Mehmet Ali Kalkan

BİR MEKTUP

Geçen TRT de bir arşiv programı bittiğinde kameramanlar arasında Ragıp Karcı Ağabey'in adını gördüm.

Ragıp Ağabey bir güzel insandı.

Yazardı, şairdi, araştırmacıydı, kameramandı, belgesel yönetmeniydi, iyi saz çalardı, iyi saz yapardı. ( Bir saz da bana yapıp hediye etmişti)

Türküleri aşk derecesinde severdi, bilirdi. Ondan türküleri dinlemek başlı başına bir güzellikti.

"Yetmiş bin civarında divan edebiyatı şairi tespit ettim" demişti. On iki cilt tutmuş, Kültür Bakanlığı da "üç cilde indirirsen yayımlarız" dediğini söylemişti.

Çayın yanında bir şey yemezdi, "çayın haysiyeti var" diyordu.

Necip Fazıl bir sırrını ona emanet etmişti, hatta o evlenmesine vesile olmuştu.

Bir cem töreni çekiminde müdahale edince "o zaman sen yönet" demişler, o da yönetmişti, adını Yezit Dede koymuşlardı.

Kendinin de kalp ameliyatı olacağını söylemişti. Ben de "Abi benim olduğum on ay kadar oldu, çok şükür iyiyim" dedim. Ameliyat sonrası hastaneden fotoğrafını göndermişti.

Dün Mehmet Ragıp Karcı Ağabey'in gönderdiği mektup gözüme ilişti.

Bugün de o mektubu koyalım ve şiirleri daha bir farklı okuyalım , türküleri de o gözle dinleyelim efendim.

Mehmet Ragıp Karcı Ağabey'e, Rasim Köroğlu'na birer fatiha gönderelim efendim. İbrahim Sağır Ağabey'e Allah sağlıklı uzun ömür versin.

Fotoğrafta Ragıp Ağabey ile Muharrem Kubat Ağabey var, on dört sene öncesinden, Eskişehir'den.

...

"Sevgili Mehmet Ali,

Rasim, İbrahim ağabey ve senin yapıp ettiklerinizi takdir makamında elbet değilim. Benim takdir makamında olduğum hiç bir yer ve zaman olmadı. Olanlar ayrıca takdir-i ilâhÎ olduğu için benim teberrük bâbında takdirimin her hangi bir kıymeti olamaz. Her milletin iyisi iyi kötüsü kötüdür buyurulmuştur. Ancak bir Rus yazar'ın söylediği, bizim değerli yazarımız Kemal Tahir'in de tekrar ettiği, Kemal Tahir bizim olduğu için

ondan nakletmeyi uygun bulduğum bir cümle vardır: “Mensubu bulunduğunuz toplum içerisinde fertleri iyi veya kötü diye ayırmaktansa, bu insanların bir toplum olarak ortaya çıkardıkları değerlere bakmak lazım.” Bizim milletimizin de iyisi iyi kötüsü kötüdür elbet. Ancak mektep tahsili için Ankara'ya gelip de sanat ve edebiyat ve sanat ehliyle tanışınca tefekkür sahası diye üleştikleri sahanın aslında arazi-arsa çekişmesi olduğunu anlamam uzun sürdü. Yâni sanatçı veya yazar diye bilinen insanların millet fertlerinin bir arada ortaya koydukları eserlerden çok ortadaki hercümerçten koparabilecekleri pay dı bütün gayretleri. Edebî muhalefet gibi görünen gayretlerinin çoğunun altında, siyasî arenada belli bir oy sınırını aşmış partilerin aldığı hazine yardımından, muhalefete çıkan paydan nasiplenmek olduğunu anlamam hayli gecikti. Halisâne gayretlerin bir çırpıda olmasa da ikinci üçüncüde çöküp gittiklerine şimdi yanıyorum ama, şimdi de elimizden bir şey gelmez; o zaman da gelmiyordu. Şimdi ancak o hazine yardımına dönüp bakmayan halisane gayret sahiplerinin başlarında taşıdıkları ak alınlarına gösterdiğimiz saygıyla yetiniyoruz. Hâ sonradan başlarında taşıdıkları o ak alınlarının da yeni ve bu defa daha büyük paylara medar olanlar da var ve çeşitli iktidarlar zamanında devletin cebinden özellikle şu sıralar ellerini çekmedikleri görülüyor. Geçelim,

Konuşma sırasında ortaya çıkan şiir idrâki meselesi yıllardır tartışılıyor. Şiir idrâki sözü benim şiiri okurken benim içime verdiği dağdağayı fehmetmek için sarf ettiğim bir ifadeydi. Sonradan bu ifadenin de aslında yetmediği ortaya çıktı. Çünkü şiiri idrâk düşünüp üzerinde fikir veya tahassüslerini beyan etmekle görevini tamamlıyordu. Oysa şiirin idrak merkezi olan akıl ve akıl melekesini harekete geçirecek ötede daha ötede bir aleme ihtiyaç vardı. İşte idrâkin bittiği yerde şiirin imâ ettiği öteyi taarrüf edecek bir başka sahaya ihtiyaç vardı: İrfan.

Bilginin insanda belli makamları vardır. İlm-el yakîn. Bilgi yoluyla ateşin varlığını bilmek Ayn-el yakîn: Ateşin olduğunu görerek bilmek. Hakk-el yakîn: Ateşte yanarak bilmek. Bizim tasavvuf mektebinden devşirdiğimiz hayat macerası bu şekilde özetlenebilir. Nesîmî:

Çün gide ortadan hicâb ayne mübeddel ola ilm

Biline anda kim kimin kalb-i selÎm içindedir.

Diyor. Sıralama böyle. Bir de şöyle bir belâ:

Şöhret olmuş sahrâ-yı cünûnda Kays ile Kûhken

Gelsinler huzûr-ı aşkda imtihân olalım.

Kays (Mecnûn) ile Kuhken (Ferhat) ilm-el yakîni ayn-el yakîni geçtiler ve şöhret oldular: Peki aşkın huzuruna erdiler mi. Eğer erdilerse huzurda imtihan olalım. İşte sevgili Mehmet Ali şiir okumak ve türkü dinlemek böyle belâlı bir iştir. Şiir nasıl irfan için ötede daha da ötede bir yürek arıyorsa, türkü bu öteyi üçe dörde katlayarak taleb eder. Bazı adına sanatçı denilen şahısların (bayan-erkek) türküleri ağızlarını eğip bükerek, bir de meselâ Romalı imiş de türküyü Romalı şivesiyle icra etmeye çalışanlar türküyü bir müzik parçası haline getirmeye çalışanlardır. Bağıra bağıra, sesimizin çıktığı kadar haykıralım: Türkü bir müzik parçası değildir; bir şiir metni de değildir. Onların daha üzerinde, istediği zaman iki unsuru da kullanarak kendini belli eden bir hayatiyettir. İşte tam bunu söylerken türküleri sırtlayıp dağa çıkma zamanıdır.

Eskişehir'e Rasim'e İbrahim Ağabey'e selam."

Mehmet Ragıp Karcı

 

 
 
 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

298 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi