Turan Dergisi 35.Sayı

TURAN DERGİSİ 
SAYI : 35
YIL   : 2018
 
İletişim:
Cep:  0532 494 1460
e-posta: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
 
 
Erol Cihangir                                                                                      

 

 

editör'den

Saygıdeğer okurlarımız,

Bir doğu ülkesi olmak kadar, ardında derin bir tarihi misyonun sahibi millet olmanın getirdiği sorumluluk gereği, her zaman olduğu gibi, oldukça yoğun ve karmaşık geçen bir üç ayı geride bırakmış bulunuyoruz. Ünlü Avrasya tarihçimiz L. Gumilyev, milletlere ilişkin yaptığı tasnifte; tarihi misyona sahip olan milletleri  “yorgun milletler”, diğerlerini de “pörsümüş” milletler olarak tanımlar. Bu tanımdan anlaşılacağı üzere, tarihe yön verme gibi bir mesuliyet birincileri yorgun düşürürken, ikinciler, birincilerin sırtında yaşadığı asıl millet üzerinde bir parazit hayatı sürerken, aynı zamanda onunla birlikte yaşadığı parelel hayat, birincileri iki defa yormuş olur. Ne varki “yorgun milletler”in kaderi, pasioner enerjisini yenilemediği takdirde, tamamen bitene kadar devam eder ve pasiyonerlik sönerek, bizim “tarihin tozlu raflarına kaldırılmak” olarak tabir ettiğimiz, ölü millet yahut, medeniyetlere karışır.

Elbette elimizde bir ölçü aleti olmamakla, ölçmekten mahrum olduğumuz ancak istatistik yardımıyla, kantitatif  bir yaklaşım tarzıyla gözlemlemekte zorluk çekmediğimiz toplumsal ve siyasal vetireler, özellikle tarihe yön veren Doğulu büyük milletlerin, gün geçtikçe bezginliğin, yılgınlığın ve ataletin, pasioner itkinin gittikçe daha da ağır bir yorgunluğa doğru yol aldığının işaretlerini vermektedir. Bir yandan asırların tarihsel misyonun getirdiği tabii yorgunluğa eklenen parazit/pörsümüş  halkların yükü, diğer yandan klasik sosyo-ekonomik yapı üzerine abanan modernite ve kapitalizm.

Evvel emirde klasik kapitalizmin açık ve kaba saldırıları karşısında geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkan sosyalizm ve bunu takibeden 1917 Sovyet devrimi gerçekten de mazlum ve sömürülen halklar nezdinde bir ümit ışığı olmuştu. Ne var ki, bağımsız kavramlar üzerinden, bağımsız yeni bir dünya (anti-kapitalist) kurmanın adı olarak gerçekleşen Sovyet devrimi, kısa süre sonra bu tezin karşılığı sanki, kapitalizme yetişme, onunla eşdeğer hale gelme gibi çarpık bir zihniyetle, kapitalizmle yarışa girerek, hem bağımsız bir paradigmanın iflasına, hem kendi halkının yorgun ve bitkin düşmesine, hem de sosyalizme ümit bağlayan mazlum halkları derin bir hayal kırıklığına uğratmıştır.  Bu durumun somut yansımalarını özellikle ‘90’lı yıllardan itibaren kapitalizme geçmeyi tek çare olarak gören başta SSCB olmak üzere, Orta Avrupa’nın sosyalist ülkeleriyle, Türkiye ve Asya-Pasifik ülkelerinde kamu mallarının özelleştirme adı altında yağmalanmasında, uluslararası şirketlere satılmasında, sosyal devlet statüsünün ilga edilmesi sonucu, büyük şehirlere yığılan toplu göçler, topyekun kitlelerin açlık ve yoklukla karşı karşıya gelmelerinde, suç oranlarının hızla artmasında, şehirlerin yaşanılabilir birer medeniyet merkezi olmaktan çıkıp, vahşi suç örgütlerinin bankacılık adı altında küresel bir faiz ekonomisiyle, inşaat rantına dönüştüğü, intiharların artıp, toplumsal çürümenin tepe noktasına ulaştığı bir kaligulaya (karanlık çağ) dönüştüğünde görmekteyiz.

Özellikle Sovyet sonrası Rusyasında en acımasız ve en vahşi şekilde cereyan eden bu dönüşümün ortaya çıkardığı toplumsal yıkım, göreceli olarak belki de 1. ve 2. Dünya savaşlarının getirdiği yıkımdan çok daha vahim sonuçlara yol açmıştır. Zira, doğrudan ağır bir fiziki saldırı içeren Dünya savaşları, belki bir şok etkisi yaratmış, fakat savaşın bitmesiyle birlikte maddi olarak yaralar sarılarak, bir şekilde hayata devam edilmişti. Ne var ki, küresel kapitalizmin saldırısı hiç te beklenmeyen yerden (içten) dış destekle, içten gelmesi ve tedrici  olması, toplumu geçici bir şoka değil, uzun süreli bir sersemliğe uğratmıştır. Zira, toplumsal hafızanın en çarpıcı yanı, karşı karşıya kaldığı bir olay karşısındaki tepkisi, geçmiş zaman süresiyle doğru orantılı olup, karşı karşıya kaldığı olayın süresi ne kadarsa, bunu hafızadan silinme süresi de o olayın süresi kadardır.   

Neticede dönüp dönüp aynı yere geldiğimizin farkında olarak, bizden ve günümüzden çok daha önce sorulan soruları, yeniden bir defa daha sormak akla geliyor:  Ne Yapmalı?, Nasıl Yapmalı? Üçüncü Yol?, v.s. Bu sorular, sadece bizim değil, aynı zamanda bizim gibi aynı endişeleri taşıyan milyonlarca insan tarafından sorulduğundan emin olmakla birlikte, hemen herkesin bir Mesih beklentisi içinde olduğunun da farkındayız. Ne var ki, toplumsal değişmenin ilkelerinin bize sunduğu veriler içinde Mesih değil, tarihsel dinamiklerin belirlediği iç ve dış çelişkilerin oluşumu yeralıyor. Nitekim, iç savaş yıllarında kitlesel açlıktan bahseden kimselere Troçki; “… açlık mı diyorsunuz? Ne zaman ki, insanlar çocuklarını kesip yemeye başladıklarında” diye cevap verecektir.

Mevcut hal ve şartlar bir defa daha göstermiştir ki, kapitalizmin hayat alanı içinde burjuva demokrasisinden çare beklemek, beyhude bir umut olup, topyekun bir kurtuluş evrensel ölçekte Doğu-Batı çelişkisi üzerinden tarihsel dinamiklerle, kendine has bir dünya inşa etmekten geçmektedir. Bunun için şartlar uygun olmakla birlikte, yüzyılların yorgunluğuyla beraber aynı zamanda tarihsel birikimini de taşıyan bir millet için bu durumun gerçeğe dönüşmesi bugün için erken değil, ama yarın için geç olabilir.

Kadim medeniyet tarihleri içinde böylesi tekelci ve kapitalist dönemelerden geçen ve çoğu günümüzde bilinmeyen böylesi vahşi uygarlık hikâyeleriyle doludur. Gelecek sayıda böylesi sarsıcı bir uygarlık hikayesinde buluşmak dileğiyle, saygılarımızı sunarız.

 

 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

77 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi