Mehmet Ali Kalkan

BİZLER GENÇLİĞİMİZDE 'TORE' LENDİK

1975 yılına Adana'da üniversiteye başladım, on yedi yaşındaydım.

Bizim köyden uzaktan bir akrabamız Adana'da yaşıyormuş, babam onlara da uğramamı istedi. Daha önce hiç görmediğim insanlardı. Kaydımı yaptırdıktan sonra yurt başvuru evraklarımı da tanzim ettim, sonra sora sora evi buldum. O dönemde "kurtarılmış bölge"lerden birindeydi ev. O gece beni bırakmadılar, zaten iki oda bir yer. Ertesi sabah kalktım benim yurt evrakları yok, aradım taradım bulamadım. Meğer yenge saklamış. "Biz buradayken hiç yurtta kalınır mı? Ayıp olmaz mı? Hiç yakışır mı?" gibi sözlerle epey azar işittim ve bir yıl orada kaldım.

Akrabam Veli Abi'nin çalıştığı yerde bir arkadaş varmış, "senin tam kafa dengin" diye beni onunla tanıştırdı, Şeref Abi. O da beni aldı Adana Kültür Derneği'ne götürdü. Gidiş o gidiş. Son üç yılım da orada geçti.

Adana Kültür Derneği bir mektepti. O günlerimizi Mehmet Hayati Özkaya P.K. 546 adlı kitabında anlatmıştı.

Ne güzel insanlar gelirdi.

Meselâ Emine Işınsu Abla'nın ismiyle hitap ettiği iki kişiden bir olan Galip Erdem Ağabey misafirimiz olurdu.

Hani bir gün MHP milletvekili adayları toplanmış, Galip Abi de konuşma yapacak, şöyle başlamıştı ya; "Sayın ülkücü aday adayları." Dinleyenlerden isyan edenler olmuş tabiî, "biz ülkücü adayı mıyız? Biz ülkücüyüz, öyle olmazsa aday olur muyduk?" Galip Abi de cevap vermiş "Bir insanın ülkücü, ideal insan olup olmadığı öldükten sonra anlaşılır. İnsan hayatının her döneminde yanlış yapabilir. Öldükten sonra demeliler ki 'bu insanın hayatı hep doğruluk, adalet, vatan, insanlık vs. için geçti, ülkücü bir insandı. O zaman hak yerini bulur."

Faruk Akkülah Ağabey gelirdi derneğe sonra, diyordu ya;

"Bir gün gelecek... Kalbi büyük aşklarla çarpmayan, tek bir kıvılcımdan bile mahrum insanları, canlı kabul etmiyorum. Onlar iman pınarları kurumuş, bütün sevgi çiçekleri solmuş, hayatı bir yük gibi sırtlarında taşıyan, gömülmesi unutulmuş ölülerdir.

O gün güvercinlerin gagasında, o gün 'veli'lerin va'dinde, o gün boşanan bir ok, o gün dolu bir yelken, o gün olgunlaşmış bir başak, o gün yolda bir mektup, o gün telgraf tellerinde bir haber...

Müjde onda, hayat onda, necat onda... Belki faniler değil, fakat ölümsüz Türk Milleti o güne er geç kavuşacak. O gün, o büyük gün, cihanın kulağı yine Altay dağlarından, Orta Asya ufuklarından ezan sesi işitecek."

Hani 1978 de MHP Ankara'da büyük bir miting yapmıştı. Kortejin uzunluğu iki kilometreyi bulmuştu. Kan gövdeyi götürdüğü günlerdi. O yürüyüşte, en önde on, on bir yaşlarında, milli kıyafet giymiş, elinde Türk Bayrağı olan bir çocuk yürüyordu. O çocuk Faruk Akkülah Ağabey'in çocuğu idi. Gerisini yine derneğimizin müdavimlerinden Özer Revanoğlu Ağabey anlatsın.

"Konvoyun en önünde, milli kıyafet içinde, sarığı cepkeni ile elinde Türk bayrağı, Faruk Hoca’nın oğlu, Yağmur Akkülah yürüyordu. Herhalde Yağmur, o zaman ilkokulun, dördüncü veya beşinci sınıfında idi.

Zaman zaman tuttuğu bayraktan dolayı yoruluyor, “Bayrağı düz tut” diye, Faruk Hocadan azar da işitiyordu.

Konvoyumuzun uzunluğu iki kilometreden fazlaydı. Anadolu’ nun muhtelif yerlerinden gelen ülkücü gençler, “Bozkurtlar geliyor, Kahrolsun Komünistler, Ne Mao ne Lenin – Zafer İslam’ın – Ya Allah Bismillah, Allah’u ekber” sesleri ile Ankara semalarını çınlatıyordu.

Cebeci’den Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gelmeden önce, birkaç sivil polis geldi. Önden giden çocuğun, kime ait olduğunu sordular. Faruk Hoca, zaten mitingle ilgili sağa, sola koşup duruyordu. Vazifeli gençler polise, Faruk Hoca’yı gösterdiler. Ben de Hoca’nın yanındayım. Polisler, “Bu çocuğun babası siz misiniz?” Diye sordular. Faruk Hoca, “Evet benim;” diye cevap verince polisler “O çocuğu önden alın. Biraz ileride Fakülte’nin damında silahlı militanlar var. Size ateş açabilirler. Çocuk tek başına ortada hedef teşkil ediyor dediler.”

Yağmur’un, bir hain kurşunla vurulma tehlikesi vardı. Bunu, rasgele kimseler değil yetkili insanlar, polisler söylüyordu. Gerek ülkede cereyan eden hadiselerden, gerekse çocuğu önden alın diyen ve sözüne itibar edilmesi gereken şahıslardan dolayı, söylenen sözü ciddiye almamak mümkün değildi.

Ayrıca aynı haber bir anda, birkaç yerden birden geldi.

Faruk Hoca, kulaklarına kadar kızardı. Çok büyük endişe duydu, yüreği ağzındaydı. Ama ikaz edilmesine rağmen; Yağmur’u, konvoyun önünden almadı.

Yürüyüşe devam ediyordu. Hoca tedirgindi ve söyleniyordu. “Ben oğlumu önden alırsam, arkadan gelen gençlerimizin yüzüne nasıl bakarım? Onlar, ana kuzusu değil mi? Onların anaları, babaları yok mu?” diyordu."

İşte Töre Dergisi o günlerin dergisiydi.

Anda Dağıtım vardı. Ondan kitap dergi alır, derneğimizde satardık.

Töre'nin kurucusu Halide Nusret Zorlutuna, sahibi ise kızı Emine Işınsu Öksüz'dü.

Sene 1977 ya da 1978 olabilir. Töre Dergisi'nde okuduğum bir yazıyı beğenmedim. Gençliğin verdiği heyecanla da epey ağır bir yazı yazıp gönderdim. Bir müddet sonra cevap verdiler ama cevap da benimkinde ağırdı belki.

Bizim dernek mensubu Ayhan Aksu Ağabey vardı, ingilizce öğretmeni ve müthiş bir tenkitçi.

O yıllarda Tercüman Gazetesi Prof.Dr. Osman Turan'ın Selçuklular Zamanında Türkiye adlı kitabını tenkit yarışması açmıştı. Ayhan Ağabey de o yarışmada birinci gelmişti. Tenkide kitabın başlığından başlamıştı "Selçuklular Zamanında Türkiye değil, Selçuklular Zamanında Anadolu olmalı" diye.

Acaba yanlış mı yaptım, ukalalık mı ettim diye benim mektubumu ve gelen cevabi mektubu Ayhan Ağabey'e götürdüm. Okudu, gözlüklerinin üzerinden baktı "Bu mektubu sen mi yazdın?" dedi. Sonra "ver ben cevap yazayım" dedi. Doğru olmayacaktı. Sonra ben bir yazı yazdım, o yazıyı da Töre Dergisi'nde yayımlamışlardı.

Töre Dergisi altını çize çize okuduğumuz, bizi besleyen, büyüten, yol gösteren bir dergiydi. Emine Işınsu Abla o yüzden de çok güzel bir insandı.

Bir gün büronun telefonu çaldı, arayan Emine Abla'ydı. Hal hatırdan sonra "sende benim hangi kitaplarım yok?" dedi. Anladım ki kitap gönderecek. Hepsi var desem bir türlü, yok desem bir türlü. Neyse o saymaya başladı;

-Küçük Dünya?

-Yok.

-Sancı?

-Var.

-Ak Topraklar?

-Yok.

-Çiçekler Büyür?

-Var.

Böyle böyle bütün kitaplarını saydı. Ertesi gün yok dediklerimle beraber bir çok kitap geldi kargodan. Yıl 2004.

Dün 6 Mayıs'tı, Emine Işınsu Abla'nın toprağa verildiği gün.

"Benim en iyi romanımın Çiçekler Büyür olduğunu söylerler" demişti.

O kitapta akçabardaklar var, kardelenler. İlk defa babası Tümgeneral Aziz Vecihi Zorlutuna'nın görev yaptığı yerde gördüğü ve kitaba aktardığı çiçekler. İşte o kitapta şöyle yazmış Emine Abla;

"Töremizdir, 6 Mayıslarda okul çocuklarını kıra götürürler.

Kırda, öğrenciler ak çiçekleri koparıp, birer ince dala dizerler. Süslü dallar, çocuklardan analara verilen onaylanmış armağandır. İlkbaharın armağanı! İlkbaharın, yazın, güzün, kışın yegane armağanı desek daha doğru."

Karın kokusunu alır almaz toprağın üstüne çıkan kardelenin anlamı sabır ve fedakârlık demekmiş.

Emine Işınsu Abla'nın hiç unutmadığım 3M duası vardı;

"Allah'ım beni Mahçup etme

Allah'ım beni Muhtaç etme,

Allah'ım beni Mecbur etme."

Emine Abla belki de yorgundu. Canı gibi sevdiği vatan topraklarında dinlenmek istedi belki.

Dün Emine Işınsu Abla'nın cenazesinde 20- 30 kişi vardı. Eminim ki her kişi en az yüz bin boynu bükük kardeleni temsil ediyordu.

Adana Kültür Derneği Başkanımız Oğuz Ağabey, Emine Işınsu Abla'nın kitaplarının ismini geçirerek bir yazı yazmış. Ben de yıllar önce bir şiir yazmıştım. Onları koyayım:

"Ünlü kadın yazarımız Emine Işınsu’ da bu dünyadan, ardında bir yığın eser sayılamayacak kadar çok hatıra bırakarak göçüp gitti.

Bizim gençlik yıllarımızda yolumuzu aydınlatan ruhumuzu rahatlatan gönlümüzü alevlendiren, “Küçük Dünya”mızda “Sancı”larımızı dindiren Ülkücü kadın!

Biz “Azap Toprakları”ın da “Tutsak” iken onu “Ak Topraklar”a dönüştürerek şimdi artık “Nisan Yağmuru”ile “Çiçekler Büyür” demiştin.

Bizleri “Kaf Dağı’nın Ardında” “Atlı Karınca” ya bindirdiğin gün ne mutlu olmuştuk. Sonrada ipteki “Cambaz” lara bakıp birazdan düşer onlar derken tepetaklak gitmişlerdi. Sonra bir “Cumhuriyet Türküsü” tutturmuş “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demiştin.

Türk olmanın gururu ile “Bir Aile” kurmuş. Öksüz’e “Bukağı” mı takmıştın ne? Ama senin gidişinle “Bir Milyon İğne” Öksüz’ün bedenine saplandı. Acısı öylesine büyüktü ki .”Bir Yürek Satıldı” onun haberi bile olmadı. Sadece onun mu?..

“Havva” anamızdan beri nice “Adsız Kahramanlar” gelip geçti. “Hacı Bayram”, “Hacı Bektaş Veli” “Bir Ben Vardır Benden İçeri” diyen Tanrıdan başka kimselere kul olmayan nice yiğitler…

O yiğitler ki ötede seni bekliyorlar. Kimler diye sormayın bana?. Binleri, on binleri saymak mümkün mü sanıyorsunuz?

“Bir Gece Yıldızlarla” hemhal olup da Işınsu gelirse aklınıza “Töre”miz gereğince Yüce Tanrım, Emine Işınsu kuluna acı, onu affet, cennetinden yer ver ve duamı kabul et. Amin diye dua edin.

Oğuz Özkaya"

...

Çiçekler Büyür

Bir neslin üzerinde hakkı olan Emine Işınsu Abla'ya

"Gök asık suratlı buz grisiydi"

Nisan Yağmuru'na Tutsak'tı zaman.

Mavice ümitler can irisiydi,

Bir Milyon İğne'ye üç- beş çöp saman.

 

Bir Yürek Satıldı Çin Sarayı'na,

Kuzgunî bakışlı, sarı benizli.

Akbaba niyetler uçar yarına,

Şeytan'dan mayalı, gölgeden izli.

 

Ne bilsin gerçeğin durduğu yeri,

Atlı Karınca'yla Cambaz taşıyan?

"Bir Ben Vardır Benden İçeri"

Görünen Bir olur, gönül aşiyan.

 

Azap Toprakları Sancı'lı, şaşkın,

Bahar doğum bekler gök yapraklarda.

Şahdamar sevdası tutuşur aşkın,

Hak Dost Diye Diye, Ak Topraklar'da.

 

Sanma suyu öksüz Zorlu Tuna'nın,

Gazi çınar çınar rüyaya uyur,

Horasan nakışlı aşkla yananın

Kalemi içinden Çiçekler Büyür.

Şehitlerimize, bu toprakları vatan yapanlara, atalarımıza, Emine Işınsu Abla'ya, Galip Erdem, Faruk Akkülah, Ayhan Aksu, Şeref Ağabeylere, Zeynep Yengeme, geçmişlerimize bin rahmet olsun.

Fatihalarla...

 

 
 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


BAK POSTACI GELİYOR-XXXV
Çarşamba, 05 Ocak 2022
...
Ankara’da Seğmen Alayı
Perşembe, 30 Aralık 2021
...
YÜZÜNCÜ YIL
Pazartesi, 03 Ocak 2022
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

279 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi