Mehmet Ali Kalkan

NERMİN ÖĞRETMEN

Nermin Öğretmen,

İki gün üstüste farklı arkadaşlardan yazılar okudum.

Birisi Reşat Gürel Bey'in yazısı idi. Reşat Bey yıllarca öğretmenlik yapmış, Türk Tarihi'ni hikâyeleştirmiş bir gönül dostu.

Bir başka kitabı da Öğretmen, Bilgeoğuz Yayınları'ndan çıkmış. Hatıralar ve hikâyeler var kitabında.

Dün Reşat Bey'in sayfasında Öğretmen kitabındaki Şimşir Tarak adlı yazıyı okudum, yazı şöyle;

Önce yazının başına şu notu koymuş Reşat Bey;

"Meşkure ve Nermin Öğretmen Osmaniye 7 Ocak İlkokulunun efsane öğretmenleriydiler. Birlikte emekli oldular. 8 yıl önce İstanbul'da vefat etti Meşkure Öğretmen can yoldaşı Nermin'in kucağında. Bugün de Nermin Öğretmenimiz Tarsus'ta vefat etmiş. Reşat Öğretmen'in anı-hikayesi bir vefa borcuydu ödenemeyen. BİLİYOR VE İNANIYORUM Kİ BU GECEYİ DE BİRLİKTE GEÇİRİYORLARDIR... "

Şimşir Tarak

 3 Ocak 2012 Pazartesi sabahına binlerce şükür tebessümünde uyandılar. Okullarında yeni bir haftaya başlıyormuşçasına heyecanlıydılar. Banyolarını yaptılar. “Saçımı tarar mısın?” diye sordu titreyen sesiyle Meşkûre öğretmen. Nermin öğretmen sormaya gerek yok ki sultanım, dercesine gülümsedi. Sormaya gerek yoktu, biliyordu ama tarama sırası kendisine geldiğinde takatinin yetmeyeceğini de biliyordu. Nermin öğretmen, iyice azalmış pamuksu saçları özenle tuttu. Tarağı ıslattı. Şimşir tarak nasıl olmuştu da bunca yıla direnebilmişti? Oysa kaç naylon tarak, kaç plastik fırça eskimişti Nermin’in kıvırcık, Meşkûre’nin gür saçlarında. Yumuşamış hatta munisleşmiş tarak hafifçe kayarken aynı anda fısıldadılar. “ Ne güzeldi o günler!”

Artık yarım asır öncesinde idiler...

Önce okulun hemen yanında başlayan Sıra Konaklar’da bir ev, daha sonra Karcı’ların kiralık konağı… Çığırtkan olmayan, utangaç, yukarı mahalleden olduğu belli bir ses:

“Çomçacı geldi. Şimşir çomçalarım var! Çomçacı geldi, Çomçacı!” Perdeyi aralayıp aynı anda bakmışlardı sokağa ve aynı anda göz göze gelmişlerdi. Bir daha asla göremeyecekleri bir ışık yalazı. Belli belirsiz bir tebessüm, belirip kayboluveren. Onların gözleri kasketli, kaytan bıyıklı, omuzu heybeli gençteydi. Gencin utangaç gözleriyse yerde.

– Ne satıyorsun, diye aynı anda sormuşlardı.

 – Buralı dalsiniz elleham.

– Evet, Osmaniyeli değiliz, demişler ve ilave etmişlerdi:

– Ben Tarsus’tan Nermin öğretmen.

– Ben de İstanbul’dan Meşkûre.

– Eyi öyleysem.

Türkmen motifli heybesinden uçları görünen çomçalarını çıkarıyor, uzatıyordu açılan pencereden.

 – Çomçalarım, hepsi şimşirden. Aha bunlar da gaşıklarım. “Ya şu kaşık?” diye biraz farklı olan kaşığı işaret ederlerken gelmişti cevabı: – O mu? O toğga gaşığım. Toğgayı bellememişsinizdir daha… O haftanın sonunda kahvaltı hazırlığında iken kapıları çalınmıştı. Çomçacıydı gelen. Bir kova dolusu sıcak toğga, iki tane de toğga kaşığı.

 – Helgini yarın akşam dönüşü alırım. 

– Helgin? Helkeyi öğrencilerinden öğrenmişlerdi. Ya helgin?

 – Sizin kova dediğinize burada helke denir. Yoğurt çalmaya, toğga taşımaya yarayan bu bakır helkelere ise helgin derik. Sıcaken içmelisiniz.

Teşekkür etmeye fırsat bile vermeden dönüp gitmişti.

Biraz çekinerek tattıkları ekşimsi toğganın ilk tabağını yavaş yavaş içtiler. İkinci tabaklarını doldurduklarında kaşıkla kenara iteledikleri nohutları, adını koyamadıkları bitki dallarını da iştahla yediler. Her pazar uzun uzun sohbet ederek yaptıkları kahvaltı sofrası öylece kalmıştı. Taze yumurta, taze yağ, sıcak süt, pastırma, tulum peyniri, reçeller hiç birine dokunmamışlardı. Öğle ve akşam öğünlerini de toğgayla geçiştirdiler. Ders hazırlıklarına, öğrenci ödevlerini değerlendirmelerine, okumalarına daha çok zaman ayırabilmişlerdi. Ülkelerine yararlı insanlar yetiştirebilmek, bu güzel insanlara hizmet edebilmek için daha çok ve daha planlı çalışmaları gerektiğini biliyorlardı. Birbirlerini bu kadar iyi anlayan, seven iki arkadaşı bir araya getiren ve onlara öğretmenlik yapma azmi veren Allah’a ne kadar şükretseler azdı. Fırsatları, zamanı çok iyi değerlendirmeleri gerekiyordu.

Pazartesi akşamı eve huzurla dönmüşlerdi. Altmışar öğrencileri vardı birbirleriyle ve diğer sınıflarla yarışan. Başöğretmen Hidayet Berker’den sınıflarının müzik dersine girmesi için söz almışlardı ikinci dönem için. Çok güzel keman çalan ve bilgilerini kolayca aktaran Hidayet Bey, sadece beşinci sınıfların müzik dersine girerdi her zaman. “Öğretmen Bacılar”ın ayrıcalığı neydi ki üçüncü sınıfların dersine de girsin. Zor ikna etmişlerdi onu.

Ve o akşam bu tarağı hediye almışlardı. “Aman Allah’ım!” diye sesini yükseltti Nermin öğretmen. “Çomçacının adı neydi?” Gözleri taraktaydı ikisinin de. Adını bile soramamışlar, öğrenememişlerdi. Elli yıl sonrasından yine yarım asır öncesine, o pazartesine dönmüşlerdi. Eve döndüklerinde o da çarşı tarafından geliyordu. Kapı önlerinde buluştular.

 – Helgini alabilir miyim?

– Teşekkür ederiz. Öyle güzel olmuştu ki dün bütün gün toğga yedik. Okulda arkadaşlardan öğrendik; içindeki ekşimsi şey ebelikmiş. Merak etti bütün arkadaşlar bu mevsimde ebeliği nerede bulmuşlar diye. Birlikte içeri girip çıktılar, akşamdan hazırladıkları helgini uzattılar.

– Eşiniz mi yaptı bilemiyoruz ama yapanın eline sağlık. Helginin içinde bisküvi… Bir an durup gülüşerek ilave ettiler.

– Kaymaklı püskevit koyduk içine, afiyetle yesinler. Ucundan tutup aldı helgini. Bir an durup bekledi. Teşekkür etmek yerine heybesine daldırdı elini. En dibinden bir şey alıp çıkardı. Uzattı ikisinin arasına. İşte bu taraktı o… Bakışlarını yerden kaldırıp üzerlerine dikmişti. Baktığı, gördüğü onlar değildi sanki. Yüreklerinin içini görüyor, zihinlerini okuyor gibiydi. Ürperdiler.

 – İlk ve son yaptığım tarak. Lütfen kabul ediniz.

Sesi de kelimeleri de değişmiş miydi yoksa onlara mı öyle geliyordu, bilemiyorlardı.

– Tarak bir, siz ikisiniz diye düşünmeyiniz. İkincisini yapmaya benim gücüm, sizin sabrınız yetmez. Böylesi daha iyi. Sizin için de benim için de böylesi daha iyi. Siz nasıl olsa mesleğinize sevdalısınız…

“Tam böyleydi söyledikleri.” diye tasdik ettirdiler gönüllerine. Sonrası? Öncesini bilen yoktu ki sonrasını bilen olsun. Gebeli’ye, Toğgalı Dede’nin mezarına doğru gittiğini görenler olmuş en son.

 – Bir de yağmursuz geçen o ekim ayında. Diye hatırlattı Meşkûre öğretmen. Onu fazla yormamak için yine Nermin devam etti hatıralarını dillendirmeye. Modi Modi gibi bir şeydi adı. Çocuklar, evden getirdikleri en büyük çomçaya kaş, göz çizerler, başına bir eşarp bağlayıp hırka giydirirler ve ev ev dolaşırlardı:

 “Çomçalı gelin çom ister,

Yağdan, bulgurdan ister,

Ambardaki döğmeden,

 Hani hakkı Toğgalı Dede’nin?”

Nakaratı ile evlerden topladıkları yağ, bulgur, döğme ve ayran ile kısır, toğga yaparlar, birlikte yerler ve yağmur yağması için Allah’a dua ederlerdi. İşte öyle bir günde gelin yapılan çomça kırılmış. Çomçayı getiren çocuk annesine ne söyleyeceğini düşünerek üzgün bir şekilde evlerine giderken çomçacıyla karşılaşmış ve çomçacı kırık çomçayı almış, yenisini vermiş. Ertesi gün Ahmet Kılıç Öğretmen “ Necla’ nın anlattığı sizin çomçacı olmalı!” diyerek öğrencisini kendilerine göndermişti. Çocuğun anlattığı oydu. Kaç yıl sonra aynı heybesi, aynı çomçaları ile oydu. “Hangi mektepte okuyorsun?” diye sormuş, “Yediocak” cevabını alınca önce bir gülümseme belirmiş yüzünde, sonra da sessizce gitmiş. Kırk yıllık öğretmenliğin yıllar sürecek hatıraları. Bazı hatıraların paylaşılması, yaşanmasından çok uzun sürüyordu. Öğretmenliğe nasıl kanılsın? Meşkûre Öğretmen buğulu gözlerini parmaklarına çevirmişti. Okşadı, öptü o parmakları Nermin Öğretmen.

– Tırnakların uzamadı, merak etme zamanı geldiğinde söyletmeden keserim. Ihlamur içelim mi?

– İstemem dedi gözleriyle, eliyle oturmasını işaret etti yanı başına.

 Oturdu, yastığını düzeltti. El ele, gönül gönüleydiler. Yeni, yoğun bir haftaya başlayacaklarmış, sınıflarında öğrencileriyle göz göze gelecekler, derse başlayacaklarmış gibiydi.

– Portakal çiçeklerinin, çocuklarımın kokusunu özledim Nermin. Oku üzerime.

Besmeleyle başladılar. Portakal çiçeği kokan çocukların arasındaydılar artık. Okudular, yürüdüler, yükseldiler.

Meşkûre orada kaldı. Nermin yapayalnız döndü bu yolculuktan. 

..

Reşat Gürel Bey'in yazısı burada bitiyor. Diğer yazı yı da Hamza Kılıç Bey'in sayfasından okumuştum.

Nermin Hanım Sayın Devlet Bahçeli Bey'in ilkokul öğretmeni.

Devlet Bey, Nermin Hanım'ın kimsesinin olmadığını ve hastalığını öğrendiği MHP Kadirli İlçe Başkanı Alptekin Uçmak Bey'i görevlendirir. "Kimsesi yoksa biz varız" diyerek, ilgilenilmesini, gereken neyse yapılmasını söyler. Alptekin Bey gerekenleri yapar, sık sık ziyaret eder. Uzun süre yoğun bakımda kalan Nermin Öğretmen Mersin Şehir Hasatanesi'nde vefat eder.

Mersin MHP İl Başkanı Zeynel Uğur Gölgeli'yi görevlendiren Devlet Bey, cenaze için gerekenlerin yapılmasını, defnedilmesini ve Nermin Öğretmen'in kalan borçlarının ödenmesini ister, bunların da kendisi tarafından karşılanacağını söyler.

Merhume Nermin Özbek 11 Kasım 2020 de,  MHP Mersin teşkilatının yoğun katılımı ile öğle namazı sonrası defnedilir.

Vefa ne güzel şey.

Serap gören düşer gama,

Çöldeki izler muamma,

Yürüyene durur amma,

İnanmışı yol götürür.

İnanmak, yolda olmak da güzel.

...

Şehitlerimize, bu toprakları vatan yapanlara, atalarımıza, Nermin ve Meşküre Öğretmenlere, öte dünyaya uğurladığımız üzerimizde hakkı olan bütün öğretmenlerimize, geçmişlerimize Allah rahmet eylesin.

Fatihalarla...

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


BAYRAK
Çarşamba, 18 Kasım 2020
...
ÜÇ KAFADAR…
Pazar, 15 Kasım 2020
...
BAROLAR
Pazartesi, 23 Kasım 2020
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

148 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi