Kaza ve Kader

Necdet Özkaya

Yahya Kemal, yalnız büyük bir şair değil, aynı zamanda yaşadığı çağı çok iyi anlayan, çok doğru tahliller yapan ve doğru tespitler yapan büyük bir mütefekkirdir.

Onun hatıralarını, tarih sohbetlerini okuyanlar yaşadığı dönemin siyasi ve sosyal tahlilini sanki o devirleri yaşamış ve görmüş gibi yapabilir.

Yahya Kemal; “Öyle insanlar tanıdım ki, onlara hiçbir dert anlatmak mümkün değildi.” diyor. Tıpkı bugünkü gibi… “Galiba bir devrin insanları aynı devirde yaşamıyorlar. Kimi elli sene, kimi yüz sene evvelde yaşıyor.” diye bir tespitte bulunan şairin görüşlerine bir ufacık cümle eklemek lazım: Kimi insanlar ise yaşadıklarının bile farkına varamadan göç edip gidiyorlar.

Tarihi anlamak, sıradan bir okuryazarlık meselesi olmadığı gibi, sadece zekâ ile de açıklamak mümkün değildir. Tarihi okumak, anlamak, tahlil ve terkipler yapabilmek yüksek bir aydın bilgisi ve bilinci gerektirmektedir.

Yahya Kemal’den öğreniyoruz ki, Fransız Tarihçi Michelt’nin “Tarih kaza ve kaderden ibarettir.” diye bir tanımlama yapıyor.

Bu kaza ve kaderi hiç şüphe yok ki, milleti idare eden yöneticiler ve onların siyasi görüşlerini ve yönetim tarzlarını benimsemiş olan aydın kimseler tayin etmiş oluyorlar.

Bunun her milletin tarihinde olduğu gibi bizim tarihimizde de sayısız örnekleri vardır. Milletimizin kaderinde bunun en son örneği Mustafa Kemal Paşanın önderliğinde gerçekleşen Kurtuluş Savaşı’dır.

Yahya Kemal, Osmanlı Tarihini şu cümleyle özetlemiş:

-“ Viyana’ya kadar çıkan Sakarya’ya dönen bir medd-ü cezir. Yani yükseliş ve geri çekiliş. Sakarya yeniden meydanlara çıkıp muharebe yaptığımız savaşın adıdır.”

 Yüksek şuur sahibi Dündar Taşer’in ifade ettiği gibi:

-“Viyana bozgunundan sonra yaptığımız savaşların hemen hepsi birer savunma savaşlarıdır: Kanije, Plevne, Çanakkale bu savunmaların şaheser örneklerinden birkaçıdır.

Viyana’dan geri çekilişimiz bir bozgundur. Türk şansının, talihinin kırıldığı, döndüğü bir çizgidir. Ters dönen bu talih 1920’lere kadar bin bir acı ve kayıpla dolu olarak devam etmiştir. Ta ki “İsmet Paşa İnönü’de Yunan Ordusunu mağlup ettiği zaman, Gazi kendisine çektiği tebrik telgrafında adeta ilahi bir ifadeyle:

-“İnönü’de yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz.” demişti.

Yahya Kemal soruyor Gazi’nin bu ifadesi Viyana’da ters dönen Türk şansının cevabı mıydı?

Bana göre tam anlamıyla cevabıydı. İsmet Paşa bu şansı Lozan’da, yeni devletimizin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedini, bir başka değişle tabu kâğıdını imzalayarak ispatlamıştır.

“Bir milliyetçi tarihe değil milliyetinin tarihine meftundur.” Engin bir tarih bilgisine sahip olan Yahya Kemal, tarih için “bazı insanlar ondan nefret ederler, bazen hayranlıkla bahsederler.”

Tarihimizde güzellikler de vardır, çirkinliklerde. Güzellikler bizi gururlandırır; çirkinlikler, kötülükler bizi üzer. Bunlar işin hissi yönleridir. Tarihi topyekûn sevilecek yahut nefret edilecek bir şey değildir. Önemli olan tetkik ve muhakeme edilecek bir manzara olarak görmektir.

Yahya Kemal sorar;

“Türkiye’ye Milliyetçilik ne zaman girdi?”

  Ayvaz Gökdemir, “Düşünce Tarihimizden Portler” isimli eserinde;

“Türk kavramı, II. Mahmut devrinden itibaren Türk kavramı ve kelimesi, bir değer ve önem kazanmaya, Memâlik-i Osmaniye yerine “Türkiye karşılığı “Türkistan” kelimesi kullanılmaya başlandı. Türk kavramı yüceltiliyordu. “Türk” kelimesi eski manasından (kaba saba adam, köylü) kurtuluyordu. Sultan Abdülaziz devrine doğru, artık Türk olmakla iftihar eden ve bunu açıkça beyan edebilen aydınlar ve devlet büyükleri yetişmişti. Bu aydınların başında Nâmık Kemal geliyordu.

Ayvaz Gökdemir ifadesiyle, “Nâmık Kemal ismi anılsa, o anda gözlerimizin önünde bir kahraman portresi belirir. Bu ismi biz Türklere hatırlattığı şeyler, vatan, millet, hürriyet, istiklal, hâkimiyet gibi yüce kavramlar ve değerlerdir.

Biz de Milliyet duygusunun uyanması için 19.asrın ortalarına kadar beklemek zorunda kalışımıza rağmen Osmanlı Milletler Topluluğu’na dahil, Sırplarda, Arnavutlarda, Ermenilerde ve Rumlarda çok evvel Milliyet duygusu uyanmış, kendi devletlerini kurabilmek için isyanlara kalkışmışlardır. Hatta dindaşımız olan Araplar bile Osmanlı Devleti’nden ayrılmanın yollarını arıyorlardı. Devletin başına bin türlü bela açıyorlardı.

“Milletimiz için büyük ve hudutsuz felâketini asıl başlangıcı olan Balkan Harbi dindikten sonra bütün ağızlarda bir söz dolaşıyordu:

“Bulgaristan bizim elimizden iki vilayet aldı. Bir devlet kurdu, bizim yirmi iki vilayetten mürekkep koca devletimizi yendi.”

Yahya Kemal, “ Milli tarihimizi iyi bilmemek yüzünden kapıldığımız dalaletlerin ve bu dalaletler yüzünden görmüş olduğumuz felaketlerin hududunu Allah bilir. Kati bir hüküm olarak diyebiliriz ki; Eğer 1919’dan sonra vatanın mahvolmak tehlikesi karşısında, can havliyle birdenbire, en müspet ve en temiz bir hava içinde doğan Milli Hareket’in Şuûru 1908 önce Genç Türklerin kafasında doğmuş olsaydı. Meşrutiyeti takip eden senelerde hadiselerin alacağı istikamet bambaşka olurdu ve gördüğümüz felaketlerin pek görmüş olmazdık.” diyor.

Bugün karşılaştığımız ve hayıflandığımız birçok olayın gerçek sebebi olarak, 1919 ruhundan uzaklaşmış olmamızdır.

                        Necdet ÖZKAYA

Milli Eğitim Bakanlığı E. Müsteşar Yardımcısı

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


BAYRAK
Çarşamba, 18 Kasım 2020
...
ÜÇ KAFADAR…
Pazar, 15 Kasım 2020
...
BAROLAR
Pazartesi, 23 Kasım 2020
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

97 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi