Sayın Cumhurbaşkanımız bu yılın 23 Nisan’ında İstanbul Çamlıca Tepesi’ndeki bayrak direği açılış törenlerinde yaptığı konuşmada; “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır. Ben bunları hep şuna benzetiyorum. Arsa var, arazi var, araziyi arsaya dönüştürmek için belli bedel ödemek gerekiyor. Aksi takdirde arazinin hiçbir anlamı yok” dedi.

“Vatan” gibi ömrümüz boyunca kutsal bir anlam yüklediğimiz kavram ile arazi ve arsa sözcüklerinin birlikte anılması ve bu kutsal kavramın kendilerince araziden daha kıymetli olan “arsa” kavramı ile özdeşleştirilmesi, tartışmaya açık bir söylemdir.

Bu kavramlardan arazi, “Yeryüzü parçası, toprak, yer” anlamındadır. Tapu belgelerinde de görebileceğiniz gibi arazinin tarla, bağ, bahçe, orman vb. bir de vasfı vardır. Belediyeler imara açtığı belli bir bölgede yol, okul, park gibi kamusal alanlar için tüm arazilerin bir kısmını alarak, kalanını sahipleri adına arsaya dönüştürürler. Böylece bir bedel ödemeksizin, alan olarak azalmasına rağmen arazinizden onlarca kat daha değerli arsaya sahip olursunuz. Arsa sözcüğünün anlamı ise; “Üzerine yapı yapılmak için ayrılmış yer” dir. Arsanın üzerine ne tür bir yapı yapılacağı ise “imar plânı” nında belirtilir.

Sayın Cumhurbaşkanımız “vatan”ı belediyecilik geçmişi nedeniyle aşina olduğu “arazi” ve “arsa” gibi kavramlar üzerinden açıklamaya çalıştılar ama bir coğrafya parçasının vatan olabilmesi için çok daha başka bir süreçten geçilir. Bu konuyu değerli bilim ve siyaset adamı Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık, “Coğrafya’dan Vatan’a” kitabında anlatır. Vatan üzerine yazı yazmak, her halde en çok bizim türkü sandığımız “Hey on beşli, on beşli/Tokat yolları taşlı” isimli Tokat ağıtındaki on beşlilerden [1899-(hicri-1315) doğumlular] olan yazara yakışırdı. Zira yazar, 16 yaşında Çanakkale Savaşlarına katılan kınalı kuzulardandır. Gazi olmuştur.

Şimdi büyük ölçüde Remzi Oğuz Arık’ın fikirlerine dayanarak coğrafyadan vatana giden süreci özetlemeye çalışalım:

İnsan toplulukları bir coğrafya parçasında yaşamaya başlayınca orasını yurt tutmuş olurlar. (Bu arada yurt kavramının da vatan kavramı yerine kullanılmaması gerektiğini hatırlatmış olalım) Toprağı işlerler, coğrafyaya uygun ürünler elde ederler, hayvanlar yetiştirirler, bu ürünlere dayanan yemekler yaparlar, bir mutfak kültürü oluştururlar. Bu arada coğrafyanın dağında, taşında, ormanında, deresinde, gölünde emek vererek, izler bırakırlar. Tesisler yaparak adeta mühür basarlar. Yakınlarını kaybeder, oraya defnederler. İyi ve kötü zamanlar geçirirler. Coğrafyada tutunabilmek için tabiata karşı savaş verdikleri gibi, kendilerini o coğrafyadan söküp atmak isteyen düşman toplumlarına karşı da savaş verirler, kanlarını dökerler. Acı, tatlı hatıraları oluşur. Bu hatıraların bütününe tarih deriz. Hatıralarını yaşatmak için edebiyat ve müzik kültürü oluştururlar. İşte bundan sonra hatıralarla yüklü ve uğruna bedeller ödenmiş coğrafya vatana dönüşür. Vatanları ile bağları güçlendikçe geleceğe ilişkin tasavvurları oluşur, milli ülküler edinirler.

Vatan kişiyi o derecede kendine bağlar ki tarih boyunca birçok toplumda vatandan uzaklaştırma sayılan “sürgün” cezası, “ölüm” cezasından sonra en ağır ceza sayılmıştır. Yahya Kemal “Eylül sonu” şiirinde bu duyguyu ne güzel işler :  “Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor; Lakin vatandan ayrılışın ıstırabı zor”

Türkler “ordu millet” olarak tanınırlar. O nedenle askerlik hizmeti vatan-vatandaş ilişkisinin en somut göstergesi sayılmış ve ona “vatan hizmeti” demişlerdir. Türkler vatana hizmeti en büyük şeref saymışlar ve davul zurna ile güle oynaya vatan hizmetine koşmuşlardır. Bu kutsal görevin tüm vatandaşlar için eşit bir yükümlülük sayılması ise son derecede önemlidir. O nedenle son zamanlarda uygulanan “bedelli askerlik” ile bu hizmetin yoksul, işsiz ve çaresiz gençlerin omuzuna yıkılması “vatan hizmeti” kavramını zedelemiştir.

Geçmişte Osmanlı’nın vatan hizmeti ve vatan kavramlarını yanlış yorumlaması, onun sonunu hazırlayan birçok sebepten birisi olmuştur. Osmanlı toplumun birçok kesimini ya az bir bedel ile veya bedelsiz olarak askerlikten muaf tutmuştur. Osmanlı gene çarpık bir anlayışla, ordunun gittiği her yeri vatan sanmıştır. Karadeniz’in kuzeyindeki Galiçya, Mısır’ın Süveyş Kanalı veya Hint Okyanusu kıyısındaki Yemen vatan sayılarak Mehmetçik oralarda Falih Rıfkı’nın deyişi ile adeta kumara basılmıştır. Halbuki vatan başka ülkelerin emelleri uğruna savaşılan yerler olmayıp, her bakımdan egemen olduğunuz coğrafyadır.

Çocukken top oynadığınız meydan, yüzdüğünüz dere, gittiğiniz okul, ekmek aldığınız fırın, meyvelerini topladığınız ağaçlar, dedenizin defnedildiği mezarlık ve daha birçok şey, sizde vatanı çağrıştırabilir. Fakat bir belediyenin birkaç defa imarını değiştirebildiği kıytırık bir “arsa” nın “vatan” kavramı ile ilişkilendirilmesi, en iyimser bir ifade ile onu bağlamından koparan ve kutsiyetine gölge düşüren talihsiz bir benzetmedir.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


EKONOMİ VE ANAYASA
Pazartesi, 10 Mayıs 2021
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

704 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi