TÜRKİYE’DE TÜRK DÜNYASI ALGILAMALARI
- Yayınlanma: Çarşamba, 10 Ekim 2018 19:09
- Kategori: Prof.Dr. Orhan Kavuncu
- Gösterim: 1267

5 Eylül 2018 tarihinde Emin Çölaşan Sözcü gazetesinde “Şu Bizim Türk Dünyası” başlıklı bir yazı yazdı. Yazının ana maksadı, 3 Eylül 2018 tarihinde Kırgızistan’da toplanan Türk Konseyi 6. Devlet Başkanları zirvesinde konuşan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın uluslararası para piyasasında doların hegemonyasına karşı arayış içeren sözlerini eleştirmekti. Ama Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştireyim derken, Çölaşan Türk Dünyasını küçümseyen, kardeşlerimizi tahkir eden bir yazı ortaya çıkarmış oldu; “aldığı abdest ürküttüğü kurbağayı değmedi”. Emin Çölaşan’ın Türk Dünyası ile gerçek Türk Dünyası ne kadar örtüşüyor?
Emin Çölaşan’ın Türk Dünyasını anlayabilmek için 1990 öncesinde farklı fikri grupların Türk Dünyasını nasıl algıladıklarını iyi bilmek gerekiyor. Türkiye’de ortanca yaşın 31–32 olduğunu varsayarsak 1985’ten sonra doğanlar nüfusumuzun yarıdan biraz fazlasını oluşturuyor. 1980’de doğanlar da 1990’da henüz 10 yaşında olduğuna göre Türkiye nüfusunun yarıdan epeyce fazlası, yani gençler 1990 öncesini bilecek, hatırlayacak yaşta değildir. Onun için 1990 öncesini Türk Dünyası algıları bakımından gençlere aktarmakta fayda var.
Geçmişten beri biriktirdiğimiz bilgilerle, kişiler, kurumlar veya güncel olaylar hakkında bir kanaat sahibi oluruz. O bilgilerin yanlış olduğunu görünce kanaatimizi de değiştirmemiz gerekir. Ama çoğu insan bunu yapamıyor. Bilgilerindeki eksiği, yanlışı ya fark edemediği, ya da kabul edemediği için. Bilgisini güncelleyip, gerekiyorsa kanaatini de güncellemek gerçekten de o kadar kolay değil.
Meselâ bendeniz, bir zamanlar Öz Türkçecilik akımını, solcuların ve Türk Kültürünü köklerinden koparmak isteyenlerin kotardığı bir iş olduğunu düşünür, bunlar tarafından teklif edilen birçok kelimeyi “uydurukça” diye niteleyip kullanmazdım. Bu uydurukça saydığım kelimeler arasında yer alan “kıvanç” sözü ile ilgili kanaatim, 1990 yılında Özbekistan’a gittiğim zaman fark ettim ki doğru değilmiş. Daha sonra Kazakistan’da ve Kırgızistan’da kardeşlerimizin tanışma esnasında Özbeklerin söylediğine benzer şekilde “sizi tanıdığım için kıvanışlıyım” dediklerini duyunca kanaatimin yanlış olduğuna dair kanaatim pekişti. O zamandan beri “kıvanmak” fiiline ve ondan “kıvanç” kelimesini türeten dil bilimcilere karşı bir mahcubiyet hissederim. Şimdi artık kıvanmak fiilini ve ondan türemiş kelimeleri rahatlıkla kullanıyorum. Tabii kardeşlerimizin kelime dağarcığı ile bizimkinin kesiştiği alanda Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin çokluğunu da görünce, Öz Türkçecilik hareketinin, kardeşlerimizle aramızı açmaya, bizi köklerimizden koparmaya bilerek bilmeyerek hizmet ettiği kanaatim de pekişti.
Demek istediğim biz yaşça büyük olanların 1990 öncesi Türk Dünyası algılarımızı gözden geçirmemiz ve gençlere doğruları aktarmamız gerektiğidir. 1990’ı Türk Dünyası gerçeği bakımından bir milat olarak gördüğüm için önemsiyorum.
Gerçekten Türk Dünyası, 20. asrın son 10 yılında, Türkiye’de ilgi duyulan ve heyecan veren bir kavram oldu. Bir zamanlar Türkiye’de birçok aydın nazarında “ırkçı, Turancı” safsatası kabul edilen Türk Dünyası gerçeği ile karşı karşıya gelindi. Bir tarafta, bu gerçeğe daha düne kadar safsata diyenler, diğer tarafta Türk Dünyası gerçeği ile karşılaşmaktan heyecan duyan ve sevinenler vardı.
Türkiye’de Türk Dünyası gerçeğine ilgisiz kalan, soğuk bakan, hatta hasmane bir tutum içinde olan birkaç zihni kesim vardı. Türkiye’nin batılılaşma sürecine girdiği 19.asır başlarından itibaren kendisini hep hissettiren yabancılaşma olgusu etkisini, bu “Turan” meselesinde de ve günümüze kadar devam ettirmiştir. Yalnız “Turan” konusunda yabancılaşma sadece batılılaşma taraftarlarında değildir. İslâm adına yola çıkan aydınlarımızın bir kısmı da Türk Dünyası olgusuna soğuk hatta hasmane durmuşlardır. Nihayet fikri tasnifte “milliyetçi-muhafazakâr” kesimde yer alan “Anadolucular” arasında da aynı menfi tutuma rastlamak mümkündür.
Batıcılar ve onların içinde solcular, Türk Dünyası olgusundan, en hafif tabiriyle, heyecan duymadılar. Bunların bir kısmı, Türkiye’de yaşayan 70 milyon insana, “Türk`ten başka bir geçmiş, İslâm’dan başka bir din” arayışı içinde olanlardır. Anadolu’nun Türk İslâm’dan önceki dokusunu, çok fazla önemseyenler, Türklerin Anadolu’ya geldikten sonra bu eski doku içinde çok küçük bir oranda kaldıklarını, asıl dominant unsurun eskiden kalanlar olduğunu iddia ettiler. Bunlara göre Türkiye’nin kültür dokusu, antik “Helen Medeniyetinin” bakiyesi olarak görülmeliydi. Oysa Anadolu’nun Türkleşmesi ile ilgili araştırmalar, 11. Asırda başlayan ve birkaç yüzyıl devam eden Türkistan’dan Anadolu’ya göçlerin, Anadolu’nun etnik dokusunu Türkler lehine tamamen değiştirdiğini göstermektedir.
“Anadolucular” diyebileceğimiz milliyetçi muhafazakâr kesim de, meseleyi, bu batıcılarla İslâmcı düşüncenin kesişimi sayılacak bir bağlamda ele alıyorlardı. “1071’den sonra Anadolu’da yeni bir millet ortaya çıktı, Hazar Denizinin öte yakası ile ilişkimiz koptu” iddiasıyla da, bazı Kemalistlerin, Atatürk’ün “Türklerin tarih öncesi devirlerden sürüp gelen bir millet olduğu” görüşüne tamamen aykırı olan “Cumhuriyetle, Türkiye’de yeni ve özgün bir modern topluluk teşekkül etmekte olduğu” görüşüne mesnet oluşturuyorlardı. Bunların bir kısmının Turancılık fikrine Osmanlıcılık adına karşı olduklarını müşahede etmiştim.
Solcular, meseleye, az bir istisna dışında, Moskova’nın veya Pekin’in istediği gibi baktılar. Özbekistanlı bir yazar, Şükrullah Eke, 1990’da Taşkent’te tanıştığım zaman, 80 yaşlarında idi. Bana Aziz Nesin’i tanıyıp tanımadığımı sordu. Ben de tanışmasam da tanıdığımı söyleyince, selâmını ve yazdığı bir şiiri ona götürüp vermemi istedi. Ben bunu yapmayacağımı, çünkü buralara bunca yıldır gelip giden ve Özbek, Kazak, Azeri, gibi Türk unsurların aydınları ile tanış olan bu insanın, bir tek kere “yahu Sovyetler Birliğinde bizim gibi konuşan, Nasredddin Hoca, Dede Korkut, Köroğlu,.. gibi müşterek örnekleri çok olan, geleneksel edebiyat ve müzikleri bize benzeyen, bizimle aynı soydan gelen insanlar var” demediğini söyledim. O da bunun üzerine “yazdığım şiir de bunun için zaten” dedi ve şiirini okudu; mealen “Dostum asırların çınarı ile bir kaç günlük ömrü olan bir çiçek fidanı hiç mukayese edilir mi? Bizim dostluğumuz asırlık çınardı, Sen çınarı unutup Moskova’yı kendine dost tuttun” diye sitem ediyordu. Ben de şiiri, Aziz Nesin’e vermedim ama Türk Yurdu dergisinin 1990 yılındaki sayılarından birinde müstear isimle yazdığım bir yazının içinde neşrettim.
Türkiye’de İslâmcı düşünce mensubu bir kesimin “Turan” olgusuna yaklaşımı, “Turancıların, İslâmiyet öncesi şaman Türk kültürüne dönüş özlemi taşıdıkları” hipotezi üzerinedir. Tabiatı ile İslâm’a karşı olan bu Turancılığın benimsenmesi mümkün değildir.
Oysa Anadolu’ya geldiğimiz coğrafyaya Türkistan ismi Müslümanlar tarafından verilmişti. Anadolu ile Türkistan arasında kurulan köprü, Türkleri Anadolu’ya taşıyan köprü, İslâm aşkı idi. Türkler Anadolu’ya geldikten sonra değil, Anadolu’ya gelmeden çok önce Müslüman olmuşlardı ve Anadolu’ya da, başka sebepler yanında, Müslüman oldukları için geldiler. Türkistan’da birçok din büyüğü, Anadolu’ya göçten çok önceleri yetişti ve eserlerini verdi. Bunlar arasında, İmam İsmail Buhari, İmam Maturidi, İmam Tırmizi ilk akla gelenlerdir. İmamı Azam eserlerini Bağdat’ta vermiş olmakla birlikte, dört- beş asır sonraki dönemin büyüğü Mevlâna gibi, aslen Güney Türkistanlıdır. Hoca Ahmet Yesevi, Yusuf Hemedani, Şeyh Abdülhalık Gücdüvani gibi tasavvuf büyükleri de yine, Türkistan’da yetiştiler ve Anadolu’ya göçten önce âdeta Anadolu’nun manevi fethini hazırladılar.
Göçten sonra da Türkistan’ın Anadolu’ya bu mânevi ve ilmî katkısı devam etti. Hz. Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Veli, Seyit Emir Külâl’in oğlu Emir Sultan, Ali Kuşçu gibi tasavvuf ve ilim erbabı, Anadolu’ya Türkistan’dan gelip yerleşen isimlerdir.
Türk Dünyası olgusuna hasmane tutum gösteren bu fikrî kesimlerin hepsinde, 1990’dan sonra, gerçekle karşılaşınca, duygu ve dolayısı ile tutum değişikliği gösteren kişiler oldu. Sanki ortak bazı “kültür genleri”, binlerce yılın hasretiyle harekete geçmiş ve husumeti muhabbete, ilgisizliği öğrenme merakına çevirmişti. Ama önemli bir kısmı, Emin Çölaşan da dâhil, zor olanı başaramadı, olduğu yerde kaldı.
Türk Dünyası, sadece Türkistan’ı değil, Kırım’da, Balkanlar’da, Suriye, Irak, İran ve Hindistan’da yaşayan kardeşlerimizi de kapsayan bir kavramdır.
Umarım Emin Çölaşan’ın Türk Dünyası, başka konularda eleştiri için kullanılan bir argüman olmanın ötesine geçer. Zaman akıp gidiyor. Geçmişten beri edindiğimiz bilgilerden yanlış olanları ayıklayabildiğimiz kadar ayıklıyoruz, ama bazıları tortu olarak kalıyor. Marifet o tortulardan kurtulmaya gayret edebilmek, ezber bozabilmektir.







