Turan Dergisi 32.Sayı

TURAN DERGİSİ 
SAYI : 32
YIL   : 2017
 
İletişim:
Cep:  0532 494 1460
e-posta: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
 
 
 
 
Erol Cihangir                                                                                                                             
 
editör'den

Saygıdeğer okurlarımız,

Dergimizin bir önceki sayısından bugüne kadar geçen süre içinde  daha önceki sayısında dünya ve ülkemiz için yapmış olduğumuz tesbitler ve tahliller noktasında olayların özüne ilişkin değişen çok farklı bir şey olmamakla beraber, mevcut bölge problemlerinden Ortadoğu başta olmak üzere, Pasifik’te uzun süreden beri devam eden ABD-Çin-Kore ile alttan alta devam eden ABD-Rusya geriliminin birbirine eklemlenerek devam etmekte olduğu herkesçe malûmdur. Ana başlıklar halinde bahsettiğimiz bu sıcak bunalımın kısa açılımını şöyle özetlemek mümkündür:

Orta Doğu buhranı Suriye üzerinden devam ederken, buna son zamanlarda Kerkük Türkmen bölgesinin ABD vesayetinde Kürdistan vilayetine eklenmesine ilişkin referandum kararı, mevcut buhranı daha da derinleştirirken, aslında Ortadoğuda en az yüzyıllı sürecek bir kaos, kargaşa ve savaşın sağlamlaştırılmasının temelleri atılmaktadır. Nitekim, 1978 yılında  İran İslam devrimini takiben çıkarılan İran-Irak savaşıyla, Sovyetlerin Afganistan’a çıkarma yapmalarının üzerinden geçen otuz yıllık süreye rağmen, bölgede kalıcı bir barışım sağlanması bir yana, şiddetini daha da artırarak devam etmiş olması sürekli emperyalist savaşın en çarpıcı misallerinden biridir. Bu derin kaos ortamında hiç şüphesiz, kaosun kurbanı olan ülkelerin içinde Türkiyenin yeri, kaosoun baş aktörlerinden biri olarak ödeyeceği yahut ödemek zorunda kalacağı bedelin mali bilançosu aşağı yukarı şu noktalarda toplanmaktadır: Otuz yıldan beri terör adı altında (oysa bunun terör değil, düpedüz başta ABD olmak üzere, batılı emperyalist güçlerle fiili savaş hâli) Türkiyenin silah ve mühimmata, en azından bir o kadar süre daha uluslararası silah tekelleriye, bu tekellerin yerli komisyoncularına bu bedeli ödemeye devam edecektir. İkincide; bu kaos çerçevesinde yanıp yıkılan şehir ve kasabaların yeniden imarı için birer zenginlik kaynağı haline gelen inşaat ve müta(it)lik hizmetlerine yeni iş sahaları açılarak, gerçek refah yatırımlarından uzak kalacaktır. Üçüncüde ithal ikamesine dayalı bir küresel ekonominin parçası olarak Türkiye, ithal edilen hormonlu besin maddelerinin meydana getirdiği kitlesel hastalıklarla, cephelerde yaralanan yüzlerce ve binlerce insanı tedavi etmek için yeni hastahane sektörüyle, uluslararası ilaç tekellerine milyonlarca para ödemeye devam edecektir. Zira, gıda terörüne bağlı olarak ülkemizde son yıllarda patlama yapan kanser, böbrek, karaciğer, obezite, v.b. rahatsızlıklarıyla ortaya çıkan hastalıklarla, yakın zamanlara kadar görülmeyecek cinsten yaşanan özel hastahane enflasyonu bunun en çarpıcı örneklerindendir. Bu noktada, milli varlığın bekası ve vatanın bölünmez bütünlüğü üzerine okumuş yazmış takımının her gün basın yayın organlarında yapmış oldukları tahlillerle, hükümet yetkililerine yönelik yapmış oldukları feryad makamındaki ikazlarını burada tekrar etmenin anlamı olmasa gerek.

Ancak, bu babda diyebileceğimiz o ki; memleketimizin (Türkiye) bir tek öz ve temel problemi vardır, o da; ahlâk problemidir. Bunun içine, yönetme ahlâkından başlayarak, siyâsî ahlâkı, toplum ahlâkı, birey, ilim, tıp, ticaret, aile, aşk ahlâkı v.d. ilâve edebilirsiniz. Burada ahlâk vicdani bir vakıa olmakla, “adalet”in de tecelligâhıdır ve tabiî olarak adalet terazisinin bozulduğu yerde ne bir toplumsal, ne de cihanşümul bir barıştan söz edebilirsiniz. Nitekim tarih, hemen hepsinin sonu koskoca bir harabeye dönmekle son bulan onlarca imperatorluk, medeniyet ve milletlerin ahlâken iflasın ortaya çıkardığı adaletsizlikle, topyekun toplumsal ve bireysel yozlaşmayla, çürümenin hikayeleriyle doludur. (Bu babda memleketimizde yetişen pek çok ilim adamı içinde temayüz eden iki isimden Nurettin Topçu ve H. Ziya Ülken hocayı bu vesile ile bir defa daha rahmetle anmak gerekir). Aziz dostumuz Hilmi Özden beyefendinin hazırlamış olduğu ve en eski kaynaklarımızdan olan Kudatgu Bilig’te Ahlâk Kavramı” ile, Mustafa Özdemir hocanın “Nurettin Topçu’da Ahlâk Felsefesi” bu bağlamda yayımlanmış olmasının bir tercih olduğunu da belirtmemiz gerekir.

Bu açıdan bakıldığında hemen her ideoloji, her medeniyet ve din aynı zamanda kendi ahlâki düsturunu yaratmasına rağmen, kapitalizmle, kapitalizme eklemlemlenmiş olan herhangi bir toplumda menşei ilâhi kaynağa dayalı vicdanî bir ahlâktan söz etmek mümkün değildir. Zira, ontolojik olarak, varlığın devamında ilâhi gücün yerine tebdil edilen “meta” fetişizmiyle, asıl ilahi varlığın ötesine geçerek, gerçekten tapınılacak bir ilâh mertebesine çıkarıldığında, bu ilâhın söylemi “metanın gücü”dür. Burada artık, bir ahlâktan değil, muktedirlerin asayişi sağlamak için “kanun” adı altında tahakkümünden bahsedilebilir. İçinde yaşadığımız zaman dilimi içinde uluslar arası ilişkilerden, memleket içinde dünyayı ve yaşadığı yeri, bölgeyi sulh ve sükuna kavuşturacak arayışlar arasında kurtarıcı Mesih beklentilerinin günümüz moda tabiriyle “karizmatik lider” arayışları, yitirilmiş bu ahlâk ve hikmetin adı konmamış tezahürlerinden olsa gerek. Bu yoldan hakkaniyeti, adil olmayı, prüten bir ahlâkta, yahut hukukun gücünde değil de, karizmatik bir “adem oğlunda” (insanda) arama çabalarının Doğu toplumuna özgülüğüne dair yapmış olduğu değerlendirmeyi dergimize gönderme inceliğinde bulunan sevgili Rus meslekdaşımız V. V. Boçarov’un“Antropololik Açıdan Doğu’da  Karizmatik Lider ve Toplumsal Dayanışma” makalesini takdirlerinize sunarken, bundan böyle aynı minval üzerinde makalelerini yayımlayacağımızı da siz değerli okurlarımıza duyururuz.

Dergimizin bu sayısında göreceğiniz üzere uluslar arası ilişkiler bağlamında ABD emperyalizminin Ortadoğu buhranını topyekun bölgeye yaymak için bunalımı körfeze taşıması (Katar) balâda zikrettiğimiz üzere yeni bir durum olmamakla beraber, bu sıcak çatışma hattını Doğuya doğru (İran, Afganistan, Hindistan, Çin, Malay dünyası,  ve Japonya) uzatarak yeni bir ateş çemberi geliştirme peşinde olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

Dergimizin bu sayısında değerli akademisyen Aslan Yaman beyefendi bu konuda Katar’la ilişkili ABD-Arap dünyası ilişkilerini değerlendiren bir tercüme ile katkıda bulunmaktadır. Memleketimizle ilgili olarak hemen her sayıda değerli yazılarıyla katkıda bulunan değerli hocamız Anıl Çeçen beyefendi yine Ortadoğu buhranı bağlamında Türkiye’nin içinde bulunduğu olağanüstü şartlarla, bu şartlar altında neler yapılabileceğine dair tesbitlerle bir “çıkış yolu” arayışına ilişkin perspektif sunmaktadır. Bunların yanında Ankara’dan aramıza katılan ve her defasında yüksünmeden dergimize omuz veren sevgili dostumuz Lütfü Bergen beyefendi, son yıllarda (Batılı paradigmalarla) yeni bir toplum inşa etme peşinde- aslında “yeni bir sınıf” yaratma-olan İslamcı Feminizmin otopsisini dikkatlerinize sunmaktadır. Bunların yanında, Türkiyatla uğraşan okurlarımız için Ankara’dan muhterem Yaşar Kalafat beyefendinin Türkolojisinde Halk Bilim Çalışmaları ile, yine sevgili dostumuz TİKA uzmanı Turan Can beyefendinin Kafkasya’da Türk İzleriyle, aziz dostumuz  adını taşıyan makaleleri geleceğin ilim adamı adaylarına için birer klavuz niteliğinde olduğunu bildirirken, gelecek sayıda buluşmak dileğiyle, saygılarımızı sunarız. 

 
 
 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

117 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi