Mehmet Ali Kalkan

DİLAVER CEBECİ AĞABEY'DEN BİR ŞİİR: SİTARE

"Kelkit'in altı bağlar,

Kar yağar seki ağlar,

Muratlı murat almış,

Muratsız her gün ağlar."

Bu türkünün söylendiği topraklarda mayalandı Dilaver Ağabey'in dünyası.

"Dedemden yadigâr bir sokak boyunca yürüyoruz" diyordu Kıyam Düşünceleri'nde.

İşte o güvercin kanatlı çağda,

 

Örümcekler duvar örer,

Kuşlar ordu bozardı.

Türküler kanat kanattı onda.

Kirpiği kaşına değdiği zaman sinesine yüzlerce ok saplanırdı. Mete'nin ordusundaydı o sıra. Topraklar yağmura doyduğu zaman doyardı ona.

Aklı saçlarına takıldığı zaman erguvan arzular dolardı içine.

Yıldızlar, sitare'ydi.

Siyah benli bir kız kaçardı düşlerine.

Kurşun benizli bulutlar gelirdi ufuklarından.

Susayıp su diye içerdi zamanı.

Tesbihi ülküsünün doğum sancısıydı.. Alnında otuz üç damla terdi.

Çeğen tepesinde uzun, yorgun ve yenik gecelere hüzünlüydü.

Kerkük türküleri gibi kelepçeliydi.

Saçlarında kurt nefesli rüzgârlar dolaşan ülkü çağının bahadır meleklerine sevdalıydı. Kıbleli rüzgârlar doluyordu içine.

Kalem ile, süngü ile Türk ve Turan yazıyordu.

Yunus'un geçtiği şarlardan geçmişti.

Horasan göklerinde yıldızlarla söyleşmişti.

Ülküsüne baş koymuştu.

Asırlarca kır atını suladığı zamanlardan üç bin yıl sonra doğacak torununa selâm gönderiyordu.

O bizim Dilaver Ağabeyimizdi.

Bir neslin şiiriydi.

Ve Kelkit türküsü devam ediyordu;

Baba bir baktı geçti,

Bilmedim vakti geçti,

Dünya bir pencereydi,

Her gelen baktı geçti.

...

29 Mayıs Dilaver Cebeci Ağabey'in vefat tarihi idi. Emanetini teslim edeli tam on üç sene olmuştu.

Sitare, yıldız demekti, biz star yapıp olur olmaz yerlere dağıtmıştık.

Herkesin sevdiği, baktığı, yolunu gözlediği, yönünü tayin ettiği bir sitaresi vardı. Ve bir gelinciği vardı nazenin.

Bugün de Dilaver Cebeci Ağabey'in Sitare şiirini okuyalım.

SİTARE

“Çeşmek Be-zen Sitare

Ezmen Mekon Kenâre”

Nerden çıktın karşıma böyle Sitare

Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde

Kirpiklerin yüreğime batıyor

Telaşlı bir kalabalığın ortasında

Ayaküstü konuşuyoruz

Nedimin nigehban nergisleri gibi

Üstümüzde bütün nazarlar

Çok utanıyorum Sitare

Dün oturup hesap ettim

Sen doğduğun zaman

Ben bir askeri mektepte talebeymişim

Sen bilmezsin Sitare

Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih

Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu

Her akşam dokuzda yat borusu çalardı

Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı

Bir derin uykuya atardım kendimi

Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı

Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Seninle konuşurken Sitare

Aklıma yıldızlar dökülüyor

Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde

Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan

Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında

Gökyüzü salkım salkım

Zigguratlar tıklım tıklım

Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım

Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım

Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan

Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım

Gözlerine baktığım zaman Sitare

Bütün çöllere ay doğuyor

Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı

En kuytu vahaları dolaşıyorum

Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare

Çadırla su arasında bir cılga var

O cılgada narin ayak izlerin var

Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun

Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun

Biliyorum içinde bir sızı var

Bıçak ağzı gibi bir sızı var

Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan

Züheyr’in Suad’ı gibi keremsiz kılan

Kuzeyden güneye

Güneyden kuzeye

Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde

Kureyş’in heybetli ve inatçı develeri

Hiç aldırmadan benim esmer sevdama

Geviş getiriyorlar ufka bakarak

Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum

Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum

Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif

Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum

“Ah minel aşk-ı ve halatihi..”

Çok eski bir gerçektir bu biliyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz

Ve ikimizde ıslanıyoruz

Ben ne yağmurlar gördüm Sitare

Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım

Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın

Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır

O şehirde sırılsıklam gezerdim

Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan

Tapınaklar insanları safra gibi atardı

Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı

Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni

Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim

Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında

Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk

Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun

Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun

Kaşı karam, gözü karam, saçı karam

Umay gibi yumuşak huylum

Nerden çıktın karşıma böyle

Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime

Asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime

Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare

Adam akıllı yorulmuşum

Ellerin böyle olmamalıydı

Ellerine acıyorum

Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum

Durup durup ıssız yerlerde

“güçlü ol ey kalbim, güçlü ol

Daha çok işimiz var” diyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Dilaver CEBECİ

Şehitlerimize, bu toprakları vatan yapanlara, atalarımıza, Dilaver Cebeci Ağabey'e, Babama, geçmişlerimize Allah rahmet eylesin.

Fatihalarla...

Dilaver Cebeci Ağabey ile babamın yanına gitmiştik, bu fotoğraf babamın evinden. Yanımızdaki delikanlı da o zamanlar burada talebelik yapan, şimdi Türk Dünyasındaki bir hastanede başhekim Özbek Türkü Muhip.

 

 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


BAK POSTACI GELİYOR-XXXV
Çarşamba, 05 Ocak 2022
...
Ankara’da Seğmen Alayı
Perşembe, 30 Aralık 2021
...
YÜZÜNCÜ YIL
Pazartesi, 03 Ocak 2022
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

184 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi