Turan Dergisi 33.Sayı

TURAN DERGİSİ 
SAYI : 33
YIL   : 2017
 
İletişim:
Cep:  0532 494 1460
e-posta: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
 
 
 
 
Erol Cihangir                                                                                                                             
 
editör'den

Saygıdeğer okurlarımız,

İçinde yaşadığımız dönemde gerek iç politikada, gerekse uluslararası ilişkilerle ilgili dış politikada memleketimizin manevra alanının günden güne daraltılmakta olduğu bir vakıadır. Ortadoğu ile ilgili bölge meseleleriyle, doğrudan buna bağlı Avrupa, ABD ve Rusya ilişkileri başta olmak üzere dış politikada, üretim-tüketim, yatırım-finans bağlamında iktisadî sahada yoğun baskı altında direnişin günden güne gücünü yitirmekte olduğuna şahit olmaktayız. Bir takım siyâsî çevrelerin günü kurtarma adına yaptıkları o çok iyi bilinen; “ötekiler, haçlı zihniyeti, şer ittifakı” çıkışlarıyla, diğer yanda milliyetçilik üzerinden yapılan hamaset yüklü söylemler bu krize cevap niteliğinde olmadığı/olamayacağı açıktır. Ne yazık ki, içinde yaşadığımız şartlar ne muktedirlerin “ötekini” itham etmeleri, ne de patriyotların şark usulü rest çekme kolaylığı kadar basit değildir. Türkiyeyi sarmalına alan bu siyasi ve iktisadi kriz, hiç kuşkusuz  çok daha karmaşık bir dünya sisteminin anlamlandırılması ve kavranması, dahası bu kavrayışın zihni temeliyle ilgilidir.

Burada konunun uzun detayına girmemekle beraber; hemen hemen ticaretten, bankacılığa, askerî teknolojiden, tarıma, medya ve haberleşme ağlarından, uydu sistemlerine, iklimden, meterolojiye kadar kontrol altına alınmış bir dünyaya inançlar yahut ideolojilerle karşı koyma yahut cevap verme, yönünü belirleme imkanı hemen hemen mümkün görünmemektedir. Hiç kuşkusuz, insanı oluşturan davranış kalıpları, zihni harita ve inancın  bütün bu teknolojik unsurların üstüne olduğunun farkında olmakla beraber, maddi olgular en azından bu olgulara sahip başka bir dünya insan zihninden bağımsız da  değildir. Böylesi bir dünyada elbette tek çıkar yol, bir zamanların Japonyası veya  Sovyetler Birliği gibi kapitalist dünyaya karşı cevapvermenin yolu, kapitalizmle yarışa girmek, kapitalizme eklemlenmek yahut onu geçmek değil, kapitalizm karşısında daha insani, daha yaşanılabilir bir retorik oluşturmaktır. Nitekim böylesine bir yarışa Dünya paylaşım savaşları öncesi giren Japonya, Batı’da değil de, Doğu’da batılı bir kapitalist bir Japonya olarak girmenin bedeli, Japon halkının topyekun trajik dönüşümüyle sonuçlanmıştır. Zira, kapitalizm sadece iktisadi bir refah modeli olmanın ötesinde aynı zamanda bir ahlâk(!) modelidir.

Burada “ne yapmalı” sorusu karşısında cevap olabilecek pek çok argümanın bu güneş altında hâlâ varolduğunun idrakinde olduğumuzu  bildirmeliyiz. Sadece bir örnekleme açısından ifade etmek gerekirse, bir zamanların “güneş batmayan imparatorluğu” (Britanya) karşısında pasif bir direnişle İngiliz emperyalizmini Hint yarımadasından atan Gandi bu konuda en çarpıcı örneklerden biri olsa gerektir. Gandi dönemi Hindistan’ının şartlarıyla, günümüz şartlarının aynı olup olmadığı itirazları karşısında iddiamız; tam aksine şartlar aynı şartlardır, değişen sadece araçlardır. Akla gelebilecek her türlü araç! Ancak bu araçların kullanıcısı olmaktan ziyade, bu araçları yaratan zihniyetin çözümleyicisi olmak yo. Hiç kuşkusuz bu çözümlemenin bizi götüreceği yer, araçla-zihniyet arasında tartışmasız bir bağ oluşturan “ahlâk” olacaktır. Weberyan bir ifadeyle, madde üzerindeki tahakkümle, madde-toplum ilişkisinde toplumu biçimlendiren, ona yön veren; “ahlâk”.

Okurlarımız dergimizin son sayılarında vurgu yapılan “ahlâk” konusu da nereden çıktı,bunun stratjiyle, dış politikayla, ekonomiyle ne alâksı olduğunu tabiî olarak sorabilirler. Malûm olduğu üzere, çürüme, bozulma ve yozlaşma, kendi gerçekliği üzerinden- maddeye tahakküm noktasında- kendi geliştirdiği bir  “norm” zemininin kayması  üzerinde neşvü nema bulur. Dolayısıyla, “kahrolası kapitalizm”in bilumum bulaşıcı hastalıkları ve zulmü bu ahlâk üzerinden cari olarak sari hastalığa dönüşür.

Hatırlanacağı üzere memleketimizde meselenin siyâsî ve toplumsal propaganda boyutuna rağmen 80’li yıllarda- slogan olarak kullanılsa bile- üniversite amfilerinden, gençlik derneklerine kadar pek çok yerde- bir “ahlâk”tan bahsediliyordu (komünist ahlâk, İslâm ahlakı, Türk-İslâm ahlâkı, burjuva ahlâkı v.b.) Popülize edilerek, kıymetten düşürülen her değer gibi bu söylem de tadavülden kalktığının neredeyse kimse farkına varmadı. Diğer yandan ahlâkı, dinin bir rüknü olarak kabul eden anlayışın, dinin kapitalist anlayış karşısında törpülenip, erimesiyle eş zamanlı olarak artık her hangi bir şekilde de olsa “ahlâk” hem muhteva olarak, hem de kavram olarak anlam dünyasındaki yerini “konjoktür”e terk etti. Konjoktür; her kapıyı açan maymuncuk misali, söylenen her yalanı yahut birbirini nakzeden her fiil ve sözü meşru hale getirmenin formülü oldu. Bu durumu neredeyse gündelik hayatımız içinde bırakın günleri, haftaları, ayları, neredeyse bir saati bir saat sonrasını yalanlayan siyâsilerin nutuklarından, tüccarların sahtekârlıklarından, hırsız ve soyguncuların arsızlıklarından, ırz düşkünlerinin cüretlerinden, okumuş yazmışların makalelerinden, akademisyenlerin utanç verici intihal eylemlerinde görmek mümkündür.

Netice olarak, ne üzerinde, nasıl hakim olunacaksa, ne tür bir siyaset, eğitim, iktisadî model  takibedilecekse edilsin nihayetinde bir “ahlâk” doktrini inşa etmek zorundayız. Hâtta bu doktrin ne kadar ilkel, kaba, hâtta hantal olursa olsun, nihayetinde şirazesinden çoktan çıkmış ve hiçbir hükmü kalmayıp yozlaşmış, içi boşaltılmış ve çürümüş yalanlardan ibaret kutsal söylemlerden çok daha muteber olacaktır.

Böylesi bir anlayışın toplum ve birey nezdinde özümsenmesi hiç şüphesiz aynı zamanda bilginin, aklı selimin, gerçeğin kavranmasıyla, bu gerçekler çerçevesinde yeni bir dünyanın kapılarını açma, yeni bir medeniyet ibdası geliştirmenin yolu olacaktır. Bundan ötesi- sosyal medya kanallarının yoğunluğuyla orantılı olarak-yığınla üretilen haber, yorum, akademik makale, edebi eser bir çöp yığını olmaktan; memleket adına alınan her karar, yapılan her proje, uygulanan her politika müflis bir tüccar yahut hovarda bir mirasyedinin durumundan öte gidemeyecektir. Zira, böylesi bir durum sonuç olarak, bunları bir norm olarak denetleyecek cebri bir mekanizmanın olmayışı-olması da mümkün değildir- tarihin değil, ama mutlaka “Yalanlar Tarihi”nin konusu olacaktır.

Saygılarımızla   

 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

51 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi