Turan Dergisi 36.Sayı

 

 

TURAN DERGİSİ

SAYI : 36

YIL   : 2018

 İletişim:

Cep:  0532 494 1460

e-posta:This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.  

Erol Cihangir .....................               editör'den

 

Saygıdeğer okurlarımız, 

Liberal kapitalizmin, neredeyse bir yüzyılı boyunca demokrasi söylemi üzerinden, dikte ettirdiği hürriyet, bağımsızlık ve serbest piyasa ekonomisinin muhatabı bir yüzyıl boyunca Sovyet sosyalizmi ile milli bağımsızlıkçı kapalı ekonomilerle, Rusya olmuş, buna daha sonra farklı bir tavır geliştirme iddiasıyla  İslamizm eklenmiştir. Zoraki çalışma kampları, milletler hapishanesi, basın hakları üzerinde tahakküm, sansür ve kızıl zindan hikayeleriyle yaratılan komünizm imajına, sosyalizmin ilk uygulama alanı olan Sovyet yönetiminin kişi hak ve hürriyetlerine getirdiği kısıtlamaların da eklenmesi, Batılı demokrasilerin propanda kampanyalarının ana malzemesi olmuştur. 

 

Doğrusu yanlışı bilinmeksizin, kapitalist dünyanın sunduğu hürriyet ve demokrasi söyleminin tartışmasız kabûlü, dünyanın yarısından çoğunu bu propaganda/reklamına inandırıp, insanlığın baş belası olarak nitelendirilen “sosyalizm”e karşı, yedeğine aldığı sözde milliyetçi ve İslamî cihat hareketleriyle, Sovyet sosyalizmine karşı topyekun saldırıya geçtiğinde, bir yandan emperyalizme karşı savaşan sömürge halkların anti-emperyalist mücadelelerini kırıp, sosyalizmi genel bir anti-emperyalist cephe olmaktan çıkarma, ikincisinde Rusya’yı dağıtıp, tüketim toplumuna sokarak, kapitalist emek-sömürü ilişkisini yeniden ikame etme savaşına girişmiştir. Nitekim, adına soğuk savaş denen yıllarda demokrasi ve hürriyet söylemlerinden hareketle, Batılı sömürgecilerden kurtulmak isteyen Afrika’dan, Ortadoğu’ya, Uzak Asya’dan, Güney Amerika ülkelerine kadar sömürge ve yarı sömürge halklar, hemen aynı kavramlarla-hürriyet, bağımsızlık, eşitlik-kavgasına kalkıştıklarında, karşılarında emperyalist Batı emperyalizminin demokratik(!) cunta rejimleri, karşı devrim ve CIA operasyonlarıyla karşı karşıya kalmışlardır.

 

Diğer taraftan, sömürü ve zulmü kapitalist bir Batı modeli yerine, Batıcılığı bir nefret söylemi haline getiren İslâm fundamantalizmi, anti-emperyalist mücadele eden ülkelerde, bağımsızlık direnişlerinin kırılmasında Batı emperyalizminin en uç örneği ABD emperyalizmiyle işbirliğine giderek (Afganistan, Endonezya, Filistin ve Ortadoğu ülkeleri), Sovyetler Birliğinin yıkılmasının ardından herhangi bir bağımsız söylem geliştiremedikleri gibi, bir yanı modern kapitalizmle eklemlenerek, bir yanı-radikal unsurlar-uluslararası emperyalizmin operasyon alanlarında İslamî bir jargonla paralı askerlere (lejyoner) dönüşmüşlerdir.

 

Netice itibarıyla, liberal kapitalist demokrasinin insanlığa vadettiği yalancı dünya cennneti (demokrasi, insan hakları, refahın paylaşımı..v.b) İrlanda’dan Çin’e, Hindistan’dan Meksika’ya, Rusya’dan Ortadoğu’ya kadar kapitalist sanayinin sürekli istediği olan ucuz iş/emek gücüyle, çoğu açlık ve yoksulluğun eşiğinde milyonlarca insanı sömürünün ve zulmün mefulü haline getirmiştir. Sadece günü kurtarmak için yaşayan milyonlarca insan, metropollerin barakalarında, bodrumlarında uyuşturucudan, fahişeliğe, cinayetten, cinnete, hızla yükselen açlık, kıtlık ve hastalıklarla, ölümüne bir yarışı gerektiren çalışma saatleriyle vahşi kapitalizm Marksizmin çözümlemesine temel teşkil eden bir zamanların İngilteresini hatırlatmaktadır. Bütün bunların karşılığını günümüzde liberal kapitalizmin hayat alanı olan devasa makine parkları ve fabrikalar, lüks hastahaneler, ilaç tröstleri, dev hapishaneler ve olağanüstü tüketici mağazaları olarak görmekteyiz. Bu arada Marks’ın klasik kapitalizm tanımlamasında çıplak kol gücüne dayalı “emek” olgusuyla, “emekçi” ordusuna, teknolojik gelişmenin gereği olarak, H. Marcus’un deyimiyle milyonlarca “beyaz yakalı” büro elemanı ve hizmetlinin katılmasıyla, dünya ölçeğinde kapitalist sömürü insanı ve insanlığı topyekun yokoluşa sürüklemektedir.

 

Kapitalizmin, bütün bu vahim gidişe rağmen, köleleştirmeyi aleni müdahalelerle “islâmcı terör ve uluslararası güvenlik, işbirliğine” karşı hala demokrasi söylemi üzerinden yürütmesinde, İslam ülkeleri yönetimleriyle, yöneticilerinin buna manivela görevi üstlenmeleri daha da trajiktir. Kapitalizm, bu haliyle sadece tartışmasız bir dünya krallığı değil, tanrılık peşindedir.

 

Sovyet sonrası kapitalizmin dünyayı cehenneme çevirdiği günümüz dünyasında tarihe öncülük eden Marksizmin özellikle, kendi vatanında (Avrupa) yeniden gündeme gelmesi çok da şaşırtıcı değildir. İş bu sebeple, doğduğu topraklarda (Avrupa), pratik bir uygulama alanından ziyade, entelektüel bir fantezi olarak kalan Marksist sosyalizmin, uygulama alanını Doğu’da bulmuş olması ona bu yolda  aynı zamanda bir öncelik  de tanımaktadır. Ümidimiz, “yanlış bir şeye inanmanın, doğru olan bir şeye inanmaktan daha kötü olduğu düsturundan” (N. Oreske ve E. M. Conway, s,26), hareketle, daha insanî ve yaşanılabilir bir dünya inşa etmede, mazlum Doğu halklarının anti-emperyalist ve anti-kapitalist süresiz bir mücadeleye önderlik etmeleridir.

An itibariyle ziyaretci sayısı:

149 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi