbrahim Paşa'nın Kafkasya seferi üzerine şöyle söyler:
Serasker yönelmiş yolda gelmede
Muradı Şirvan'ı, şah'ı almada
Eski nişanımız Kızıl Elma'da
O aşılmaz dağlar, beller bizimdir.
Revan'lı aşık Safı de, Nadir Şah Afşar'ın Kafkas seferi üzerine şunu söyler:
Şah niyet eyledi Kızıl Elmaya
Yanı sıra bütün hanlar yürüsün
Çekilsin kılıçlar ecnebi üste
Su yerine kızıl kanlar yürüsün
Yusufeli'li aşık Huzuri de, sevgiliye , ulaşılmaz Kızıl Elma mısın diye sitem eder:
Sükker ile mi besledi bilmem seni dâye
Ey gonce dihen tût-i güyamı nesin sen ?
Feth etmeye Türk askeri kûyun hedefetmiş, ..
Ey kabe-i maksud, Kızıl Elma mı nesin sen?
Pir Sultan Abdal ise Kızıl Elma'yı dost bağında görür:
Dost bağında kızıl elma
Gül rengi güllerden solma
Pir Sultan gaafil olma
Gelen Murtaza Alidir.3
(*) Anlaşılan Türk Kızıl elması Baltık Denizine Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal, Peçevi Tarihini sadeleştirirken, Büyük Ka pona Kalesi" diye nakletmiş ve Rod nehrini Rhein olarak belirtmiştir. Kurona diye yazdığını da Kolona (Köln) olarak yazar. Ancak Kapona'nın neresi olduğu belli olmuyor.
1 Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, "Türk Milli Geleneğinde Kızı/alma ve yerleri, Belgelerle Türk Tarihi, 1985, sayı: 1
2 Kırzıoğlu, a.g.m.
3 Hüseyin Feyzullah Vahid, "Kızıl Elma Efsanesi ve Onun Türklerin Tarih ve Kültüründeki Yeri", Varlık-Tahran, s.1 36, yaz- 1 3 73







