ALİYEV’İN 17 YIL ÖNCE KKTC KONUSUNDA VERDİĞİ SÖZ NEYDİ?

Erdoğan’ın iki günlük KKTC ziyaretinde verdiği müjdeler de mesajlar da ilginçti. KKTC Parlamentosu’nda açıkladığı müjdeleri biliyorsunuz; Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, yeni bir Parlamento binası ve Millet Bahçesi yapılacakmış!..

Erdoğan, Külliye ihtiyacına işaret ederken mevcut bina için, “Malûm, İngilizlere ait bir gecekondu, onu da yakıştıramıyoruz.” ifadesini kullanıp,

 “Devlet olmanın işte ifadesi budur. Bunu inşallah bu projeyi hayata geçirmek suretiyle nasıl bir Kuzey Kıbrıs Türkleri’ne ait bir devlet varmış, bunu birilerinin görmesi lazım.” dedi.

Neredeyse Türkiye Cumhuriyeti tarihiyle yaşıt Çankaya Köşkü’nün temeli de Ermeni kökenli bir vatandaşımızdan satın alınan bir kulübeydi… Demek, AKP’nin devr-i iktidarında Saray yapılıp bu Köşk terk edilene kadar “Devlet olmamızın bir ifadesi” yokmuş!..

İktidar medyası, Erdoğan’ın ziyareti öncesinde vereceği müjdeler konusundaki beklentileri o denli yükseltti ki, heybeden bunlar çıkınca onlar da işi nasıl toparlayacağını şaşırdı. Kimi; böylece “iki devletli çözüme giden yolların yapı taşının döşendiğini” yazdı; kimi, bunların, Ankara’nın Kıbrıs’ın “Helen adasına” çevrilmesine müsaade etmeyeceğinin en açık göstergesi olduğunu savundu.

Vah ki, vah!.. Demek, “iki devletli çözüm” konusunda bu kadar gecikmemizin ve de Helenler ile emperyalistlerin Kıbrıs iştahının bu denli artmasının sebebi saraysızlıkmış!..

Protokolü Türkiye’nin Belirlemesi

KKTC bağımsız ve egemen bir devlet, değil mi? O halde Erdoğan’ın ziyaretindeki bir başka garabete geçmeden önce şunları hatırlatalım.

Ekim 2019’da dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Fırat Kalkanı Harekâtı ile ilgili çok talihsiz bir açıklama yaptı. Diğer AKP yöneticilerinin sözleri bir yana, bizzat Erdoğan şu tepkiyi gösterdi:

Tamamıyla bir hadsizliktir, haddini bilmemektir. Şu an itibarıyla dünyada Kuzey Kıbrıs’ın devlet olarak mücadelesini bizden başka veren var mı? Yok. Bizden başka mücadelesini veren olmadığı halde öyle bir yere doğru savruluyor ki, biraz sabırla yeri geldiğinde, arkadaşlarım gerekeni söylediler, ama tabii bizlerden de gereken muameleyi de cevabı da alacaktır.”

Daha geçen Nisan’da yaşanan bir başka olay: KKTC Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bir karar üzerine yine Erdoğan, “bu yanlıştan süratle dönülmesi gerektiğini” belirtip, “Dönmediği takdirde atacağımız adımlar da bundan sonraki süreçte farklı olacaktır, bunu da bilmeleri gerekir.” dedi.

Peki son ziyarette ne oldu? Öyle istenmiş olmalı ki, Barış Harekâtı yıldönümü törenlerinde protokol sıralarının tümüyle Erdoğan’ın misafirlerine ayrıldığı görüldü. İYİ Parti heyeti de töreni terk etti. Bu arada törene CHP adına TBMM Dışişleri Komisyonu Üyesi, Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer’in katıldığını, Çakırözer’e milletvekili sıralarında yer ayrıldığı ve haberlerde hiç ismi zikredilmediği için sanki CHP’den hiç katılım olmamış gibi bir havanın doğduğunu kaydedelim.

Bir de, KKTC’ye “ulufe” gibi algılanmaması için, o müjdeleri Erdoğan yerine KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın açıklaması daha şık olmaz mıydı?

Meramımız şu; KKTC’de tek bir soydaşımızı kaybetme lüksümüz yok. O yüzden Türkiye’ye ve KKTC’ye yapmadığı kötülüğü bırakmayan emperyalistlere gösterilen sabrın yüzde 1’i KKTC’ye de gösterilsin; sorunlar ulu orta değil, kapalı kapılar ardında dile getirilsin istiyoruz!..

Kosova Ve KKTC’nin Tanınması

Erdoğan’ın KKTC’deki mesajlarına gelirsek; Azerbaycan’ın KKTC’yi tanıma ihtimalinden söz ediliyordu ya, yola çıkarken, buna ilişkin bir soru üzerine şunları söyledi:

Özellikle başta Azerbaycan olmak üzere dünyanın değişik ülkelerinden burayla bu tür temasların üst düzeyde kurulması, geliştirilmesi bu bizim gayretlerimiz, çalışmamızdır. Bunları devam ettireceğiz. Benzer bu noktadaki çalışmaları, nerede mağdur, mazlum ülkeler varsa hepsi için yapıyoruz. Örneğin bunlardan bir tanesi de Kosova’dır. Kosova için de dünyada Kosova’yı tanıyan ülkelerin sayısını artırmak elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. Şu anda 114 olan sayıyı daha da artıralım istiyoruz.”

Bayram namazı çıkışında, Azerbaycan’dan bir heyetin gelmesinin tanıma beklentilerini arttırdığı sorulduğunda da, “Bu konuda tereddüt edecek hiçbir şey yok. Bunları İlham Aliyev kardeşimle de sürekli zaten görüşüyoruz. İnşallah bu gidiş gelişler sürekli hâle gelecek ve üst düzeyde devam edecektir” dedi.

Altını çizelim:

Birincisi; Kosova bağımsızlığını 2008’de ilân etti. Yani henüz 13 yıllık bir devlet. KKTC ise 38 yaşında ve maalesef Türkiye dışında tanıyan yok!..

İkincisi; Erdoğan, Aliyev’le sürekli görüşüyormuş… Vallahi biz de sürekli yazıyoruz! Sonuç alma açısından aramızda bir fark olmalı, değil mi?

Daha Neyin Müzakeresi?

Erdoğan’ın “çözüm”e ilişkin sözlerini de özetleyelim:

– KKTC Cumhuriyet Meclisi’ne yaptığı konuşmasında, Türk tarafının tüm iyi niyetli gayretlerine rağmen 50 yılı aşkın süredir devam eden müzakerelerin Rum tarafının iktidarı Kıbrıs Türkleri ile paylaşmayı reddetmesi nedeniyle bir sonuca ulaşamadığını belirtip, 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı Töreni’ndeki konuşmasında da “Bu yaklaşımlarını değiştirmek gibi bir niyetleri de yoktur… Şöyle biraz derine indiğinizde, içlerinde halen 1974 öncesi katliamların özlemini çekenler bulunduğunu görebiliyoruz. Bunlar dürüst değil.” tespitini yaptı.

– 1963’te Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkan, 2004’te Annan Planı’nı reddeden, 2017’de Crans-Montana’da masadan kalkan zihniyetin hiç değişmediğini kaydedip, “Artık bizim bunlara inanmamız, bir 50 yıl daha kaybetmemiz mümkün değil.” ve“Bizden kimse artık bundan sonra geriye dönüş beklemesin.” dedi.

– AB’nin de dürüst davranmadığını, Annan Planı’na KKTC’den “Evet” oyu çıktığı halde verdiği sözleri tutmadığını hatırlatıp, “Avrupa Birliği mali, idari noktada Kuzey Kıbrıs’a desteklerini verecekti, Verdi mi? Hayır vermedi? Niye? Bunların hayatı yalan üzerine kurulu. Dürüst değiller.” diye konuştu.

– Rum tarafının AB’ye haksız şekilde üye yapılmasından yakındı.

– Nihayetinde de adil, kalıcı, sürdürülebilir bir çözümün ancak Ada’nın gerçeklerini esas alan bir yaklaşımla mümkün olabileceğine işaret edip, “Bu anlayışla öncelikle Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün tescil edilmesine, ardından da Ada’daki iki devletin çözüm müzakereleri yürütmesine yönelik Cumhurbaşkanı Ersin Tatar tarafından Cenevre’de sunulan öneriden taviz verilmeyeceğini” bildirdi.

Rumun, Yunanın, AB’nin tavrını böylesine ayan beyan ortaya koyduktan sonra “çözüm müzakerelerinin yürümesinden” ve onlardan, “Kıbrıs Türk halkının statüsünün tescilini” beklemek, ne yaman çelişkidir!..

AKP’nin Kıbrıs Politikası

Tüm bunlardan sonra AKP, Kıbrıs politikasında nereden nereye geldi; ana hatlarıyla bakalım.

2001’de açıklanan parti programında, Rum kesiminin AB üyesi yapılmasına karşı çıkılmış, hem seçim bildirgesinde hem de Erdoğan’ın yaptığı açıklamalarda, “Kıbrıs ve Türkiye’nin AB’ye eş zamanlı alınması” savunulmuşken, İktidara gelindikten sonra, “Çözümsüzlük çözüm değildir… Masadan kaçan taraf olmayacağız” sloganlarıyla Annan Planı desteklendi.

O dönemde Erdoğan, örneğin şunları söyledi:

Biz ne aldatan ne aldanan olmak istemiyoruz, Kıbrıs ve Türkiye’nin AB’ye eş zamanlı alınmasını istiyoruz…”

Türkiye ile müzakerelerin başlaması konusunda somut bir tarih verilmeden Rum kesimine tam üyelik için kapıların açılması durumunda bu iş biter…”

Kıbrıs’ta şahin olmayacağız. Önce 40 yıllık bu serüvende maliyet nedir, bunun tahlilini yapmak lâzım… AB konusunda Kıbrıs’ın gündeme getirilmesi suyu bulandırmaktır…”

Kıbrıs’ta 30-40 yıldır sürdürülen politikaları desteklemiyorum… Bu Sayın Denktaş’ın kişisel meselesi değildir.”

Kıbrıs’ı elimizi zayıflatan bir mesele olmaktan çıkarmak gerekiyor… Kıbrıs kousunda statükonunun yerleşik dilini kullanmaktan yana değiliz…”

Türkiye’nin bir genel Kıbrıs politikası yok mu? Olamaz mı, olmayacak mı? Yani biz 30 sene önce, 40 sene önce ne düşünüyorsak, bugün de aynı şeyi mi düşüneceğiz?… Masadan kaçmayalım, masaya da giderken çözümsüzlüğü çözüm olarak görmeyelim. Siyaset bir çözüm üretme sanatıdır, sorun üretme sanatı değildir.”

Ankara “çözüm” peşinde koşarken Rum kesiminin AB’ye üye yapıldığını; Türkiye’nin, hakkı olduğu halde AB’den müzakere tarihi alma uğruna bunu veto etmediğini, dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün bu durumu, “Treni durdurma gücümüz yok.” diye izah ettiğini hatırlatıp 24 Nisan 2004’teki Annan Planı referandumu öncesinde yapılan çok önemli bazı açıklamalara geçelim.

Aliyev Ve KKTC’nin Tanınması

Referanduma 9 gün kala Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Ankara’ya geldiğinde, gazeteciler şunu sordu:

Türkiye’yi kardeş ülke olarak gördüğünüzü belirttiniz. Bir başka kardeş ülke olan KKTC’de önümüzdeki günlerde referandum yapılacak. Referandumda KKTC’den ‘evet’, Rum kesiminden ‘hayır’ çıkarsa, Azerbaycan KKTC’yi tanıma konusunda nasıl davranacak?”

Aliyev, “Türkiye’nin tavrı nasıl olursa, biz de onu takdirle karşılarız. Orada yaşayan Türkler bizim kardeşimiz. Geçmişin kanlı olaylarının tekrarlanmamasını istiyoruz. Oradaki Türkler öz topraklarında rahat yaşasınlar. Halk ne derse ona uyulmalı. Halkın seçimine hürmetle yaklaşırız. Eğer böyle bir gelişme olursa, bunun uluslararası gelişmelerini de değerlendiririz. KKTC’nin lehine ne olursa Azerbaycan ön sırada olacaktır.” karşılığını verdi.

Gazeteciler, bu sözlerin “Azerbaycan’ın, KKTC’nin tanınması sürecinde ön sırada olacağı anlamına mı geldiğini” sorunca da Aliyev, “Evet, Azerbaycan en önde yer alır.” deyip o anda da “Azerbaycan’ın KKTC ile ilişkileri bulunduğunu, KKTC’de başta kültür ataşesi olmak üzere çeşitli resmi görevlilerinin bulunduğunu, çeşitli uluslararası toplantılara KKTC’den de heyetleri davet ettiklerini, KKTC’deki milli günlere katıldıklarını” anlattı.

Aliyev’in bu açıklamaları aynı gün dönemin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’e soruldu. Gül’ün cevabı da şu oldu:

Eğer bu referandum neticesinde Türk tarafı olumlu, Rum tarafı da olumsuz oy verirse biz o zaman tabii ki bütün dünyayı dolaşacağız ve KKTC’nin tanınması için elimizden gelen her türlü gayreti yapacağız. Şüphesiz ki, böyle bir gayret önce dost ve kardeş ülkelerden başlar… Başta ambargolar olmak üzere diğer uygulanan engellerin hepsinin kalkması gerekir. Nihai olarak tabii ki, KKTC’nin tanınması gerekir. Bunun için önce dost ve kardeş ülkelerden başlayacak, sonra da bütün AB ve diğer dünyayı dolaşıp herkese bunu açık açık söyleyeceğiz.”

Referandumdan sonra ne mi oldu? ABD’ye davet edilen dönemin KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat Washington’a gitmeden önce Ankara’ya geldi, Erdoğan ve Gül’le görüşüp “Türk hükümeti ile birlikte aldıkları karar gereğince, KKTC’nin tanınmasının gündemlerinde olmadığını” söyledi.

Tam 17 yıl geçti. KKTC’ye uygulanan ambargolar kaldırılmadı… Hâlâ Azerbaycan’ın KKTC’yi tanıyıp tanımamasını konuşuyoruz…

Evet, AB verdiği sözleri tutmadı, KKTC’yi ve Türkiye’yi aldattı… Peki AKP iktidarı ve Aliyev verdiği sözleri neden tutmadı?!

Müyesser YILDIZ

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları



An itibariyle ziyaretci sayısı:

64 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi