BİR TANZİMAT AYDININ “RÜYA”SI ZİYA PAŞA

M. Hayati ÖZKAYA

 

Bugün 17 Mayıs 2015,  devlet adamı, yazar ve şair Ziya Paşa’nın ölüm yıldönümü. Bugünden tam 135 yıl önce 17 Mayıs 1880’de Çukurova’nın güzel günlerinden birinde, bir bahar mevsiminde rahmete kavuşan Ziya Paşa,  Adana ‘da iki yıla yakın valilik yapar. Valilik yaptığı süre içinde güzel işlere imzasını atar, bilhassa eğitim ve kültür alanında faaliyet gösterir, bir tiyatro binası inşa ettirir, temsil vermek üzere İstanbul’dan bir tiyatro heyeti getirttir ve Fransızcadan bir Moliere oyunu Tartuffe’u tercüme eder. İmarla ilgili faaliyetlerde bulunur; Gülek nahiyesinde bir rüştiye(ortaokul) açar.

İstanbullu olan bu devlet adamı şair ve yazar Ziya Paşa’nın mezarı bugün Ulu camiinin arkasındaki parktadır. 1881 yılında Adana valisi Abidin Paşa tarafındanZiya Paşa için bir türbe yaptırılır. 1960 yılında türbenin etrafı park haline getirilir.

"Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde"

diyen şair, yazar ve devlet adamı Ziya Paşa’yı bugün ölüm yıldönümü vesilesiyle yad etmek ve onu biraz daha yakından tanımak istedik. Tabii biliyorsunuz ki yazarların, şairlerin, sanatkârların ve bilim adamlarının hayatını, eserlerini incelerken onların yaşadıkları dönemin sosyal, kültürel siyasi, askeri, ekonomik özelliklerini ve şartlarını da bilmek, incelemek gerekir. Ben de bugünkü konuşmamı bu minval üzre gerçekleştirmek istiyorum. Bu amaçla önce,  Ziya Paşa’nın yaşadığı dönemin yani 19.asrın küçük, küçücük bir özetini yapacağım sonra da şairimizin eserlerinden örnekler sunacak zaman zaman bu eserlerle ilgili tahliller de bulunacağım.

Evet, 19.Asır, bu yüzyıl Türk dünyası için bir “cezr” alçalma, zamanıdır. Osmanlı Avrupa’dan adım adım ve kanlı bir biçimde çekilmektedir; yorgun ve çileli bir geriye dönüş…Tabii bu dönüş bir büyük göç dalgası gibidir.  19. Asır boyunca Türkün afakını tutan “göç, göç…”sedaları, bir yerden bir başka yere gidiş, tebdil-i mekân ediş ya da Ergenekon’dan çıkış gibi yeni bir medeniyetin başlangıcı değil, darmadağın oluşun, çözülmenin, yıkılışın ve bitişin adıdır. Daha Kırım’ın Rumeli’ye ve Anadolu’ya akan göçü durmadan, Balkanlar’ınki başlar; sonra doğudan, Kafkaslar’dan Anadolu içlerine doğru göç kervanları yürür de yürür. Eski Zağra Müftüsü bu durumu şöyle özetler:

Aziz-i vakt idik, â’da zelil etti bizi.[1]

Bu asır niçin bizim için bu kadar yoğun ve zor bir asırdır? Özetleyerek açıklayalım:

Bu yüzyılda Hristiyan devletlerin elinde bir oyuncak durumuna düşen Dersaadet bazen bu devletler tarafından himaye ediliyor, bazen de bir kenara atılıp yalnız bırakılıyordu. Bu kaypak, bu cilveli oyunlardan pek anlamayan Devlet_i Âli’ye ise çağın girdabında sürüklenip gidiyordu.

 

Yabancı devletlerin Osmanlı birliğinin içinde estirmeye çalıştıkları dini ayrılıklara ve mezhep farlılıklarına dayanan ilk fitne, bir süre sonra yanına milliyetçilik akımlarını da alarak bir kasırgaya dönüşecek ve koca imparatorluğu yerinden sarsacaktır.

Ruslar, Balkanlar’daki, doğudaki Ortodoks ve Gregoryan Hristiyan mezhebine dâhil olanları kışkırtmaya ve onlar üzerinde himaye kurmaya çalışır ve başarır. Osmanlı bu durumu kabul eder.

İngilizler, Protestan mezhebini yaymaya ve bu mezhebe mensup olanları kendi himayeleri altına almaya çalışır, başarır.

Fransa, Orta-Doğu ve Mısır’a göz dikerek Katolik Hristiyanların koruyuculuğu üstlenir, özellikle Ermeniler arasında Katolikliği yayarak onlara ayrı bir kilise kurdurur. Asrın sonlarına doğru ise Cezayir ve Tunus’u işgal eder.

Bu arada Avusturya, kendisine komşu olan Balkanlar’daki Osmanlı topraklarıyla ilgilenmektedir. Almanya’ya gelince, o da belli bir güce ulaştıktan sonra Osmanlı sahasıyla ve bilhassa Orta Doğu ile ilgilenmeye başlar.

Dışarıdan gelen baskıların yanı sıra içeride meydana gelen karışıklıklar Osmanlı devleti için bir felaketin haberciydi sanki.

Osmanlı Devlet’i bu yüz yılda yabancı devletlerin yazdığı senaryoda etkisiz bir eleman gibi rol alıp sürünmeye devam ederken içeride meydana gelen olaylar karşısında da pek fena haldedir. Bu durumda anlı şanlı devleti korumanın yolları aranmaya başlanır: Kurtuluş, devletin sistemini ıslah etmekten geçer. Hedef, “Yeni Osmanlı Devleti”dir.  Bu düşünce yüzyılın tılsımlı bir reçetesidir adeta. Süratle yeni düzenlemeler yapılmaya başlanır. Bu düzenlemeler yapılırken yabancı devletler de memnun edilmektedir. Ancak, bütün ıslahatlar, başlayan yabancılaşma sürecinin çeşitli atılımlarından ibaret kalır ve beklenen kurtuluş müjdesi bir türlü gelemez.

 

Asrın ilk yarısında(14 Haziran 1826)  hem de devletin en sıkışık olduğu anlarda Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılır, bu durum Devlet-i Âl-i Osman için trajik bir olaydır. Bu sırada Ocak’la birlikte anlı şanlı mehterin de sesi kesiliverir.

 

Ardından, ıslahatlarla, fermanlarla güya hayırlı düzenlemeler yapılarak devletin ve sosyal hayatın bütün kapıları Batı’ya açılır. Açılan bu kapıdan rahatlıkla içeri giren batılı güçlerin müdahaleleri ürkütücü ölçüde artar.  Bu sırada Osmanlı devletinin eli kalem tutanları, okuyup yazanları mucizevi kurtuluşu Meşrutiyet fikrinde bulmaktadır. Onlara göre, Meşrutiyet gelecek ve bu coğrafyada yaşayan bütün unsurlar, hürriyet, eşitlik ve kardeşlik türkülerini birlikte söyleyecektir. İşte bu hayaller, bu rüyalar ne yazık ki mutlu sonla bitmez ve yirminci yüzyılda ayaklanmalar ve bağımsızlık arayışları son sürat devam eder.

 

Bu dönemde meydana gelen olayları bırakın yaşamayı okurken bile şaşkınlık içinde kalırsınız. Nasıl, neden, niçin gibisinden birçok soru sözcüğünü art arda sıralar,  sebep-sonuç cümleleri oluşturmaktan kurtulamazsınız. Aklınıza, tarihe geçmiş o meşhur söz gelir: Üç yüz senedir, siz dışarıdan, biz içeriden, Osmanlı’yı yıkamadık!”

Evet, bu sözün hikâyesi de şöyledir:  Keçecizade Fuat Paşa,  Sultan Abdülaziz’in meşhur Paris gezisine Dışişleri Bakanı olarak katılıyor…

Yarı resmi bir toplantıda Fransa İmparatoru III. Napolyon, Fuat Paşa’ya istediklerini sıralıyor:

“Süveyş Kanalı açılmalı, Girit, Osmanlılardan alınıp Yunanistan’a verilmeli, Kudüs’teki kutsal yerlerden Katoliklere ait olanların yönetimi Fransızlarda olmalı”...

İmparator, Osmanlı Devleti’nin bunlara kolay kolay razı olmayacağını bildiği için de aba altından sopa gösteriyor:

“Zaten bu sorunlar sizin için büyük bir dert... Yorgun omuzlarınızdan bunları atıp hafifleyiniz...”

Buna karşılık Fuat Paşa gülümsüyor ve hiç istifini bozmadan cevap veriyor:

“Biz hâlâ çok güçlüyüz Haşmetmeab. Tehditlere boyun eğmeyiz.”

İmparator bir kahkahadan sonra:

“Yapmayın” diyor, “devletinizin ne kadar zayıfladığını bütün dünya biliyor.”

Yani “Sizi vururuz” demeye getiriyor.

Bu tehdit karşısında, Fuat Paşa’nın verdiği şu cevap tarihe geçiyor:

“Haşmetmeab, siz, bendenize, başka bir devlet gösterebilir misiniz ki, üç yüz senedir, siz (yani dış devletler) dışarıdan, biz (yani hainler) içeriden devamlı tahribine direnebilmiş olsun! Evet, üç yüz senedir, siz dışarıdan, biz içeriden, Osmanlı’yı yıkamadık!”

 

Evet, dinlediniz hikâyeyi ve o meşhur sözü hatırladınız. “Yıkamadık “dedikleri Osmanlı, aslında çoktan terki hayat etmiş de biz işin farkına bir türlü varamamışız o dönemde… Ee, ne demişler perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Yani bugün , 19. Asrın olaylarını hatırlayanlar 21.Asrın ufkumuzdaki rengini görmek zorundadır. Bu renk hiç de parlak değildir, hiç de iç açı değildir. Dünkü hastalığımız korkuyorum ki yeniden nüksetmekte ve bizi amansız dertlere sürüklemekte. Peki, çare nedir? Çare, imanlı, inançlı, milliyetperver, atasını sayan, soyuna sahip çıkan kendini yenilemeyi bilen aydınlık kafalı, ilim irfan sahibi insanların ve kadroların iş başına gelmesidir. 

 

Çok kısa bir şekilde özetleyerek anlatmaya çalıştığım hikâyemizin 19.Asırdaki önemli simalarından biri şüphesiz Ziya Paşa’dır.

 

Tanzimat döneminin ve edebiyatının çok yönlü kalemlerinden biri olan Ziya Paşa İstanbul’da,1829’da Kandilli’de doğdu. Asıl adı Abdülhamid Ziyaüddin’dir. Babası Galata gümrüğünde kâtiplik yapan Feridüddün Efendi, annesi ise Itır Hanım’dır.

 

İlköğrenimine Kandilli’de başlayan ardından “Mekteb-i Edebiye’de okuyan şairimiz. Burada Arapça ve Farsça öğrendi. 1845’te Bâbıâli’de çalışmaya başladı. Çok genç yaşlarda Sadarette(Başbakanlık) kâtiplik yapması ona edebiyat sahasında kendini geliştirme fırsatı vermişti. Bu şansı iyi değerlendiren şairimiz Ziya Bey, devrin bazı Divan şairleriyle tanışmış, onların edebiyat sohbetlerinde bulunmuştur. 1854yılında,Büyük(Koca) Mustafa Reşit Paşa’nın yardımıyla beşinci kâtip olarak Saray’a alınmıştır. Saray ona batı kültürün kapılarını açmıştır. Fransızcayı bu yıllarda öğrenen Ziya Bey Engisizyon Tarihi çevirisini de burada çalışırken yapmıştır.

 

Kısacası her şey Ziya Bey’in istediği gibi gitmişti. Kısa zamanda zirveye yaklaşmış, yıldızı parlamıştı. Ancak Reşit Paşa’nın vefatı üzerine Ziya Bey’in rahatı bozulmuştur. Öyle çok bozulmuştur ki Reşit Paşa için yazdığı  Mersiye’deki beyitleri incelediğimizde şairimizin feleğe olan kırgınlığını, hatta kızgınlığını çok açık seçik görebiliriz. Birçok beyitte “Feleğe yuh olsun ki… diye başlıyor ve Reşit Paşa gibi birinin terki dünya etmesinin doğurduğu olumsuz durumları bir bir sıralıyor; mesela,  (33.beyit)

                Sipihre  yuf ki o mihr-i münevver etti uful

                Cihana şamil iken iltima-ı asarı

 

(Feleğe yuh olsun ki eserlerinin parıltıları bütün dünyayı kaplamışken o parlak, aydınlık güneş bu dünyadan göçüp gitti.)

 

Yine bir başka beyitte (43. Beyitte)

           Hüner- veranı yetim etti ol sühan-pira

            Sühan-ı varanı garip etti ol hüner-perver

 

(O güzel sözlü hünerlileri yetim bıraktı, hüneri koruyan, hünerin değerini bilen (M.Reşit Paşa) güzel konuşanları garip etti.)

 

Evet,Mustafa Reşit Paşa’dan sonra  sadrazamlığa getirilen  Ali Paşa’yla bir türlü anlaşamayan, hatta kendisini ondan üstün gören şairimiz, Sultan Abdülaziz’i ondan soğutmanın yolarını aramış; Ali Paşa’nın yerine Fuat Paşa’nın getirilmesine sevinmişse de bir süre sonra bu sadrazamla da anlaşamamış. Kapıldığı yükselme hırsına mağlup olarak muhtemelen Ali ve Fuat Paşaların müşterek hareket etmesi sonucunda saraydan çıkarılmıştır.

 

Bunun üzerine, sırasıyla Zaptiye Müsteşarlığı, Atina elçiliği, Yunanistan’daki ihtilal dolayısıyla buraya gitmek istemeyince, “Paşa” unvanı ile Kıbrıs mutasarrıflığına (valilik, kaymakamlık gibi bir görev) tayini uygun görüldü. Ne var ki Kıbrıs’ın havası Ziya Paşa’ya pek iyi gelmedi, bir çocuğu orada öldü, kendisi hastalandı. Bunu üzerine saraya başvurarak İstanbul’a dönmek istediğini bildirdi. Meclis-i Vâlâ üyeliğine getirildi. Ancak sadrazam Ali Paşa’yla yine sürtüşünce önce Amasya, sonra Canik mutasarrıflığına görevlendirildi.1865’te yeniden Meclis-i Vâlâ üyeliğine getirilince İstanbul’a döndü.

Bu yıllarda Muhbir gazetesinde yazdığı yazılarda devleti yönetenlere ağır eleştirilerde bulunuyordu. Tabii Paşa’nın bu davranışlarını Sadrazam Ali Paşa karşılıksız bırakmamış onu yeniden Kıbrıs’a mutasarrıf olarak tayin etmişti. Ziya Paşa bu görevi kabul etmeyip istifasını vermiş ve ardından da kendisi gibi Meşrutiyet yanlısı genç arkadaşı Namık Kemal’le birlikte Avrupa’ya firar etmiştir.(17 Mayıs 1867)

 

Bu kaçışın arkasındaki mali güç Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa’dır.([2]) Avrupa’da faaliyet gösteren Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyeleri Türkiye’de Meşruti bir idare kurulmasını, kanunların geçerli olduğu bir yapının işlerlik kazanmasını istiyordu.

Ziya Paşa’yla Namık Kemal’in Paris serüveni Sultan Abdülaziz’in Fransa seyahati dolayısıyla ancak bir ay sürer. Fransız hükümetinin isteğiyle Londra ‘ya geçmek zorunda kalırlar. Londra’da (1868)Hürriyet Gazetesini 64. Sayıya kadar birlikte çıkarırlar. Ancak aralarında çıkan anlaşmazlık üzerine gazeteyi bir süre Paris’te bir süre de Cenevre’de tek başına 100.sayıya kadar çıkaran Ziya Paşa, 1871’de Ali Paşa’nın ölmesi üzerine, ilk memuriyet hayatında tanıdığı, yeni sadrazam Mahmut Nedim Paşa’nın gayretiyle İstanbul’a döner.

 

 

1872 Mart’ında İcra Cemiyeti reisliğine getirilir. Bir süre sonra Mahmut Nedim Paşa’nın idare şeklinden hoşlanmayan ve araları bozulan Ziya Paşa, yakın dostlarına Ali Paşa’nın kabrine gidip başucunda “Ali beni affet!” dediğini çekinmeden anlatır.

Ziya Paşa için işler yine bir ters, bir düz gitmektedir. Kısa zaman sonra Sadrazamlığa Mütercim Rüştü Paşa getirilince Ziya Paşa Danıştay üyesi olur. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilip V.Murat’ın tahta çıkışı ile Saray başkâtipliğine getirilir(1876) Ancak Sadrazam Rüştü Paşa’yla Namık Kemal ve arkadaşlarının sürgünden geri dönmeleri konusunda ters düşünce görevinden azledilir.

Sultan II.Abdülhamit’in tahta  çıkması ile yıldızı yeniden parlar gibi olur; fakat bu parlaklığın ömrü kısa sürer. Yeniden İstanbul’dan uzaklaştırılır.1877’de Suriye valiliği uygun görülse de Konya’ya tayin edilir; oradan da Adana valiliğine getirilir yıl 1878’dir.  Ziya Paşa artık eskisi kadar mücadele edecek güce sahip değildir. Hastalığı da nüksetmiştir.51 yıllık ömrün son durağı Adana olmuştur, tarih 17.Mayıs.1880

 

 

Edebî Kişiliği: Tanzimat edebiyatının önemli kalemleri Şinasi ve Namık Kemal gibi Ziya Paşa da Türk edebiyatının yenileşmesinde ve değişmesinde emeği geçenleri başında gelir.

 

Tanzimat edebiyatının hemen hemen bütün özelliklerini kendi sanatında toplayan şair ve yazar Ziya Paşa şekil ve dil bakımından Divan Edebiyatının bir devamıdır. Gerçi böyle olması da gayet doğaldır. Çünkü asırlarca Divan tarzı söyleyişe alışmış bir çevrede yeni fikirleri farklı bir dil ve şekille sunmak pek de doğru bir yöntem değildir. Bir başka deyişle Ziya Paşa, Tanzimat edebiyatının karakteristik özelliği olan Doğu ile Batı kültür dünyası arasında kesin tavır belirleyemeyen, ikili bir anlayış içinde dönüp duran fikir ve edebiyat adamının en somut örneğidir.

 

 Ahmet Hamdi Tanpınar XIX. Asır Türk Edebiyatı eserinde Ziya Paşa’yı şöyle anlatır: ”İşte zeki ve girgin bir saray adamı, hürriyet âşığı, sırasına göre rind ve kalender; fakat daima muhteris ve zengin bir hayata düşkün, yaratılıştan büyük bir devlet adamı edalı, erişmek için çırpınan, fakat ikbalin eteğini tutmakta beceriksiz gizli meramlı, fakat açık sözlü, sabırsız, zalim, fakat aynı zamanda vefalı ve insanları affetmeye daima hazır, hülasa mizacıyla, ihtirasları ve fikirleri arasında perişan bir velveleli ömür sahibi…” (s.309)

 

İlk şöhretini (1859)  ‘Terci-i Bend’ adlı eseriyle kazanan Ziya Paşa bu eserinde, dünya ve kâinat yaratılmışların kaderi; kuvvetli ile zayıfın alın yazıları, insan düşüncesinin sırrına eremediği yaratılış problemleri gibi mevzular manzumede çok güçlü bir şekilde işlenmiştir. 10’ar beyitlik 12 bentten meydana gelen bu eser Türk tefekkür edebiyatın kilometre taşlarından biridir.

Terci-i Bent’ten örnekler:

                                       I

              Bu kârgâh-ı sun' aceb dershânedir,

              Her nakş bir kitâb-ı ledünden nişânedir.

(Çeşitli eserlerin vücuda getirildiği kâinat hayret edilecek bir dershanedir, [Kâinattaki] Her nakış bir ledün (Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim) kitabından işarettir.)

                       

               Yârab! Nedir bu keşmekeş-i derd-i ihtiyâç?

             İnsanın ihtiyâcı ki bir lokma nân’edir.

 

(Allahım! Nedir bu ihtiyaç derdi çekişmesi? Ki insanın ihtiyacı bir lokma ekmektir..)

                                    VII

             Yarab nedir bu dehrde her merd-i zü-fünûn   

             Olmaz bela-yı akl ile aramdan masun     

(Ya rab, bu dünyada her bilgi sahibi insan, aklıyla hareket etmesinin belası ile neden huzurdan uzak kalmıştır?)

 

Ziya Paşa Terkib-i Bent’inde ise yaşanılan hayatın felsefesini yapmaktadır. Her biri 10 beyitten oluşan ve 12 bentten meydana gelen bu eserde sosyal hayatın garipsenen yaşama biçimlerini, insanların kudretlerini ve zaaflarını kendine has bir üslupla dile getirmiştir.1870’de İsviçre’de yazdığı bu eserinde hicivdeki ustalığını mısralarda o kadar güzel yansıtmıştır ki her bir sözü toplumda atasözü derecesinde kabul görmüştür. Öyle zannediyorum ki hiçbir zaman eskimeyecek olan bu sözler şu an, tam da içinde bulunduğumuz dünyayı anlatır.

                                             I

                 İç bâde, güzel sev var ise akl ü şu'ûrun,

                 Dünyâ var imiş, yâ ki yoğ olmuş ne umurun!

 

                                            V

                 Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim,

                 Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde.

(Nice müneccim, falcı gökte ilginç yıldızları arar. Lakin gafleti yüzünden, yolunun üstündeki kuyuyu bile göremez.)

 

                 Onlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât,

                Bin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde.

(Onlar ki boş konuşmalarla dünyaya düzen verdim sanırlar. Lakin bin türlü tembellik, umursamazlık bulunur şahıslarında.)

              

                Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,

                Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

(Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz. Kişinin aklının büyüklüğü ancak yarattığı eserlerde görünür.)

 

                                            VI

              Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-i fenâdan

             Başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan

(Faniliğin kan dolu çeşmesinden bir yudum içen, bir daha başını belâ yağmurlarından kurtaramaz.)

            

            

             “Bibaht olanın bağrına bir katresi düşmez

             Baran yerine dürr ü güher yağsa semadan”

(Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olanın bahçesine bir damlası bile düşmez.)

 

                                       IX

             Allah'a sığın sahs-ı halîmin gazabından;

             Zîrâ yumuşak huylu atın çiftesi pekdir.

 (Yumuşak huylu kişinin gazabından Allah'a sığın; çünkü yumuşak huylu atın çiftesi sert olur.)

           

             

             Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma?

            Zer-dûz palan vursan eşek yine eşekdir!

(Üniforma, soyu sopu kötü olana yücelik verir mi? Sırmalı altın semer vursan eşek yine eşektir.)

            

              Milyonla çalan mesned-i izzetde ser-efrâz,

             Bir kaç kuruşu mürtekibin câyı kürekdir.

(Milyonla çalanlar yüksek makamlarda başı dik oturur; birkaç kuruşu çalanın yeri de kürek cezasıdır.) 

 

Ziya Paşa’nın fikri ve siyasi yazılarında hür düşüncenin izlerini görmek pek kolaydır. Özellikle Avrupa’da bulunduğu sıralarda Hürriyet gazetesinde kaleme aldığı yazılarda hak, adalet, kanun ve eşitlik gibi kavramların yanında “meşrutiyet” fikrini öne çıkarması dikkat çekicidir. Gene “Hürriyet” gazetesinde yayımladığı “Şiir ve İnşa” adlı makalesi Türk edebiyatı üzerine yaptığı esaslı bir değerlendirmedir. Bu yazısında dilde milli kaynakların ve sadeliğin savunucusu olan Ziya Paşa bu görüşlerini sonuna kadar götürememiş hazırlamış olduğu üç ciltlik Harabat isimli antolojinin mukaddimesinde kendiyle tezat duruma düşmüştür. Divan şairlerini ve divan edebiyatının dilini göklere çıkartırken Halk şiirini ve şairlerini yerden yere vurmuştur.

 

Bazen Batı’nın Doğu’ya karşı elde ettiği üstünlüğü hiç çekinmeden dile getirirken memleketi idare eden iktidarı da cesurca tenkit ediyor; bazen de milli ve dini değerlerden uzaklaşmanın çok garip bir durum olduğunu haykırıyordu.

Mesela, bir gazelinde:

          Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm

          Dolaştım mülk-i İslâmı bütün virâneler gördüm.

 

(Müslüman olmayan ülkeleri gezdim, şehirler, gösterişli yapılar gördüm. İslam ülkelerini dolaştım, hep harabeler gördüm.)

 

           Bulundum ben dahi dar-üş-şifa-yı Bab-ı Âli'de

           Felatun'u beğenmez anda çok divâneler gördüm.

 

(Ben Babıali’nin iyileştiren kapısında da bulundum. Orada Eflâtun’u beğenmeyen birçok kendini bilmezler gördüm.)

 

         Cihan namındaki bir maktel-i âma yolum düştü

         Hükümet derler anda bir nice salhaneler gördüm.

 

(Dünya adındaki toplu ölümlerin yapıldığı yere yolum düştü. Hükümet derler, orada nice kesim yerleri gördüm.)

 

           Ziya değmez humarı keyfine meyhane-i dehrin

           Bu işretgâh'ta ben çok durmadım ammâ neler gördüm.

 

(Ziya, bu dünya denilen meyhanenin sarhoşluğunun baş ağrısı verdiği keyfe değmez. Bu meyhanede ben çok durmadım ama neler gördüm, neler gördüm.)

derken

       Terkib-i Bent’inin 10. bendinde

               İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakkî,

               Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı.

(İslam, devletin ilerlemesine ayak bağı oluyormuş! Önceden böyle bir söylenti yoktu, yeni çıktı!)

             

              Milliyyeti nisyân ederek her işimizde,

              Efkâr-ı Frenk'e tebâ'iyyet yeni çıktı.

(Her işimizde milliyetimizi unutarak, inkâr ederek Avrupalılara uyma modası yeni çıktı.)

             

             Eyvâh, bu bâzîçede bizler yine yandık!..

             Zîrâ ki ziyân ortada, bilmem ne kazandık!..

(Eyvah, bu oyunda bizler yine yandık! Zararımız ortada, bilmem ki ne kazandık!..) diyordu.

 

Bu da gösteriyor ki Batı’nın ve Batı medeniyetin etkisinin gittikçe arttığı bir dönemde yaşayan Tanzimat şairleri dini ve milli değerlere gereken önemi vermişlerdir. Ziya Paşa’nın Na’t-ı Şerif’i, Münâcât’ı, Terkib-i ve Terci-i Bentlerindeki beyitleri, Şinasi’nin Münâcât’ı, İlahisi, Tahmid([3]) ve Tehili([4]) şiirleri, Namık Kemal’in Gazelleri örnek gösterilebilir.

 

Nihat Sami Banarlı’ya göre, Tanzimat döneminin bu kudretli kalemi siyasi ve edebi iki hayat yaşamış ve zaman zaman bu iki hayatı birleştirmek hatasına düşmüş olmasına rağmen Avrupa’yı tanıdıktan sonra, Türk edebiyatının ve Türk sosyal hayatının yenileşmesi yolunda büyük gayret sarf etmiştir.

 

Eserleri:  Ziya Paşa’nın şöhreti şiirleridir. Buna rağmen kendisi şiirlerini bir kitapta toplamamıştır. Damadı Hamdi Paşa, onun vefatından sonra şiirlerini Eş’ar’ı Ziya adıyla yayınlamıştır(1881). Daha sonra bu kitap, Süleyman Nazif tarafından Külliyat-ı Ziya Paşa adıyla (1924) yeniden basılmıştır.

 

Ziya Paşa’ya haklı şöhret sağlayan iki büyük manzumesi, eserleri arasında ciddi bir yer tutar. Avrupa’ya gitmeden önce yazdığı Terci-i Bent’i ve Avrupa’dayken yazdığı Terkib-i Bent’idir.

 

Ziya Paşa’nın bir diğer tanınmış eseri Zafername’dir. Paris’teyken Sadrazam Ali Paşa’yı yermek için kaleme aldığı bu eser, üç bölümden oluşur. Birinci bölüm 66 beyitlik kaside, ikinci bölüm bizzat şairi tarafından yapılan tahmis([5]) üçüncü bölüm de nesirle yazılmış şerh’idir.([6])

 

1874’te Harabat adlı üç ciltlik Divan Edebiyatı Antolojisi; Türk edebiyatının ilk antoloji eseridir; Türk, Arap ve Fars edebiyatından seçme şiirlerin yer aldığı bir divan şiiri antolojisidir; ayrıca yazar bu eserin başına bir önsöz koyarak “Şiir ve İnşa” makalesindeki düşüncesini değiştirerek gerçek edebiyatın Divan edebiyatı olduğunu savunmuştur. Daha önce “Şiir ve İnşa” da Divan şiirinin bizim şiirimiz olmadığını, asıl şiirimizin halk şiiri olduğunu söyleyen şair, eski şiir geleneğini sürdürmüş, Harabat ’ta âşık şiirini eleştirmiştir.

 

Harabat Mukaddimesi: Harabat’ ın önsözü olan bu makale, bizde ilk edebiyat tarihi taslağı sayılır. Ziya Paşa’nın burada verdiği hükümlerin yanlış ve eksik tarafları, bilgi hataları ilk önce Namık Kemal’in hücumlarına uğramıştır. Bu nedenle de Namık Kemâl’in “Tahrib-i Harâbât” ve “Takip” adlı eserlerindeki ağır eleştirilere hedef olmuştur.

 

Veraset Mektupları1868’de yazılan mektupların veraset kanunundan mağdur olan Mustafa Fazıl Paşa’nın hukukunu korumak üzere kaleme alındığı bilinmektedir.

 

Endülüs Tarihi(1863), Ziya Paşa’nın ilk tercüme çalışmasıdır. Viardot’tan çevirdiği bu eserde süslü, sanatlı bir nesir dili hâkimdir.

 

Engizisyon Tarihi(1863) Ziya Paşa’nın Lavelèe ile Chèuel’den çevirdiği bu eser, Endülüs Tarihi’ne nispetle daha sadedir. İspanya’da Engizisyon Mahkemelerinin durumu ele alınarak özellikle Musevilere yapılan baskılar, zulümler anlatılır.

 

Emile, Ziya Paşa’nı Rousseau’dan Türkçeye çevirdiği bu eser, en önemli tercümeleri arasındadır. Ayrıca Telemak adlı çevirisi de çok başarılı olduğu eserlerinden biridir.

 

Defter-i A’mâladlı eseri ise sade bir lisanla yazılmış çocukluk hatıralarıdır.

 

Arz-ı Hâl(1868), Ziya Paşa’nın Londra’dayken Abdülaziz’e takdim ettiği rivayet edilen bir dilekçedir. 72 sayfadan meydana gelen bu eserle Paşa, başından geçenleri hayat hikâyesinde anlatmıştır.

 

Ziya Paşa’nın hayatı, edebi kişiliği ve eserleri ile ilgili kısa bilgiler vererek konuşmamızın sonuna geldik; bu bölümde Paşa’nın bir başka eserini ya da rüyasını size anlatmaya çalışacağım ki bu eser

aynı zamanda bu yazıya başlık olan 1868’ de Londra‘da kaleme aldığı Rüya’dır. Rüya, eski edebiyatımızdaki Hab-namel’er tarzında bir eserdir. Ziya Paşa’nın Londra’da bir parkta uyurken düşünde gördüğü Sultan Abdülaziz ile memleket işlerine dair uzun bir sohbet şeklinde yazılmıştır.

 

“Dün Cuma günü sabahleyin, aldığım gazeteleri ve mektupları okudum. Bunlarda, Doğu’daki durumlarla ilgili birçok üzücü haber gördüm. Canım pek sıkıldı. İçimi bir endişe de kapladı. Belki eğlenirim diyerek, yemekten sonra kalktım. Kendi kendime düşünerek, “Harms-wort” parkına girdim. Ve suyun kenarına konulmuş kanepelerden birine oturdum. Elimi şakağıma dayayıp, bazen suya ve bazen de her zaman bahar yeşilliği olan çimenliğe, ibret ve hayret gözü ile bakarak ve zihnimde vatanın uğradığı sıkıntı dolu durumları tasavvur eden düşüncelere daldım.” diyerek görmeye başladığı rüyasında başından geçenleri bir bir sıraladıktan sonra,

 “ …nihayet İstanbul’un şimdiki hâli gözümün önüne geldi. Kendi kendime dedim ki: Yarabbi bu nasıl bir durumdur?Bu Osmanlı Devleti’nin ne suçu var ki bu sıkıntılara, belâlara uğrar; bu millet hangi suçun sahibidir ki, bu eziyetlere, felâketlere uğramıştır? Bu Padişah, hangi sebebe bağlı olarak düşüncesini ve ahlâkını değiştirdi?

Sultan Abdülaziz Han, tahta çıktığı sırada, devletine ve milletine karşı çalışkan, hamiyetli, dirayetli, otoriter bir padişah idi. Bütün dünya kendisine dost, yenilikçi ve imdada koşan, Allah’ın yardımına mazhar olmuş, ulaşmış bir kimse gözüyle bakıp, taparcasına bağlanırdı. Şimdi neden bu düşünceler değişti? Yarabbi, bütün bunların sırrı ve hikmeti nedir?

 

İşte ben bu hayâller ile uğraşırken gözümün Önünde duran küçük dere yavaş yavaş genişleyip, büyüyerek bir başka şekle girmeye, değişmeye ve suyun iki tarafında muntazam dikilmiş olan yüksek ağaçlar da heybetini değiştirerek, yalı ve bahçe şekline girmeye başladılar. Ben, bu gariplikler gösteren değişikliği seyrederek, acaba burası neresi olacak derken, Boğaziçi meydana çıktı. Önce Beşiktaş’taki Padişah Sarayı’nı gördüm. Ve bilmem nasılsa içine girdim. Her tarafını zihnen çok iyi bildiğim ve aklımda tuttuğum Saray’da kimseyle karşılaşmayarak, büyük merdivenden yukarıya çıktım. Yavaş yavaş sofada gezinip, acaba Padişah: buralarda mıdır, diye hayran hayran etrafa bakınırken, meğer Padişah Hazretleri bahçe üstündeki odada imiş. Çıktı ve beni görünce işaret edip, yanma çağırdı. Koşup gittim.”

 

Yazı böyle devam eder. Hayali olmasına rağmen röportaj, mülakat türünün ilk örneği sayılan bu eserin konusu Ziya Paşa’nın Sadrazam Ali Paşa’yla olan ve bitip tükenmeyi bilmeyen kavgası ve Sultan Abdülaziz’le yaptığı görüşmedir.

Bu mülakat sırasında padişaha, Yeni Osmanlılar Cemiyetinin maksadını, memleketi kurtarmak için meşruti idarenin gerekliğini, memleketin önemli bölgelerinde faaliyet gösteren ve halkı kandıran casuslarla dolu olduğunu anlatır. Avrupalıların Türkiye’ye Hasta Adam gözüyle baktıklarını fakat bu hastanın topraklarını Rusya’ya kaptırmamak için onun bir ceset dahi olsa yerinde kalması gerektiğine inandıklarını açıklar. Bu arada Girid ve Mısır meselesinin aleyhimize sonuçlanmasının sebebi Ali Paşa’nın kötü idaresi olduğunu söylemeyi de ihmal etmez.

 

Neticede hükümdarla anlaşan Ziya Paşa, Ali Paşa’yı sadaretten indirir ve Kıbrıs Valiliğine tayinine dair bir ferman alır. Sonra gidip Ali Paşa’yı Kıbrıs’a gidecek bir vapura bindirir. Ondan aldığı sadaret mührünü Padişaha getirip verirken parkın bekçileri tarafından uyandırılır. 

 

Evet, görüldüğü gibi rüyasında bile istediğini gerçekleştiremeyen Ziya Paşa, edebiyat tarihimize şahsi ihtirasları ile kalemi arasında gidip gelen Tanzimat döneminin en önemli simalarında biri olarak geçmiştir. İnişli çıkışlı, sıkıntılı bir ömrün sonunda bizlere bıraktığı ve bizlerden de gelecek nesillere ulaşacağından hiç şüphe etmediğim, atasözü derecesinde önemli beyitleriyle Ziya Paşa anılmaya devam edecektir.

 

Paşa, en ünlü şiirlerinden biri olan Terkib-i Bendin 9. Bendinde insanoğluna bir hoca, bir öğretmen ya da bir filozof edasıyla öyle güzel dersler vermektedir ki bunlardan bazılarını zikretmeden son noktayı koymak pek de güzel olmayacaktır. Mesela: 

 

Pek rengine aldanma felek eski felekdir,

Zîrâ feleğin meşreb-i nâ-sâzı dönekdir.

 

Dünyanın rengine pek aldanma, dünya yine eski dünyadır,

Çünkü dünyanın uygunsuz tabiatı dönektir.

 

Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdîr,

Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötekdir.

 

Nasihat ile yola gelmeyeni azarlamak gerekir,

Azar ile uslanmayanın [ise] hakkı dayaktır.

 

Nâ-dânlar eder sohbet-i nâ-dânla telezzüz,

Dîvânelerin hem-demi dîvâne gerekdir.

 

Cahiller cahillerin sohbetinden zevk alır,

Çılgınların yakın arkadaşlarının da çılgın olması gerekir.

 

 Afv ile mübeşşer midir ashâb-ı merâtib?

Kânûn-ı cezâ âcize mi hâs demekdir?

 

Makam mevki sahibi olanlar af ile müjdelenmişler midir,

Ceza kanunu aciz olanlara mı mahsustur?

 

Milyonla çalan mesned-i izzetde ser-efrâz,

Bir kaç guruşu mürtekibin câyı kürekdir.

 

Milyonla çalan yüksek makamda başı dik dolaşır[ken]

Birkaç kuruşu zimmetine geçirenin cezası kürek mahkûmu olmaktır.

 

Îmân ile dîn akçedir erbâb-ı gınâda,

Nâmûs u hamiyyet sözü kaldı fukarâda.

 

İnanç ve din zenginlerde akçe oldu,

Namus ve hamiyyet [namusu korumak için gösterilen gayret] sözü fakirlerde kaldı.

 

 

Evet, son söz yine Ziya Paşa’nın bir beytiyle olmalıdır diyerek, kapanışı yapıyoruz.

 

 “Bir gün gelecek sen de perişan olacaksın

 Ey gonca bu cemiyeti her dem mi sanırsın.”

                                                                                                                            

                                                                                                                                             

                                                                                                            Adana   17.05.2015

 

 

KAYNAKÇA: F. Abdullah TANSEL, Tanzimat Devri Edebiyatı Dini Şiirler, T.T. Kurumu Basımevi, Ank. 1962

                      Büyük Türk Klasikleri, Ötüken-Söğüt yayınları, cilt 8. s.341-364

                      N. Sami BANARLI, Türk Edebiyatı Tarihi, cilt 2. s.858-878

                      A. Hamdi TANPINAR, 19.Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitapevi,İst.1976 s.301-341

                      Ahmet KABAKLI, Türk Edebiyatı, Türkiye Yayınevi cilt 2.s.585-598,İst.1968

 

 

 


[1] 93 Harbi” diye anılan 1877-78 Moskof Harbi’nde Rumeli’deki Müslüman kardeşlerimizin başına gelenleri bizzat yaşamış olan Zağra Müftüsü Hüseyin Râci Efendi

[2] Kavalalı Mehmet Ali Paşa zamanında Sultan Abdülmecid’in fermanı ile Mısır Hidivliği Mehmet Ali Paşa ailesinin en büyük ve en reşid evladına intikal edecekti. Ancak Sultan Abdülaziz zamanında Hidiv İsmail Paşa İstanbul Hükümetiyle anlaşarak sadece kendi çocuklarının Hidiv olabilmesini sağlayan bir ferman almayı başarmıştır. Bu fermana karşı çıkıp itiraz eden kardeşi Mustafa Fazıl Paşa durumu değiştiremeyince Paris’e gidip haklarını oradan istemek yolunu seçti.  Bu yol onu Osmanlı devletinde rejimi değiştirmek için uğraşan Yeni Osmanlılar Cemiyetinin üyeleriyle buluşturur. Onlar da firaridirler. Mısır’dan Paris’e servetini de getiren Mısır Prensi Mustafa Fazıl Paşa Yeni Osmanlılara ciddi yardımlar yapmıştır.

[3]Hamdetmek.

[4]İslamiyetin tevhid akidesini hülasa eden, ancak bir İlah bulunduğunu, Onun da ancak ve ancak Allah (C.C.) olduğunu ifade eden "Lailahe illallah" sözünü tekrar etmek.

[5]Divan edebiyatında bir gazelin ya da kasidenin her beytinin başına üç dize katılması durumu, beşleme.

[6]Bir yazı ya da konuşmayı kolay anlaşılması için açıklama

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


ATİLLA İLHAN
Salı, 31 Mayıs 2022
...
TÜRK BAYRAMI: NEVRUZ
Salı, 29 Mart 2022
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

84 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi