O bir öğretmendi. Sadece bir öğretmen… Ama ona öğretmenlerin öğretmeni diyorlardı. Profesörlük, doçentlik gibi unvanları taşımadığı hâlde,  birçok üniversite hocasına öğretmenlik yapan bir öğretmen.

Türkiye ortalamasına göre uzun yaşadı. Sırrını, Aydil Erol’la yaptığı bir sohbette  “sıcak ekmek ve bol yürüyüş” olarak açıklamıştı.[1]  92 yaşında, bir başka dünyanın kapısını aralayıp giderken bir ömrü dolu dolu yaşamanın lezzetin tatmıştı.  Ondan geriye dillerimizden düşmeyen ezelden ebede hep bizimle yaşayacak bir soru kalmıştı: “Bu Vatan Kimin?”

Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir
,

Nasıl ki Mehmet Akif’ “İstiklâl Şairi”, Arif Nihat  “Bayrak Şairi” diye edebiyat tarihimizde biliniyor ve anılıyorsa Orhan Şaik Gökyay da Namık Kemal gibi “Vatan Şairi” olarak anılmaktadır. Bu şiirin yazılış hikâyesini Günay Kut’a şöyle anlatır:[2]

“Yıl 1937. Bursa’dayım. Bir yerlerden geliyorum. Tam bizim evin oralarda resmî bir daire var. Karakol mu ne? Bayrağı direkte unutmuşlar. Rüzgâr da yok. Bayrak kendisini bırakıvermiş, bu bana öyle dokundu ki… Biz İstiklâl savaşında yetiştik… İşte bayrağımın o hâli bana oracıkta şiirimin ilk mısrasını yazdırdı.”

Hudutlarda gazâ bayraklarından,

Alnına ışıklar vuranlarındır.

 

Evet, edebiyat ilmiyle edebiyat kültürünün aynı şeyler olduğunu zannedenler Orhan Şaik Gökyay’ı tanıyınca aldandıklarını samimiyetle itiraf ederler. Çünkü Orhan Şaik Gökyay üniversite dışında olmasına rağmen şair, edip, araştırmacı ve kültür adamı olarak farklı bir ilim adamı özelliğine sahiptir diyen Prof. Dr. Birol Emil’e göre, “Türk edebiyatı ilmi, yeni yetişenlerin bütün gayretlerine rağmen Orhan Şaik’in tek başına temsil ettiği o kültür ve ilgi derinliğinden mahrumdur. Aynı sahada bir üniversite hocası olarak bunu itirafta fazilet buluyorum,” derken onu müstesna kılan vasıfları şöyle anlatmaktadır:

 “Çok güzel bir Türkçe ve Osmanlı Türkçesi, Arapça, Farsça, Almanca ve İngilizcenin neredeyse bütün kaynaklarına hâkim kıldığı bir “vukuf”, ciltlerle kitap sayısı, rakam dizilerini zorlayacak kadar çok makale, bütün zihni ve uzvi melekeleri zinde tutacak bir tecessüs ve enerji, hiç yorulmayan bir dikkat…”[3]  Bu öğrenmeye açılan kapının başlangıcını o, her fırsatta dostlarına, öğrencilerine bir hikmetli sözle açıklardı: 

“Sormaz ki bilsin / Sorsa bilirdi/ Bilmez ki sorsun/ Bilse sorardı.”

1922’den 1994’e kadar süren öğretmenlik serüveninde Orhan Şaik Gökyay, hiç bıkmadan okudu, araştırdı, sordu, anlamaya ve anlatmaya çalıştı, sonra da ardında sayılamayacak kadar değerli eserler bıraktı. Hele yayımlanan kitaplarının arasında “Bugünkü Dille Dede Korkut Hikâyeleri” var ki sadece bu eser bile Orhan Şâik’i gelecek nesillerin de unutamayacağı bir kültür adamı yapmıştır.  

Bu özelliklerinin yanı sıra Gökyay, hayata sımsıkı bağlı ve onu tanıyanların ifadesine göre  “daima iyiyim” diyebilen bir şükür adamı ve nüktedandı.  Bakanların biriyle yaptıkları bir sohbet sırasında, konu Evliya Çelebi’ye gelince Bakan sorar:

“Çelebi’yi en iyi kim hazırlayabilir?”

Hoca cevap verir:

“Türkiye’de o işi yapabilecek üç kişi vardır.”

“Adlarını verebilir misiniz?”

“Hay, hay! Orhan, Şaik, Gökyay”

 

İşte, bu insanı gülümseten cevabı veren öğretmen, Nihal Atsız’ın en yakın arkadaşlarından biriydi. İstanbul Edebiyat Fakültesine yazıldıktan sonra Atsız’la başlayan arkadaşlıkları kısa zamanda dostluğa dönüşerek ömür boyu sürmüştü.  Ailecek görüşmeler, birlikte sürgünler ve birlikte hücrelerde çekilen eziyetler onların hayatında derin izler bırakırken bizlere de istibdadın her devirde ve her zeminde eli kolu serbest nasıl dolaştığını gösteriyordu.

 

Yağmur Atsız’a göre onlar, “Cumhuriyetin ilk münevver nesli”ydi. Bir zamanlar aynı okulların aynı pansiyonlarında, koğuş arkadaşı olanlar, aynı dergide buluşup (Atsız mecmuada) şiirler, hikâyeler yazanlar, gün gelip farklı düşüncelere sahip oldukları için farklı kamplara çekilirler. Bir tarafta Atsız ve ülküdaşları diğer tarafta Sabahattin Ali ve yoldaşları. Sonra tarihimize acı bir felaket haberi gibi düşen 1944 Irkçılık ve Turancılık davası. Bu ülkenin sanki sonu gelmeyecek olan garip bir çelişkisi olarak sürüp gitmekte...

İsterseniz biraz tebessüm diyerek bu kavgayı az sonraya bırakalım ve Sabahattin Ali’nin Pertev Naili Boratav, Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay ve diğer arkadaşları için yazdığı Terkib-î Bentten birkaç beyit okuyalım:

 

Pertev Hoca ki eviye-i âleme kandır,

İlmiyle kemaliyle de malum-u cihandır.

 

Hayran olurum ondaki safiyet-i kalbe

Masum tebessümleri baştanbaşa candır.

 

Mektebde acaba kim tanımaz Mir-i Nihal’i

Bazusu kavi Türkçülüğü hayli yamandır

Âşıklığı reddeyledi âşıklara güldü,

Hey yavrucuğum gel de benim şapkamı kandır.

 

Orhan bırakıp şi’ri bir ummana girişti

Âlim olacak ilme de mestane girişti.

Her sevdiğini lezzet alır hırpalamaktan

Korkum bu ki zen kısmına bühtâne girişti

 

Gördüğünüz gibi bu kadar samimi duygularla iç içe olanlar ne yazık ki bir belânın tuzağına düşürülerek birbirlerine ızdırabı yaşatmışlardır. Irkçılık-Turancılık davasından mahkûm edilenlerden biri de Orhan Şaik Gökyay’dır.  Bu kabul edilebilecek, anlaşılabilecek gibi bir şey değildir; “Destursuz Bağa Girenler”[4] bir “vatan şairinin” boynuna, “vatan haini” yaftasını geçirmeye çalışanlar, Orhan Şaik’in haykırışı karşısında eriyip tükenirken bu mertçe, yiğitçe ses, bu gök kubbede hâlâ yankılanmaktadır:

“Ben vatanın dört bir bucağında on yedi yıldır alnının akıyla Türk milletinin hizmetinde şerefli bir öğretmen olarak çalışan ben… On yedi yıldır ne kendi şerefine ne vatanın milletin şerefine kendi aczi dâhilinde leke sürdürmeyen ben… Şerefi, haysiyeti, adı aylardır darağacında sallandırılan ben, yani bugün artık her iki manada adı çıkmış olan Orhan Şaik Gökyay karşınızda yeryüzünde işlenebilecek olan suçların en zelili, en iğrenci, en şerefsizi ile vasıflandırılmış olarak vatan haini ithamı altında bulunuyorum. Bir madalya takar gibi bir sadaka verir gibi vicdanınız ürpermeden bana yakıştırılan bu kirli ve çirkin emaneti daha layıkına verilmek üzere verenlere iade ediyorum.”[5] diyerek savunmasını sürdüren Orhan Şâik Gökyay, satır aralarında mahkeme heyetine muhteşem bir arkadaşlık dersi verir:

“Atsız’la Yüksek muallim Mektebi’nden beri arkadaşım: Leyli olduğumuz için aynı koğuşta yattık, aynı masada yemek yedik, ikimiz de edebiyat şubesinde olduğumuz için aynı dersleri aynı hocalardan okuduk ve sonra da ailece gider gelir birbirimizde misafir kalır olduk. (…)

Nihâl’i misafir etmekle neden siyasi bir hata işlediğimi, on aydır bu yüzden hürriyetimden edilmiş olmakla beraber hâlâ anlamış değilim. Bununla beraber –Tanrı korusun- yarın,  Nihâl’le taban tabana aykırı fikirler taşıyan ve benim aynı şekilde tıpkı Atsız gibi on sekiz yıllık mektep arkadaşım olan Pertev Boratav’ı annesi, kendisi, eşi ve oğlu ile birlikte bir buçuk ay evimde misafir ettiğim için bana ayrı bir hesap açılmasından haklı olarak korkuyorum.(…)

Savunmasının bir başka yerinde verdiği cevap ise her dönemde eğilip bükülen,  kendi ikbâli için başkalarını bir anda satan insanların suratına indirilen bir şamar gibidir: Devlet Konservatuar Okulunun Müdürü iken aynı çatı altında öğretmenlik yapan Sabahattin Ali hakkında üst makama niçin bir rapor vermediği ile ilgili sorulan bir suale:

“Nasıl bir rapor olacaktı bu? Kâzım Alöç (Savcı) beni birine benzetti sanırım. Ben o değilim, benim adım Orhan Şaik Gökyay’dır. Benim, vazifemi ve mevkiimi hususi fikir ve maksatlarıma alet ettiğimi veya edeceğimi zannedenler mi olmuştur?”  der.

Sonuçta cezaevinde ve tabutluklarda bir yıldan fazla büyük zulüm gören Orhan Şaik Gökyay ve arkadaşları suçsuz bulunarak beraat ederler. Tabii olan olmuş, yaşanılanlar yaşanmış, iş işten geçmiş bu vatanın karasevdalılarına yapılan eziyetler de yapanların yanlarına kâr kalmıştı. Ancak o karanlık günlerde Kastamonulu bir Âşık, ârifâne bir dille Orhan Şaik Gökyay’a bir teselli mektubu gönderir ve mektubu şu sözlerle bitirir:

Dağdan dağa aşma ile yol olmaz

Altın yere düşme ile pul olmaz…[6]

 

Bütün bu olup bitenlere rağmen devletine, milletine ve memleketine küsmeyen bu ülkü devleri doğru bildikleri yolda yürümeye devam etmişlerdir.

 

Şimdi gelin postacının yollarını gözleyenleri fazla bekletmeden 1944’ten 1980’li yılların o karışık günlerine hızla geçiş yapalım ve Orhan Şaik Gökyay’ın Eğitim Enstitüsü müdürü olan dostu Mustafa Eski’ye yazdığı mektuptan birkaç satır okuyalım:

14 Ağustos 1980

“Oğlum Mustafa,

Telgrafını aldım, sağ ol. Ben de senin Şeker Bayramını kutlar, daha nicelerini ağız tadıyla geçirmeni diler, sevgi ile gözlerinden öperim. Yeni vazifende de başarılı, millet ve memlekete hayırlı olman için dua ederim. Eğer bir cümle ile söylememe izin verirsen yurdun çocuklarını birbirinden ayırma, sana düşen onların hepsini kendi çocukların sayarak memleket hayrına yetiştirmektir, ayrım yapmadan. Onların hepsi bu memleketin evlatlarıdır, bizim kollarımızdan çıkıp başkalarının kucağına düşerlerse suç bizdedir. Öğretmene düşen bu noktayı gözden kaçırmamaktır. Onları yanlış teşhislerle kaybetmek değil, kazanmak olmalıdır, yapacağımız iş. Onların fikirlerine değer vermek, onlarla konuşmak, tartışmak yolu ile hep aynı noktada, yurt ve millet sevgisinde birleşme amacında olmaktır, unutma.”

İşte bu mektup da bizlere, karanlık zindanlara, yapılan haksızlıklara rağmen memleket sevgisiyle tutuşan bir ruhun, bir meşale gibi etrafını nasıl aydınlattığını apaçık göstermiyor mu?

Evet, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından 7 Haziran 1989 tarihinde yapılan bir törenle kendisine fahrî doktorluk payesi verilen, ayrıca çeşitli kuruluşlarca birçok ödüle ve dostları tarafından “hocaların hocası” unvanına layık görülen Orhan Şaik Gökyay 1902’de babasının öğretmenlik yaptığı İnebolu’da doğar, ilköğrenimi Kastamonu’da yapar. İlk mektep arkadaşları arasında Arif Nihat Asya da vardır. Arif Nihat,

 

Nerde kaldı o çağlar ki,
Analar kurt doğururdu,
Hilkat insan çamurunu
Destanlarla yoğururdu
.

 

diye başlayan “Onlar”adlı şiirini Orhan Şaik Gökyay’a ithaf etmiştir.

 

Edebiyat hocası İsmail Habip Sevük’ün teşvikiyle yazdığı ilk şiirleri Kastamonu’da Açıksöz gazetesinde yayımlanır. Şiirle başladığı bu edebî yolculuğa, çıkardığı dergiler, hazırladığı kitaplar, yaptığı incelemeler, tenkitler ve araştırmalarla devam eden Orhan Şaik Gökyay, arkadaşı Nihal Atsız gibi bir aralık ayında,  2 Aralık 1994’te aramızdan ayrılır.

 

Şair Bahaettin Karakoç’un onun ölümü üzerine yazdığı mersiyeden küçük bir bölümle yazımıza son noktayı koyarken bu ulu çınara, yüce Tanrı’dan bin rahmet diliyoruz.

 

Bir dost ulaştırdı kara haberi

Duyar duymaz can evimden “vay” dedim

Mevsim güz, aylardan 2 Aralık

Bu göçüşü sıra dışı “say” dedim.

 

  •                Gökten çiçek çiçek karlar düşüyor,

  •                Bu Cuma İstanbul ilk kez üşüyor…

 

Bilenler bilir ki bir kalem göçtü

Gökyay’la gizemli bir âlem göçtü;

Kalan kabuk dostlar, can ve dem göçtü

 

Sanki Göztepe’de bir arama var,

Karlar kefen kokar, evlerse mezar.[7]

 

 

 

 


[1] Aydil EROL, Orhan Şaik Gökyay, Türk Edebiyatı Dergisi, sayı:302, 1998

[2] Prof. Dr. Günay KUT, Orhan Şaik Gökyay Hayatı ve Eserleri, Kültür Bak. Ank. 1989,s. 37

[3] Prof. Dr. Birol EMİL, Orhan Şaik Gökyay, Türk Edebiyatı Dergisi, sayı: 255, 1995

[4] Destursuz Bağa Girenler, Orhan Şâik GÖKYAY’ın edebî ve ilmî eleştirilerini topladığı kitap.

[5] Yavuz Bülent BÂKİLER, Irkçılık-Turancılık Davası Sorgular, Savunmalar, Türk Edebiyatı Yay. İst. 2010,s.153

[6] Prof. Dr. Günay KUT, a.g.e, s.297

[7] Bahaettin KARAKOÇ, Orhan Şaik Gökyay’a Mersiye, Türk Edebiyatı Dergisi, sayı: 255, 1995

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları



An itibariyle ziyaretci sayısı:

93 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi