Mehmet Ali Kalkan

HAZAN

HAZAN

Dün sabah erkenden köye doğru yola çıktım, hava serin.

Bahara açan çiçeğin,

Sevgisi arıya kalır,

Yeşile doğan gerçeğin,

Sonrası sarıya kalır...

Yapraklar sarıya dönmeye başlamıştı. TRT Türkü'de bir türkü söyleniyordu. Baştan Feyzi Halıcı Ağabey'in o güzel türküsü sandım;

"Ettiler dost nazarında,

Esir göze kaşa beni,

Sorgusuz can pazarında,

Yazdılar en başa beni.."

ama değilmiş, aşık Miskini'ninmiş

"Sevenlere gönül verdim

Yola çevirdiler beni

Damla bile değil idim

Göle çevirdiler beni..."

Türküler bizim sevdamızdı, türküler bizi anlatırdı.

Az sonra bir Kerkük Türküsü başladı;

"Altun Hızmav mülayim,

Seni Hak'tan dileyim."

Bir yerin türküleri varsa vatandı. Baktım bir türkü sitesinde kayıtlı Kerkük Türküleri sayısı 233 idi, Eskişehir Türkülerinin sayısı ise 143.

Kerkük Türkü Necdet Koçak idama götürülürken şunları söylemişti;

-Hiçbir şey değişmesin. Doğru olduğunu bildiğiniz yolda devam edin. Söyleyin arkadaşlara korkmasınlar.

"-Ben kimsenin adını vermedim. Bu dava yerde kalmayacaktır.

-Ağaç budandıkça göverir.

-Ağacın özünde de kurt var. 27 gün önceki mahkemede beni ihbar edenlerin isimlerini verdiler. “Sen bu toplumun liderisin, bir isim listesi vereceğiz, bu listede tanıdıklarının karşısına işaret koyarsan kurtulursun, senin için pek çok devletin teşebbüsü var, görevine iade edip göz önünde bulundurmamızı istiyorlar, aksi halde idam edileceksin” dediler. “Ben listeyi görmek istemiyorum. Sizin iftira ettiğiniz gibi vatana ihanet etmedim. Bu vatana ihanet etmem, sadece Türküm ve Türklerin de öz memleketlerinde herkes gibi bütün haklarına sahip olmalarını istiyorum”.

16 Ocak 1980 de idam edilmişti.

Biz vatan için darağacına gidenleri "elif "görürdük, şöyle demiştim;

Hakk'a susarız kandıkça,

Çelikleniriz yandıkça,

"Göğeririz budandıkça,"

Elifçe ölüşüm ondan.

Yağmur başladı az sonra, yağmura "rahmet" derdik biz. Epey hızlandı, tarlaya uğramasam olmaz. Sırılsıklam ıslandım ama olsun. Arabaya bindim devam ediyor yağmur, Abdurrahim Ağabey şöyle demişti;

"Yağmur yağar ılık ılık,

Aşk suyunu içer çelik,

Ön niyettir ülkücülük,

Art diyenler halt eylemiş."

Yağmur dışarıya yağıyordu ama;

Zaman daim aşka doğar,

Sırlı camda hayalin var,

Dışarıya yağmur yağar,

İçerime sen güzelim...

Yol üzerinde bizim köylüler yetiştirdiklerini satıyorlar. Tarlalarımız öyle çok büyük değil zaten. Tarlalarının önüne çıkarmışlar üç beş kilo bir şey sattıkları.

Mehmet Abi den biraz incir, biraz üzüm, biraz salça aldık, parasını zorla vererek.

Az ötede Talat incir koymuş tezgâha. Birkaç kilo siyah, birkaç kilo beyaz incir var. Bir yoğurt kabında da karışık incirler var. Onlar daha olgun gibi geldi, onlardan istedim, vermedi. O kaptakiler orada duran insanlara, oradan gelip geçenlere ikram etmek içinmiş.

Bir kaç yıl önce köyden biri bir tabak incir göndermiş çocuğuyla. Şöyle demiş "Biz bu tarlayı onların dedelerinden almıştık, torunlarının da hakkı olur, götür de tadına baksınlar."

Yağmurun altında, dağlara bakarak çay içmek ne güzeldi.

Yanımızda termosta da çay vardı. Şehre dönüşte, Bozdağların zirvesinde, şehre bakarak içeriz diye düşünmüştüm. Arabayı parkettik. Daha önce orada duranların bütün çöpü oradaydı. Sigara izmaritleri, maskeler, içtikleri her türlü şişelerin boşları vs. Rüzgâr da şehre doğru itmişti pislikleri.

Bir ilahi başladı;

"Ömür bahçesinin gülü solmadan,

Uyan ey gözlerim, gafletten uyan,

Ecel bir gün bize haydi demeden,

Uyan ey gözlerim gafletten uyan."

Gaflet neydi, kime göreydi, kimin gafleti nasıldı bilemedim.

Şehirde hemen herkesin maskesi vardı, erkeklerin genellikle çenedeydi, sakal gibi duruyordu. Kolunda olanlar vardı. Hanımlar daha düzgün takmışlardı.

Bu işlerin tam ortasında, sahanın tam içinde olan arkadaşımız Prof.Dr. Muzaffer Metintaş'a göre Eskişehir'deki günlük vaka sayısı ortalama iki yüzdü. Bizim nüfusumuz sekiz yüz bindi, yaklaşık Türkiye nüfusunun yüzde biri. Bu durumda Türkiye genelinde her gün yirmi bin yeni vaka olmalıydı.

Gazeteleri elime aldım, Prof.Dr. İskender Öksüz Ağabey köşesinde bir "alıntı" yapmış. Einstein demiş ki; "Deha ile ahmaklık arasındaki fark, dehanın sınırlarının bulunmasıdır."

"Hazan" mevsiminde bir gün de böyle geçti.

Ömür takviminden bir yaprak daha düşmüştü.

İhtiyarlık mıydı bilemedim.

Yağmur da sabaha kadar sürmüştü zaten.

 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

277 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi