Mehmet Ali Kalkan

ŞÜKÜRLE... TEŞEKKÜRLE...

ŞÜKÜRLE... TEŞEKKÜRLE...

Gök Aradık Tuğlara adlı şiir kitabı 4.ncü baskıyı yaptı.

Ben Eskişehir'de doğup büyüdüm, sadece üniversite yıllarım Adana'da geçti.

İlkokula gitmeden önce alfabedeki büyük harfleri öğrenmiştim, babam bir kuzu aldı. Küçük harfleri öğrenince bir kuzu daha. Evimiz şehrin kenarında olduğu için kuzuları gütmek de zor olmuyordu.

İlkokula başlarken yaşım tutmuyordu. Müdür Bey ellerim, ayaklarımdaki parmaklar ile ilgili hesap yaptırdı, bir kaç soru sordu, ondan sonra okula kayıt yapılmasına izin vermişti.

Rahmetli babam ilkokul mezunuydu, ezberinde epey şiir vardı. İlkokulda milli günlerde okuduğum şiirlerin çoğu babamın bana ezberlettiği şiirlerdendi.

İlkokulu bitirdim. Diploma hediyesi olarak ikinci el, bir yaprak saz almıştı. O zaman saz çalmak sanki ayıp gibi bir şeydi. Kurs ne zaten bilmezdik, kursa verecek para da yoktu belki. Etrafımızdaki ağabeylerden sora dinleye biraz saz çalmaya başlamıştım.

Radyonun yanında kağıtla kalemim olurdu. Radyoda hangi saatlerde türkü okunacağını bilir, o türkülerin sözlerini yazardım.

Liseye giderken Türk Edebiyatı, Hisar gibi edebiyat dergilerini takip etmeye başladım.

Üniversiteye Adana'ya gittim. Adana Kültür Derneği'miz vardı ki şimdi büyüklüğünü daha iyi anlıyorum. Üç yıl orada yattım. Sağdan soldan altı gazete alınır, ay sonlarında aylık olarak ciltlettirilirdi. Kitaplarımız vardı. Kitapları hepimiz okur, sonra da tartışırdık.

 Nice güzel insanı orada tanıdım. Her gün güzel insanların geldiği bir mekân idi. Kitap ve sohbet çay eşliğinde ne güzel sohbetler olurdu. Başkanımız Oğuz Özkaya idi, üzerimizde çok emeği olanlardan birisiydi.

O yılları Mehmet Hayati Özkaya kullandığımız posta kutusunun adıyla P.K. 546 olarak kitaplaştırmıştı.

Yıllar sonra bir gün Oğuz Ağabey ziyarete Eskişehir'e geldi. Bir kaç saat vakti varmış, köye gittik. Köyde babam elinde nacak kuru ağaçları kesiyor. Oğuz Ağabey "maşallahın var amca" deyince "var ama takmıyorum" diye cevap vermişti babam.

Liseli yıllarda şiir yazmaya çalışıyordum, Adana'da da devam etti. Üniversite hayatı ve dünya telâşesi bizi bazı şeylerden alıkoydu sonra.

1998 senesinde Eskişehir Şairler Derneği'ni tanıyınca şiire yeniden başladım.

Şiirlerini okuyup sevdiğim bir çok büyüğüm vardı. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Dilaver Cebeci, Abdurrahim Karakoç, Yetik Ozan, Yavuz Bülent Bakiler, Feyzi Halıcı, Bekir Sıtkı Erdoğan, Rıza Akdemir Ağabeyler gibi. Daha sonra bu ağabeylerimin çoğuyla tanışma, konuşma fırsatımız, ağabey kardeş ilişkimiz oldu.

Bir de desenlerine hayran hayran baktıklarım vardı. Mehmet Başbuğ, Coşkun Karakaya, Garipkafkaslı, Suzan Çataloluk, Mazlum Ümit gibi.

"Allah nasip eder de bir şiir kitabı çıkarırsam, onlar da kabul ederse, şair bir ağabeyime önsöz yazdırırım, saydığım büyüklerden birisine de desen yaptırırım diye düşünmüştüm. Kitap basımı için de aklımdaki tek yer bizim ilk göz ağrımız Ötüken Neşriyat'tı.

Çok şükür onlar da oldu.

Gök Aradık Tuğlara kitabının önsözünü Yavuz Bülent Bakiler Ağabey yazdı, desenler de Garipkafkaslı ( Dr. Ahmet Ali Arslan) Ağabey'in.

Ötüken Neşriyat'ta bastı.

Gönlümden geçenlerin hepsi oldu çok şükür.

Her gün "Köyümden... Gönlümden..." diyorum ama köyde yaşadığımdan değil, köyü çok sevdiğimden. Fırsat bulduğum zamanlarda orada olduğumdan.

Yazmaya çalıştığım şiirlerde bizim kültürümüzden, değerlerimizden, tarihimizden vs. bir şeyler olmasını istiyorum, tabiatın değişmez kanunları olsun istiyorum. Yaşayan Türkçe'yi kullanmaya gayret ediyorum. "Tüm, doğa, internet, televizyon, yaşam vs." gibi kelimeleri kullanmamaya çalışıyorum. Yazdıklarımın her zaman geçerli şeyler olmasına dikkat etmek istiyorum.

Gök aradık tuğlara,

Türk'ü yazdık çağlara,

Aşk atını dağlara,

Yıldırım'ca sürdü ya..

derken mısra mısra Oğuz Han'ın "Gökkubbe çadırımız, güneş bayrağımız olsun" sözüne atıfta bulunmak istiyorum. Türk Milleti olmasaydı tarih olmazdı, ya da eksik kalırdı. Çağ açıp çağ kapatan bir millettik. "Türk'ü yazdık çağlara" derken bunu demek istiyordum.

Dağlar önemliydi, at önemliydi, aşkımız önemliydi. Hira da, Tanrı Dağları da, Allahüekber Dağları da bizimdi. Bebeklerimizi "tay tay" diye ayakta durdururduk, onları "attaya" götürürdük. Aşkımız gönül gönüldü. "Aşk atını dağlara" derken bunları düşünmüştüm.

Yıldırım Beyazıt'ın vücudunda kırktan fazla yara vardı. Ne zaman nerede olacağı belli olmazdı. "Niğbolu'da bre Doğan" dı. "Ufukların sahibi" diyorlardı ona. "Yıldırımca sürdük ya" onları anlatıyordu.

Biz çocuklarımızı "bizi ele güne mahçup etme" diye büyütüyorduk. İl'e, yani devlete, Kün'e, yani millete. Bir atasözüyle beraber bir kıta şöyle oluyordu;

Söz verip de döne döne,

Mahcup eTme il'e, kün'e,

Kimse giymez ki üstüne

Suç olsa samur dediler.

Bir aşk şiirinde;

Gölge serin, gün sıcak,

Hasretin kucak kucak,

Denizler kavuşacak,

Bana ellerini ver.

demiştim.

Şemsi-i Tebrizi ile Mevlâna'nın birbirlerini ilk gördükleri yere "iki denizin kavuştuğu yer" demişlerdi. Bu kıta da oralardandı.

Okuyana hissetirebiliyormuyum bilmem ama yazmaya çalıştığım şiirlerin bazen bir mısrasında, bazen bir kıtasında, bazen tamamında bunlar vardı.

"Bilene âlemler nokta kadardır" mısrası Hz. Ali'nin "ilim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttılar" sözünden ilhamla yazılmıştı.

Bir şiir kitabının dördüncü baskı yapması ne güzel.

Bu vesileyle bunları yazmak içimden geldi.Başta babam olmak üzere isimlerini saydığım, sayamadığım, kitaplarını, yazılarını okuduğum, sohbetlerinde bulunduğum insanların benim üzerimde hakkı var.

Bu şiir kitabı ve yazdıklarım onların sayesinde.

Allah hepsinden razı olsun.

Vefat etmişlere Allah gani gani rahmet eylesin. Yaşayanlara sağlıklı, uzun ömür versin inşallah.

Şükürle, teşekkürle...

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

115 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi