Turan Dergisi 31.Sayı

TURAN DERGİSİ 
SAYI : 31
YIL   : 2017
 
İletişim:
Cep:  0532 494 1460
e-posta: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
 
 
 
 
Erol Cihangir                                                                                                                             
 
editör'den

Saygıdeğer okurlarımız,

Dergimizin bir önceki yayınının üzerinden geçen üç aylık süre içinde, gerek memleketimiz, gerekse memleketimizi dolaylı yahut doğrudan ilgilendiren pek çok iç ve dış gelişmeler oldu. Tam anlamıyla kangrene dönüşen Ortadoğu bunalımında müdahil taraf olmakla giriştiğimiz Fırat Kalkanı harekatından ani bir kararla geri çekilişimiz, ABD’de göreve yeni başlayan Trump ve çevresinin İsrail işbirliğiyle Suriye’de bunalımı zirveye taşımak için giriştikleri kimyasal silah saldırısı, Rusya’nın eski başşehri St. Petersburg’ta metroya yapılan bombalı terör saldırısı ve en son memleketimizde anayasa değişikliği için gerçekleştirilen referandum (16 Nisan, 2017) takvimlerde kalan gelişmelerden bazılarıydı. 

Uluslararası emperyalizme olan bağımlılığın tabii bir sonucu olarak, dış politikadaki gelişmelerin iç politikaya yansımasını kaçınılmazdır. Ülkemiz aleyhine, İsrail’in güvenliği lehine oluşturulmaya çalışılan kuzey Suriye kukla devletine karşı haklı müdahalenin tam da anayasa referandumu öncesi ani bir kararla geri çekilmesi, manidar olmasının yanında, bölgedeki gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde adım adım kukla bir devletin inşasına doğru gidildiğini göstermesi bakımından oldukça ilginç görünüyordu. Ancak, bu aşamada gelişmeleri hızlandırarak, Suriye’ye nihai darbeyi vurmak için gerekli olan sebebin yaratılması tam da İsrail usulü bir hareketle, yine İsrail tarafından tezgahlanan kimyasal silah saldırısıyla gerçekleşecekti. Nihayet beklenen şokun, Suriyeli mazlum sivillere atılan kimyasal bomba ile vuku bulması üzerine ABD’nin deniz eşkıyaları bu gerekçeyle oyunu bozan Rusyanın Suriyedeki Rus askeri üssüne saldırı düzenlediler. Saldırının sonuçları İsrail’in güvenliği için kuzey Suriye’de kurulacak tampon kukla devlet kanalıyla Lübnan’a gelebilecek İran-Suriye desteğini kesmek olurken, ABD için Rusya’yı bölgeden çıkarmak olacaktı. Ancak bu arada beklenmeyen gelişme; üst düzey bir İngiliz hariciyecinin kuzey Irak’ta aşiret lideri Mesut Barzani ile muhtemel bir yeni haritalama üzerinde görüşmeleri, tarihî İngiliz-İsrail kapışmasının tezahürü olarak ortaya çıkması, bölgede dengelerin yeniden gözden geçirilmesine yol açacağa benziyor.

Diğer yandan Kuzey Kore ile ABD arasında uzun süredir gerilim konusu olan nükleer başlıklı füze bunalımında ABD’nin bunalımı hesapta Çin üzerinden aşmaya çalışması, aslında içten içe devam eden ABD-Çin çekişmesinin su yüzüne çıkmasına işaret ediyor olması hiç de şaşırtıcı değildi. Zira eski ABD Dışişleri Bakanlarından H. Kissinger’in Moskova hariciye koridorlarını su yolu yapması, Çin’e karşı uygulanacak baskıda, Rusya’yı tarafsız bırakarak Çin’i hizaya getirme çabası içine girmeleri işin bir başka boyutuydu.

Genel görünüşte bütün bu karşılıklı itişip kakışmalar ülkeler veya milletlerarası ilişkilerin tarihi güç çatışması olarak algılanabilirse de, aslında bütün bunlar tartışmasız bir şekilde kapitalizmin  insana ve tabiata dayattığı kapitalist gelişme modelinin sonucu olduğudur. Nitekim, kapitalizmin her şeyi mal/meta olarak gören anlayışın,  dünyayı topyekun pazara çevirmede kaçınılmaz olarak emperyalizme dayanması, bütün dünya ülkelerini bu gelişme modeline iterek, bir yandan milyonlarca insanı köleleştirirken, diğer yandan kendisine rakip, hatta düşman bir dev yaratmıştır. Bugün, Asya-Pasifik’te “Asya Kaplanları, Ejderler” ve bilmem ne adıyla makyajlanıp, insanlara örnek gösterilen ülkelerden, bütün emeğini kıtalararası füzelere, nükleer silahlara yatıran ülkelerin hemen hepsi bu kapitalist gelişme modelinin yarattığı bir iblise dönüşmüş durumdalar. Yaşlı kıtaya dışarıdan enjekte edilen kapitalizm ve bunun yarattığı iblis, artık ne mitolojik “üç kaplan” ne de festivallerde krapon kağıdı “ejder” efsanesi değil, kapitalizmin hayat suyu olan uluslararası finans sektörünün petro-dolarları, dev tekellerin hisse senetleri, konsorsiyumların yatırım fonları, bankalar, nükleer başlıklı füzeler, biyo-kimyasal silahlardır.

Ancak, uluslararası emperyalizmin vahşi saldırıları devam ederken, “iki testinin çarpışmasında” testilerden biri kırılırken, diğerinin yara alması  ve bu yaranın bir gün mutlaka kırılmakla sonuçlanacağı mukadderdir. Fantastik ve bir o kadar da fanatik duygularla, kes yapıştır misali kurulan sözde İsrail adında kıytırık bir devletin güvenliğiyle, doymak bilmeyen kapitalist tröstleri doyurma pahasına dünyayı kan ve gözyaşına boğan kapitalist emperyalizm “asi” Asya karşısında bu defa nihai bir hesaplaşmaya doğru gitmektedir. Zira, gün geçtikçe ne pahasına olursa olsun ara kapanmakta, silahlar eşit hale gelmektedir. Zira 1905 Port Arthur’da başlayıp, 1941 Pearl Harbor baskınıyla, 2 Dünya harbi boyunca ABD ve müttefiklerinin binlerce askerini Pasifiğin dibine gömen Japonya buna çarpıcı örneğidir.

Dünya anakarasının kalpgâhı olan Asya kelimesinin Arapça “asi”den geldiği hatırlandığında; sürekli depreşmeler, ayaklanmalar, toplumsal kaynamaların  gerçekte  tarih boyunca neden Asya’da cereyan ettiğine bir anlamda ezoterik mana da inanmamak için sanki sebep yok gibi görünüyor. Elbette işin esprisi bir yana, jeopolitik gerçeklikte kalpgâg (Asya), gerçekten de dünyanın merkezi olmakla, bütün mücadelenin bu coğrafî mekânda cereyan etmesi de  olağandır. Bu mücadelede batı, Colomb’la başlayan ilk deniz eşkiya seferlerinden itibaren Doğuyu kendilerine kul, köle edebilmek için bilumum oryantalist sosyal bilimci ordusunu seferber ederek, bu “barbar asaleti” çözmeye çalışmış, fakat asla o derunî  “Asi” Asyayı tarihsel olarak çözememiştir. Her şeye rağmen hâlâ And dağlarının, Peru ve Bolivya platolarının, Ganj havzasının, Fergana vadisinin, Sibirya taygaları ve Kırgız bozkırları bu deruni sırrını saklamaya devam etmektedir. Ebedi barış, nihayetinde yine “barbar göçebe” ruhuyla gerçekleşecektir.

ABD’nin pörsümüş eski kurbağa adamlarından Kissinger ve benzeri isimleri zaman zaman Rusya dahil olmak üzere Doğu’ya göndermeleri, gün geçtikçe keskinleşen Doğu-Batı yahut Güney-Kuzey çelişkisinin nihai hesaplaşmanın gün geçtikçe yaklaşmakta olduğunun işaretlerini vermektedir. Bu çabalar ancak hesaplaşmayı geciktirmekten öte bir işe yaramayacaktır. Dünya ve milletler tarihinde yüz yılın iki yüzyılın, beşyüzyılın bir hükmü yoktur. Hele, binlerce yıllık Türk, Japon, İran, Çin, Rus devlet tarihleri gözönüne getirildiğinde, kuruluşu yüzyılı bulmayan, veya suni döllenmeyle kurulmaya çalışılan eski pörsümüş kavimlerden yeni devlet yaratma, fantazi olmanın ötesinde, bu işe teşne olan halkların insanlarını kurban etmekten başka bir karşılığı yoktur. Burada asıl mesele, Sun Tzu’nun buyurduğu; “kendini bilen, düşmanını bilir” hikmetinden mülhem olmak üzere; “kendimizi bilmek” meselesidir.

Gelecek sayıda buluşmak dileğiyle, saygılarımızla.

 
 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

110 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi