DR. HALİL ATILGAN’IN UZUN SOLUKLU ÇALIŞMASI: BODRUM HÂKİMİ

Muhsin DURUCAN

 

“Bodrumlular erken biçer ekini
Feleğe kurban mı gittin Bodrum Hâkimi.
Nasıl astın Mefharet Hanım ipe de kendini
Altın makas gümüş bıçak ile doğradılar tenini.”

Uğraştaşım Halil Atılgan’ın BODRUM HÂKİMİ adlı özgün bir yapıt hazırladığı bilgisini internet ortamında edindim. Bodrum Belediyesi Kültür yayınları arasında yerini alan yapıttan edinmek isteğini duydum. Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğüne telefon ettim. Basın Şefi görevini yürüten Selda Öztürk ilgilendi, incelik gösterdi ve göndereğini belirtti.

Birkaç gün sonrada kargoyla ulaştı. Emekleri geçen başta Araştırmacı Yazar Halil Atılgan olmak üzere Bodruma Belediye Başkanı Ahmet Aras’a ve Selda Öztürk’e teşekkür ederim.

Belgesel Tarih Yazarı Dr. Halil Atılgan’ın yazdığı “Bodrum Hâkimi – Bodrum Türküleri ve Oyunları” kitabı, Bodrum Belediyesi ve Belediye Başkanı Ahmet Aras’ın katkılarıyla yayınlanmıştır.

Kuşe renkli kapak içerisinde, 186 sayfalık kitaba bilgi, belge, resim, türküler ve notalarla kaliteye koşut özgünlük kazandırılmıştır. Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras’ın SUNUŞ yazısı ile Dr. Halil Atılgan’ın özenle kaleme aldığı ÖNSÖZ, önemli ölçüde ışık tutmaktadır. Elbette burada anlatılmaz. Önemli olan kitaba dokunmak ve okumak gerekir.

SUNUŞ

Bodrum binlerce yıldır kavimlerin gelip geçtiği, uygarlıkların parlayıp söndüğü önemli bir yaşam alanı olarak zengin bir kültür birikimi oluşturmuştur. Zengin motifleri ile Bodrum halk kültürünü besleyen bu birikim, günümüze kadar uzanan uzun ince bir çizgide, yüreğimizin dili, başımızın sevdalı yeli olarak halk anlatımının önemli bir ögesi olan türkülerimizde yer almıştır.

Sosyal ve kültürel hayatımızın her basamağında önemli görevler üstlenen sazlı ve sözlü anlatımımızın ürünü olan türküler, kendimizi

bulmanın, içimizi dökmenin, sevincimizi, heyecanımızı, hüznümüzü dile getirmenin ve yüreğimizi ortaya koymanın aracı olmuştur.

Türkülerimiz umuttur, hasrettir, vefadır, dostluktur. Yüreğimizde kıvrım kıvrım dolanan ince bir yoldur. Dermandır dermansız kalanlara. Yüreğimizin gurbetinde büyüyen özlem ve hasret çiçeğidir. Bu nedenle türküsüz kalmayı yurtsuz kalmak olarak düşünmüş ve onsuz kendimizi gurbette hissetmişizdir. Kanatsız kaldığımızda kanadımız, kendimizi efkârlı, çaresiz ve yalnız hissettiğimizde tesellimiz olmuştur.

Türküler yaşamın akışı içinde, değişmeyen asıl yanımızı ifade etmişlerdir. Yaşar Kemal’in deyişi ile; “Bizim öykülerimiz, romanlarımız, türkülerimizdir.” Bedri Rahmi’nin dizelerinde ise; “Ana südü gibi candan / ana südü gibi temiz/ tüter dağ dağ, yayla yayla / Köyümüz, köylümüz, memleketimiz ” dir.

Düğünlerimizde halay, haksızlığın, adaletsizliğin karşısında öfkemiz ve isyanımızdır. Sevgiliye yalvarmadır, kayıplarımızın karşısında ağıttır. Sesimizin çıkmadığı yerde sesimiz, nefesimizin kesildiği yerde nefesimizdir. Rumeli’de Sarı Zeybek’tir, Bodrum’da Kerimoğlu’dur. Havasına gelince, “haydi bir zeybek vuralım”dır. Bunun içindir ki zeybek oynanmaz vurulur ve kişiye efe, ezgiye zeybek denir.

Kartalın sarp kayadan düze inişidir. O kol kaldırışları, heybetli halleri, ağır ağır süzülüp yere diz vuruşları “biz efe isek bu toprağın hatırına, bu toprağın aşkına” anlamındadır.

Diz vurup yerden kalkmak, tek ayak üzerinde, kendi ekseninde üç kere dönmek “biz bu toprağın zekâtını verdik de geldik” meydan okumasıdır.

Öyle kol kolla girilip, birbirine sığınıp, kalkılmaz zeybeğe. Sadece sırt sırta gelinir ve sırt vurulur dayanışma için. Çünkü zeybek doğaçlamadır, doğal haldir ve hepsinden önemlisi özgürlüktür. Çünkü kartallar sürü olarak uçmazlar. Efelik tek başına olmayı göze almaktır.

Kuvayı Milliyeci, madalyalı, beratlıdır efeler. Onlar için kimileri “eski bir halkın kalıntısıdır”, “Selçukluların kurduğu eski bir örgüttür.” demiştir; kimilerine göre ise “Osmanlıdırlar”, “Korsandırlar.”  Ama kendilerine sorarsan;

—Bu dağların sahibi kim?

(“Mülkün sahibi Allah; biz kiracıyız” anlamındadır)

—Yiğit kime derler?

—Sözünde durana…

(Derler törelerinde…)

Bedenin yüceliğine değil, gönlün yüceliğine, zenginliğine inanırlar. Zengin   ölen bir efe asla görülmemiştir. Efenin efeliği, hizmetinden bilinir. Bu içindir ki başı sıkıştığında Hızır gibi dostu, sığınacak postu çok olmuştur. Halk onları benimsemiş ve çok sevmiştir.

Ait olduğu toplumun kültürel özelliklerini en çok yansıtan müzik türü, şüphesiz halk müzikleridir. Halkın içinde doğmuş ve gelişmiş olan bu müzik, o toplumun dili, aynası ve kimliği durumundadır.

“Türküler, ayakları bu topraklara basan, bu topraklarla yoğrulmuş insanların canlı tarihidir. Anadolu insanını anlamak için, türkülerini anlamak gereklidir.” Bunun içindir ki Karaova düğününde “Vurma Murat vurma yakışmaz senin şanına” diye söylenirken, Bodrum Hâkimi türküsünde “Bodrumlular erken biçer ekini/ Feleğe kurban mı gittin Bodrum Hâkimi” diye söylenmiştir.

Hayatın kendisidir, her nağmesine bir hayat sardığımız, sakladığımız ömürlerdir.

Anadolu insanı acısını, sevincini, sevgisini türkülerle ifade etmiştir. Beşikte ninni, çocuklukta oyun, askere yâren, sevdalıya tercüman, düğünde neşe, tasada ortak, mezarda ağıt olmuş ve ömür boyu yoldaş etmiştir kendisine. Ne yasak dinlemiş ne de baskıya boyun eğmiştir. İnsan ile yoğrulup bütünleşmiş, özgürlüğün, barışın, hoşgörünün ve sevginin en önemli temel taşlarından birisi olmuştur.

Türküleri sadece birer folklor malzemesi olarak değil, toplumun göstergesi ve anlatım aracı olarak görmek gerekir. Çünkü kökleri oluştuğu toplumun içindedir. Bunun içindir ki, Türk halkının binlerce yıllık kültürel birikimini, yaşantısını, değerlerini yansıtan türküler üzerinde, müzikal ve sosyolojik araştırmaların yapılmasını, öykülerinin derlenmesini son derece önemli buluyoruz.

Halil Atılgan Hoca’mız, “Bodrum Hâkimi Bodrum Türküleri ve Oyunları” kitabında, zengin bir halk müziği repertuarına sahip olan Bodrum yöresini, trajik öyküsü nedeniyle en tanınmışlardan olan “Bodrum Hâkimi” türküsü üzerinden tanımamıza yardımcı oluyor.

Emekli Devlet Türk Halk Müziği Şefi olan hocamızın birikimini ve araştırmalarını bizimle paylaşıyor olmasını önemsiyoruz. Bodrum halk kültürüne ışık tutacağına inandığımız bu çalışmayı, kültür yayınlarımız arasında sizlerle buluşturmak ve paylaşmak istedik. Hocamıza ve kitabının yayına hazırlanmasında emeği geçen herkese elinize sağlık diyorum.

Akşamsefalarımızın, düğünlerimizin, kınalarımızın, asker uğurlamalarının vazgeçilmezleri ve emektarları olan Bodrum halk müziğinin köşe taşları mahalli sanatçılarımızın, saz ve söz üstatlarımızın unutulmamalarını diliyorum. Kaybettiklerimizi rahmetle ve saygı ile anıyorum.

Çalgıcı Hatçe, Çalgıcı Raziye, Topal Ayşe, Hüseyin Şakar, İbrahim Özdemir, İsmail Uslu, Kavalcı Ali Dayı, Kemancı Salih, Mahmut Savaşçı ve oğulları, Mehmet Uslu, Mustafa Bacaksız (Çelik Amca), Osman Nuri Bilgin, Rasim Eriş, Rüştü Gür, Satı Kardeşler, Seha Ergene ve oğulları, Tenekeci Mehmet, Ender Kasal, Sevinç Kasal, Mehmet Karaöz, Erol Köse, Mustafa Ergene, İbrahim Etem Yağcı, Ali Alpaarslan (Aliko), Yüksel Duman, Münir Demir, Sami Öztürk, Hüseyin Avcı, Kazım Bayran, Abidin Asar, Mehmet Yeşilkan, Kannioğlu kardeşler, İbrahim Kesreli üstatlar, iyi ki hayatımıza girdiniz…

Sizlerin ezgileri ile doğduk büyüdük. Sesiniz kulağımızda, ezgileriniz yüreğimizde büyüdü. Derlediniz, bestelediniz, çaldınız, söylediniz. Bize biz olmayı öğrettiniz. Çünkü türkü biziz aslında; en sade, en yalın, en insan halimizle biz. O türkülerinize sinen hüzün, keder, öfke, isyan, sevda, hasret ve umut bizimdir.  Biz olarak, türkü tadında bir hayat kurmak umuduyla türkülerle kalalım.

            Ahmet Aras
Bodrum Belediye Başkanı

*

ÖNSÖZ

1965 yılında Düziçi İlköğretmen Okulundan yeni mezun olmuş çiçeği burnunda bir öğretmendim. Tayinim Kastamonu ilinin Azdavay ilçesinin Çengel köyüne çıkmıştı. 27 Temmuz’da göreve başladım. Çengel Adana’ya oldukça uzaktı. İklimi ayrı, gelenekleri ayrı… Biri Akdeniz, öbürü Karadeniz… Yaşayış çok farklı… Yollar sarp köy hayli uzaktı.

Çengel’de ulaşım oldukça zordu. İlçeye gitmek için nahiye merkezine (Pınarbaşı) atla veya yaya, sonra da Fayıklar’ın minibüsüyle Azdavay’a ulaşmak gerekirdi. Minibüsü kaçırdığınız zaman kazaya gidememe gaygısı dolar içinize. Ya ikinci kez dolmasını bekleyecek, ya özel tutacak, ya da bir sonraki günü bekleyeceksin. Bu sıkıntıları yaşandıkça gurbet denilen mefhum çekilmez olur Pınarbaşı’nda. Gözyaşları gırtlağında düğüm düğüm… Ağlayamazsın. Yarını veya bir sonraki arabayı beklemek durumundasın.  Başka çareniz yoktur. Onun için her araba sesi bir umut ışığı olur içinizde.

Çengel’de zamandan gayrı bol bir şey yoktu. Bakkal ve kahvehane memlekette kalmıştı. Temel ihtiyaç maddelerini nahiye, doktor ve sağlık hizmetlerini ise ilçe merkezinden temin etmek gerekirdi. İhtiyaçları zamanında gidermezseniz haliniz perişan, umutlar pazara kalırdı. Çengel’de park, bayram yeri, çarşı pazar yoktu. Yok yoka karışmış “Tuz yok sabun yoktu”. Ama havası ve suyu güzel, doğayı tarif etmek imkânsızdı. Görevin dışında nasıl vakit geçireceğimin hesabını yapar, nereye gidersem günü daha iyi değerlendiririm diye düşünürdüm. Zaman akmayan bir sel, bense zaman deryasında boğulan bir Halil Atılgan’dım.

Çengel’in merkez mezrası Şatır Köyü idi. Şatır Köyü iki dağın arasında, okul ise hemen alt başta Pınarbaşı’na giden yolun üstündeydi. Gün batımından önce her taraf yemyeşil, gök masmavi olur. Güneş kaybolunca, yeşiller bir yağmur bulutu gibi çökerdi okulun üstüne. İt havlaması, at kişnemesine karışır, hindiler biz de buradayız dercesine töm töm ederek koşar, garip ötüşleriyle akşamın sessizliğini bozarlardı. Okulla lojman arasındaki antene küçük bir kuş konar, tarifi mümkün olmayan hareketler yaparak gözden kaybolurdu. Bu ise hüzünlü bir Çengel akşamının ayak sesleriydi.

Okulun önünde üç büyük çam ağacı vardı. Hüzünlü akşamın gelişiyle onlara da bir sessizlik çökerdi. Akşam rüzgârıyla bozulan sessizlik bir uğultuya dönüşür, içimi burkar, sebepsiz bir korku sarardı her yanımı. Tarifsiz duygular içinde sancılı kadınlar gibi kıvranırdım. Yalnızlık karabulut gibi çökerdi üstüme.

Çakırla dost olmuştuk. İyi bakardım ona. Ekmek verir yemeğimi paylaşırdım. O beni ben onu çok sevmiştik. Çakır evinde konaklamaz hep benimle yalnızlığımı paylaşırdı. Ayak sesimden geldiğimi bilir, Çakır dediğimde üstüme atlar, gece geç gelişlerime kızar gibi bir tavır takınırdı. Gözümün içine bakar, başını bir o tarafa bir bu tarafa çevirir. Nerde kaldın diye beni sorguya çekerdi sanki. Lojmanının küçük bir girişi vardı. Duldaydı. Oraya bir çul sermiştim. En soğuk günlerde dahi orda sabahlar, beni yalnız bırakmazdı. Çok sadıktı. Geceleri bazen ulurdu. Uluması içimi ürpertirdi. Kalkıp sus artık dediğimde; ağlamaklı bir ses çıkartır, kuyruğunu tap tap vurur. Başını ön ayaklarının üstüne koyar, gözümün içine bakar, mahcup tavırlar içinde sanki benden özür dilerdi.

Yalnız gecelerim bitmek bilmezdi Çengel’de. Çam ağacından, mezarlıktan gelen baykuş sesleri bazen Çakır’ın sesini bastırır beni ürkütürdü. Lâmbanın titrek ışığı pat pat ederek ürkütmelere ortak olur gazın bittiğini ritmik bir ölçüyle haber verir, üstelik camı da kirletirdi.

Çengel’de yalnızlığımı paylaşan dostlarım; radyo, plâk ve dayımın Düziçi İlköğretmen Okulunda iken 35TL’ye aldığı bağlamaydı. Bildiğim türküleri öğrencilere, köylüye çalar söylerdim. Köylüler bağrına basmıştı beni. Bir dediğimi iki etmezlerdi. Onun için Çengel’de bağlamanın ayrı bir yeri ve değeri vardı. Köylüyle diyalogumu sağlayan iyi bir araçtı. Anaydı, babaydı. Gözyaşlarıma mendil, gurbet türkülerinin dostuydu. “Gurbet yolu gariplerin yoludur” türküsü onda dile gelirdi.

Bir gün kısa dalgadan yayın yapan Sofya Radyosu’ndan Bodrum Hâkimi türküsünü dinledim. Sözler beni çok etkilemişti. Hemen getirteceğim plâklar arasına not ettim.  Dinlediğim plâkları İstanbul’da çalışan Çengel köylüleri vasıtasıyla temin ederdim. Birinde hayli kalabalık bir liste göndermiştim. Onu dahi zorsunmadan temin edip yolladılar. Gelen plâkların içinde ilk döndürdüğüm Bodrum Hâkimi oldu. Plâk klâsik sazlarla çalınıyor, Nazmi Yükselen tarafından da okunuyordu. Ön plândaki klârnet sesi sözlerle bütünleşerek yürek dağlıyordu.

“Bodrumlular erken biçer ekini
Feleğe kurban mı gittin Bodrum Hâkimi
Nasıl astın Mefharet Hanım ipe de kendini
Altın makas gümüş bıçak ile doğradılar tenini

Hâkim Hanım’ın memleketi Kütahya Tavşan
Hâkim Hanım sen eyledin bizleri perişan
Nasıl attın Mefharet Hanım ipe de kendini
Çifte doktorlar doğradı o beyaz tenini “

Plâk dönüyor, ben de sözlerini kaydediyordum. Türkü intihar eden Bodrum Hâkimi Mefharet Hanım’ı anlatıyor. Mefharet Hanım’ın Bodrum Hâkimi, memleketinin de Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinden olduğu türkü sözlerinden anlaşılıyordu. Bodrum Hâkimi; bekâr odamın dip köşesine yerleşmiş masadaki pikaptaydı. Şanslıydı. Hiçbir pikapta dönmemişti bu kadar. Döne döne müzik kulağıma yerleşmiş, sözlerini ezberlemiş, bağlamaya da dökmüştüm. Dilimize tespih olan türkü artık repertuarımıza girmiş, Çengel gecelerinin de popüler türküsü olmuştu. İşte Bodrum Hâkimi ile böyle tanıştım.

Yıllar bizi acısıyla tatlısıyla hamur gibi yoğurdu. Az gittik uz gittik. Kendimizi halk müziği ve folklor camiasının içinde bulduk. Bu camia beni bilimsel çalışmalara sürükledi. Yaptığımız araştırmaları, derlediğimiz türküleri yayımlama fırsatı verdi. Bu çalışmaları sürdürürken aklımda hep Kütahyalı Bodrum Hâkimi vardı. Acaba bir gün; Çengel gecelerimi süsleyen, havasında katre katre gezinen, yalnız gecelerime fon müziği olan Bodrum Hâkimi’ni araştırabilecek miyim diye düşünürdüm.

Aradan 31 yıl geçtikten sonra TRT, Bodrum Hâkimi türküsünü ekranlarına taşıdı. 1965–66 yılında okuyucusuna altın plâk kazandıran Bodrum Hâkimi 1997 yılında tekrar popüler oldu. Böylece Çengel’deki yalnız gecelerimin türküsü yıllardan sonra yeniden gündeme geldi. Gönlümdeki geçmiş günler vizyona girdi. Beni; aşka inandığım, şiirler yazdığım, mektup gelmedi diye kahrımdan of çektiğim, yavuklumdan gelen aşk mektuplarını yastığımın altına koyup her fırsatta tekrar tekrar okuduğum günlerime götürdü.

TRT deki başka bir programda Bodrum Hâkimi Nazmi Yükselen tarafından okunuyor, derleyen ve kaynak kişi olarak tanıtılıyordu. Bense türküyü Nazmi Yükselen’in bestesi olarak biliyordum. Buna rağmen içimde bir his gerçeklerin böyle olmadığını söylüyordu. Çok istememe rağmen Bodrum Hâkimi türküsünün perdesi aralanmadı. İçimde hep ukde olarak kaldı. Araştırıp tümünü öğrenmek benim için bir amaçtı artık. Bu amacım 1990 yılında Kültür Bakanlığı’na geçtikten sonra gerçekleşti. Konuyla ilgili iki defa Bodrum’a gittim. Konuyu detaylı bir şekilde araştırdım. Bodrum Hâkimi perdesi aralandı. Türkünün bestecisine ulaştık. Nasıl yakıldığını tespit ettik. Ayrıca Bodrum türkülerinin de yayınlanmasını sağladı. Sabırla koruk helva oldu.  Mutluyum.

          Dr. Halil Atılgan
Araştırmacı Yazar–Emekli Devlet
  Türk Halk Müziği Korosu Şefi

*

Bodrum Hâkimi unvanlı Mefaret Hanım’ın son gecesine ilişkin anlatılanlar çok hazin! O gece Milaslı Türk sanat müziği bestekârı Zeki Duygulu‘nun konseri var.  Bodrumlular ciple Milas’ın yolunu tutuyor. Mefaret Hanım’da aralarında… O gece konserde bir şarkıyı tam üç kez çaldırıyor:

Uslu dur kadınım çıldırtma beni
Ben artık bildiğin o ten değilim
Bir başka yağmurla ıslak mendilim
Yeter artık ağlatma beni
Uslu dur kadınım çıldırtma beni.

Dökülmüş yaprağım, sararmış güzüm
Çiğli kirpiklerle yaşlıdır gözüm
Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm
Yeter artık ağlatma beni
Uslu dur kadınım çıldırtma beni.

 Bu konser, Bodrumluların Mefaret Tüzün’ü son görüşü oluyor. Tolga Çandar, o gece kendini asan hâkim hanımın ölümünün Bodrum’da ne denli üzüntü yarattığını annesinden dinlediği belirtilmektedir.

 
 
 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları



An itibariyle ziyaretci sayısı:

67 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi