Mehmet Ali Kalkan

ZÜBEYDE ABLA (KINIK)

Benim bir Zübeyde Ablam var, Sivrihisar'lı. Aynı zamanda Sivrihisar'ın hafızası. O bölgenin şahıslarını, yemeklerini, adetlerini bilir.

İlkokuldan sonra okuyamamış ama eline ne geçtiyse de okumuş. Gazeteden kitaba, gazete yaprağından takvime.

O tarihlerde okuduğu Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun, Burhan Felek'in, Mehmet Kaplan'ın yazdıkları hâlâ hafızasında bütün canlılığıyla durur.

Esat Mahmut Karakurt'un kitabını okuyorum desen "o kitapta söyle bir yer vardı, oraya geldin mi?" der meselâ.

Peyami Safa dersin, "o bazı yazılarını, kitaplarını müstear isimle yazdı, Server Bedii adıyla" der.

Bedri Rahmi'yi, Falih Rıfkı'yı, Reşat Nuri'yi, Halide Nusret Zorlutuna'yı... velhasıl o dönemlerden yakın zamana kadar kimi sorsanız bilir, onlar ve kitapları hakkında da konuşur.

Hafızası mükemmel.

Şiiri de çok sever tabi, beni de.

Her yazıdan sonra arar ama çekinerek aradığını, rahatsız etmek istemediğini de söyler.

Zübeyde Abla'dan bir şiir okumasını isterseniz Yahya Kemal'den başlar.

Arada sırada şarkı da söyleriz ama neyse.

Bir gün konuşma sırasında benim "yıldızlara çoban duran" şiirimi çok sevdiğini söyledi. "Gözlerim küçük yazıları görmüyor ya, o şiiri büyük yazdırıp çerçeveleteceğim, o zaman belki okuyabilim" dedi.

Ben bilirim, Zübeyde Abla kafasında zaten neyi nasıl yapacağını, nereye koyacağını düşünmüştür, sordum; "Abla sen onun çerçevesinin rengini de düşünmüşsündür, değil mi?"

"Elbette düşündüm, gümüşî olmalı, nereye koyacağımı bile kararlaştırdım" dedi.

Bilgisayarda yazdırıp büyütsem olmaz. Bizim Tuğba var, onu aradım. Tuğba zevkli, aynı zamanda Türk Edebiyatı'nı bitirdi, güzel sanatlarla uğraşır, ebru yapar, güzel yazı yazar. Bu şiirden ve çerçevenin gümüşî olması gerektiğinden, ona göre bir yazının nasıl bir kâğıda yazılması, büyüklüğü vs. den bahsettik.

Tuğba on gün kadar sonra şiiri yazdığını söyledi. Çok da güzel olmuş. Beraber çerçeveciye gittik, yazıya, kâğıdın rengine uygun , Zübeyde Abla'nın dediği gibi gümüşî bir çerçeve seçtik.

Sonra da güzelce silip kapıdan teslim ettik.

Bir gün evine gittiğimde gördüm, baş köşeye koymuş o çerçeveyi Zübeyde Abla. Bu fotoğraf o günden.

Eskişehir Türk Ocakları otuz yılı aşkın her Perşembe akşamı "Perşembe Sohbetleri" yapar. Bir Perşembe Sohbetini'de Zübeyde Abla ile beraber yapmıştık Türk Ocağı'nda. Vakti olan seyretsin efendim.

İyi ki Zübeyde Abla gibi güzel insanlar var, elinden hepimizin su içmesi lâzım.

Bugün de o şiiri koyalım. Yorum kısmına da Eskişehir Türk Ocağı'ndaki sohbeti.

Zübeyde Abla'nın ellerinden öperek...

 

Gözlerin

 

Gözlerin Leyla'da yunmuş cansuyu,

Sevdayı zamana sunar gözlerin.

Ah'lı gecelerde bölüp uykuyu,

Gelir başucuma konar gözlerin.

 

Gah yar ışığını bekletir nurda,

Gahi aşık eder kuzuyu kurda,

Dağlarda göklere komşu olurda,

Sonra yüreğime iner gözlerin.

 

Kalbimin üstüne çökerken duman,

Yıllara vedanın efkarı yaman,

Yıldızlara çoban durduğum zaman,

Mehtabın yüzünde donar gözlerin.

 

Zerreden kürreye akar da gider,

Yerden sonsuzluğa bakar da gider,

Ummanı peşine takar da gider,

Her damlası sevda pınar gözlerin...

 

Not : Dilerseniz Mehmet Ali Kalkan ile Zübeyde Kınık Hanımefendinin Eskişehir Türk Ocağı'nda yaptığı sohbeti  dinliyebilirsiniz.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

295 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi