Mehmet Ali Kalkan

GÜNEY TÜRKİSTAN - Mehmet Ali Kalkan

Özal döneminde Türk Dünyası'ndan öğrenciler geliyordu Türkiye'ye. Bir kısım arkadaşlar da Eskişehir'e gelmişti okumak için.

Özbek Türk'ü arkadaşlar da vardı, Güney Türkistan'dan gelmişlerdi, yeni adı ile Afganistan'dan.

Namık Açıkgöz Bey şöyle yazmış;

"Tarihçiler bilir ki Gazneliler, Babürlüler, İlhanlılar, Harezmşahlar ve Çağatay devletleri bu topraklarda kurulmuştur. Herat, Kandehar, Bedahşan gibi Afganistan şehirleri, Ankara, İstanbul, Bursa, Edirne, Konya, Erzurun, Trabzon, Antalya gibi şehirlerden çok daha önce Türk şehri idiler. 

Devlet adamı ve şair Hüseyin Baykara’nın başşehri Herat idi. O Herat’ta Ali Şir Nevayî ve Molla cami gibi şahsiyetler yetişti… O Herat’ta Bihzad ve Aka Mirek gibi minyatür sanatçıları yetişti. Prof. Dr. Mustafa İsen’in dediği gibi Türk rönesansının merkezi olan o coğrafya, yapay sınırlarla bizden kopmuştur ama ruh ve kültür bağımız o topraklarla birlikten atar hâlâ…

Doç. Dr. Ayhan Pala’nın isabetli bir şekilde ifade ettiği üzere biz Birinci Dünya Savaşı’nda sadece toprak kaybetmedik; toprak kaybetmekten daha fecisi hafızamızı kaybettik."

Güney Türkistan'dan gelen Özbek Türkü öğrencileri de o dönemde Güney Türkistan'a sokmadı Taliban. Suçları sadece Türk ve Müslüman olmaktı.

Oralarda bizdeki gibi haberleşme sistemi yoktu. Telefon edemiyorlardı, mektup yazamıyorlardı. Sadece gidip görmek gerekiyordu. Çocuklar, aileler birbirlerinin durumunu sadece karşılıklı görüşerek anlıyorlardı, hasret gideriyorlardı. Hatta bir kaç öğrenci arkadaş o günkü imkanlarla Özbekistan'a gitmişler ancak sınırdan geçemeden, ailelerini göremeden geri dönmüşlerdi. Tam yedi yıl aileleriyle görüşememiş, birbirlerinin sağ mı ölü mü olduklarını bilememişlerdi.

Türk Dünyasından gelen talebelerle Pazar günleri köye gidiyorduk. Yine bir gidişimizde Özbek Türkü bir talebe arkadaşımız, köyde bir çay var, onun içine girmiş, bir taşın üzerine oturmuş, dalmış gitmişti. Kendisini dakikalarca seyrettim. Kimi düşünüyordu? Anasını, babasını, kardeşlerini mi, kendi durumunu mu, orada bir sevdiği varsa onu mu? Bilinmez.

Peyami Safa diyordu ki "Aşkın doğması için iki kişinin birbirini görmesi, aşkın büyümesi için de görmemesi lazımdır." Yani ayrılık aşka yarar gibi bir şey.

Düşündüm ki, şimdi bu Özbek Türkü arkadaşımızın Güney Türkistan'da bir sevdiği varsa konuşması, mektuplaşması, görüşmesi mümkün değil. Belki ortak görebildikleri gökteki ay olur. Aradan da yedi yıl geçmiş.

Kim demiş aşıklara ayrılıklar yaraya,

Ayrılık ilaç mı ki gönlümdeki yaraya,

Ben burdan bakar iken baktığında yar aya,

Hasret saklar mendilim geçti gitti yedi yıl,

Tam yedi kış erittim vuslatımı yedi yıl.

Oralar kadim Türk topraklarıydı. Atalarımızın ruhu oralardaydı, kökümüz oralardaydı.

Ebulfeyz Elçibey "Hazar yükseldikçe Türk'ün talihi de yükselecektir" demişti.

Yağmur Tunalı şöyle anlatıyor;

"1991’de 6 kişilik bir ekiple Azerbaycan’daydık. Elçi Bey 1990 yılında gittiğimizde yasaklı durumdaydı; 1991’de gittiğimizde ise yasağı kaldırılmıştı. Dolayısıyla Halk Cephesi’nde bizi misafir etmek istedi. Biz de heyet olarak gittik. Orada gece bir buçuğa kadar sohbet ettik. “Hazar Denizi yükseldiğinde Türkler de yükselir.” dedi ve bunun üzerine kalktık, Hazar Denizi’ne gittik. Tepemizde ay ışığı vardı. Orada, “Hazar yükseliyor mu?” diye ölçümler yapıldı ve Hazar’ın yükseldiğine kanaat getirildi. Turan Hoca ile Elçi Bey’in sevinci görülmeye değerdi. Elçi Bey hastaydı ve dalgalar boyumuzu aşıyordu, insanlar kenardaydı ve ben de mesleğim gereği yanlarındayım. Orada 45 dakika kadar dualar edildi. Bu kadar gözyaşını ben hayatımda görmemiştim. Orada Hazar’ı gözyaşı ile suladık. Dua ediyorlar, “Yarabbi, Türk’ü yücelt!” mealinde. Arkasından şiirler başlıyor. Turan Yazgan Hoca’da da şiir okumaya başlıyor. Elçi Bey’le karşılıklı atışma yapıyorlar. Her ikisinin de hafızasında, bu kadar çok şiir olduğunu ben orada gördüm."

Şöyle devam ettim şiire;

Rüzgarla işitsem de bin yıl öteden azar,

Suyunu tüketse de Aral'lar azar azar,

Gün gelir Karadeniz, gün gelir Hazar azar.

Dileğimdir Mete Han ya beni al çağına,

Ya mecbur olacağım yükseğin alçağına.

Oğuz Han diyordu ya "Gökyüzü çadırımız, güneş bayrağımız olsun." Dağlar ulu dağlardı, göğsü kaba dağlardı. Her dağın tepesinde bizi bekleyen birileri vardı. Her dağda ayak izlerimiz, göz izlerimiz.

Gökyüzü çadırımdı, say ki dağlar kanattı,

Gün oldu yaralarım dost bildiğim kanattı,

Kanattığı yetmedi hatırama kan attı

Ya dönüp gideceğim yeniden izlerime,

Ya yelken açacağım yeni denizlerime.

Dağlar bizi bilirdi. Dilaver Cebeci Ağabey Kandehar Dağlarında Sabah Namazı'nı yazmıştı.

Kandehar'dan, Tanrı Dağları'ndan, Çeğen Tepesi'nden, Anafartalar'a, Toroslara, Allahüekber'e yol uzanırdı. Gün gelir Hazar, gün gelir Karadeniz yükselirdi.

İbn-i Haldun "Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine benzer" diyordu. Şöyle bitmişti şiir;

Zamanı eğirirken hasreti dile dile,

Bu nice bir sevda ki beni düşürür dile,

Sana sınır yok gönlüm sen ne dilersen dile,

Gönlüm ister dili Türk, sokağı Türk İstanbul,

Ya al beni Kandehar, ya yeni Türkistan bul...

Bizim Türkistan'ımız belli efendim.

Allah soydaşlarımızın yardımcısı olsun.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


BAK POSTACI GELİYOR-XXXV
Çarşamba, 05 Ocak 2022
...
Ankara’da Seğmen Alayı
Perşembe, 30 Aralık 2021
...
YÜZÜNCÜ YIL
Pazartesi, 03 Ocak 2022
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

113 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi