ATEŞİ YENİDEN YAKMAK VE BİR MEMLEKET PANORAMASI…- Semih GÖNÜL

 

‘‘Her şey bittiği yerden, yeniden başlıyor.’’

Münevver dünün karanlık sayfalarını, bugünün mumuyla yarına aktaran, çoban ateşini kalem şakırtılarıyla harlama vazifesini üzerine alan kişidir. Dün Ömer Seyfettin’di, bugün M. Hayati Özkaya, yarın bugünden beslenen bir ırmağın içinde yeşerecektir. Ateşi Yeniden Yakmak için Ayas kolunu sıvayıp işe koyulmuş, demli çayın buharı yüzüme çarparken mazinin karanlığına gömüldüm, asırlar arasında gidip geldim. İnsan yüzyıl öncede kalmak ister mi? Evet, bugünün dünden bir farkı yoksa tekerrür eden tarihin arkasından aynı olaylarla yüzyıl sonra da muhatap olunacaksa takvim yapraklarının birkaç rakamı arkaya atmasının bir anlamı yok.

Yiğitlik odur ki tedbir alır, Türklük odur ki tedbir aldırır. Hem kendisine meydan okuyanlara hem kendi içinde (Türklükte) hemhal olmuş olanlara özsavunma yaptırır. Allah’ını seven defansa gelsin diye klişeleşmiş bir tabir var, maalesef eskiyi bugünle kıyaslayınca aynı neden ve koşullar altında benzer neticelerin kapımızı çalmasından endişe ediyoruz. Ayas da bundan muzdarip olmuş ki sahneye çıkıp avazı çıktığınca haykırıyor. Kondisyonu yetmeyen nefes nefese kalacak olan varsa ayak bağı olmasın, takımdan ayrı düz koşu yapsın, diyor. Ardından göğsünü dışarı çıkarırken hafif göz kırpan göbeğini de içine çekip biz bize yeteriz demekten de kendini alamıyor tabi.  Çünkü bizdeki cevherlerin farkında, ondan böyle cüretkâr bir ses tonuyla efeleniyor.

 

Ömer Seyfettin Anadolu coğrafyasına sığmayan rüzgârı Türklüğün etten bir bayrağı olarak tarihte yerini alırken çektiği acıları, dönemsel sıkıntıların izlerini miras olarak Türkçe’ye aktarmış, sarsılmaz millî kimliğin tezahür etmesinde gayret göstermiştir. ‘‘Bunları neşr için evvela lâzım olan millî ve umumî lisândır. Millî ve tabiî bir lisân olmazsa ilim, fen, edebiyat gene bugünkü gibi bir muamma hâlinde kalacaktır. Asrımız terakki asrı, mücadele ve rekabet asrıdır.’’[i] Onun duru ve dinamik Türkçesinde sadece bir lisânın inceliklerini değil dönemin sosyolojik yansımasını da görmek memleket ahvalini bir manzara gibi gözümüzün önüne sermektedir. Maalesef gerek maarif camiamız gerekse devlet erkânı onun bu öğretilerini layıkıyla idrâk edememiş olacak ki yüzyıl geçse de eski ızdırapların hortlamasına engel olunamamıştır. Kültürel iktidar siyasî iktidara açılan kapıdır ona sahip olan kapıyı içten kilitler, varlığını sağlamlaştırır. Oligarşik parti liderlerinin politikalarıyla bir yere varamayan Türkçülük fikri edebiyat alanında yeniden canlanmaya başladığında arzu edilen tavizsiz Türkçü liderleri yeniden başımıza taç edeceğiz. Ancak o liderlerin yetişmesi için gerekli ortam ve şartların hazırlayıcısı bugünün münevverleri ve dünün aydınlık meşaleleridir. Mum dibine ışık vermez diyenler yanılıyorlar. Türklük derdiyle dertlenenlerin önceliği kendi çevresidir. Yangının başlangıcı ateşin düştüğü yer bedenimizin kalbi, zihnimizin Türklüğe açılan nöronlarıdır. Türklük şuuru hamasi kalp atışlarını Türklük bilgisiyle süslemesidir. Şuur denince de akla münevver gelir. Onların yaşadıkları kendi kısa ömürleriyle sınırlı kalmamış, zamanın ötesine geçerek gökyüzüne asılan birer burç olarak okunmayı beklemektedir. Kutup yıldızımıza her baktığımızda bugünü görüyoruz. Dünün dertleri bugün de çözüm beklemektedir. Ömer Seyfettin’e belgesel penceresinden baktığımız bu eserde 2019 Türkiye’sini arşınlıyoruz.

Zamanın ruhunu mekânlarda arayan Tanpınar’a bir selam çakıp günümüzün mekân tasavvurlarına bir göz atalım. Edebiyata şehrengiz türünü kazandıran bir medeniyetin konutlarla betonlaşmasını nasıl izâh edebiliriz.  Geleceğe gebe olan mekânlar birer anadır, vatanı ‘‘Ana’’dolu olan. Zaman mekânın içerisine saklanmış bulunmayı bekleyen bir hazine. Kentsel dönüşüm ya da rantsal bölüşüm mü diyelim? Kapitalizm çarkının birer demiri olarak zamanı öldüren birer güncellenmiş canavarlardır. Kendi elimizle kendimizi boğuyoruz, nefes alamıyor, bahçede günlük koşuşturmaların stresini çayın dumanına veremiyoruz. Bunalıyoruz, sinirleniyoruz, kırıyoruz, dökülüyoruz. Sonra çarkın içinde bir meta sesi ruhumuza fısıldıyor. Kapitalizmin karşısına ondan daha güçlü bir medeniyet tasavvuruyla çıkamazsak şehirlerimizi ve zamanımızı kaybedeceğiz. Ölmek sadece nefesin vadesini tüketmesi değildir ölmek ruhun mekân ve zamandan uzaklaşmasıdır. Ruhumuz damarımızda... Uçmağa varmadan önce yeniden yeryüzüne inmesini zamanın ve mekânın hükümdarı olmasını arzuluyoruz.

Ruhun Ergenekon’dan çıkışını demir döverek kutlamadığımız mevsim dönüşleri düşman çaşıtlarına bakıp diz dövmekle geçireceğimiz millî matemler olabilir. Zaman ve mekân beşiğinde doğan ruh millî bayramlarda temsil olunur. Millî Kâbelerimizin önünde tavafa kalkıp esen yele ruh üflendiğinde kalubelada olduğu gibi yeniden millet millet yaratıldığımızı idrâk etmiş olacak ve Tanrı’nın buyruğunu tutmuş olacağız. Bozkurt’un hala parti ikonu olarak görüldüğü bir Türkiye’de milli sembollere bağlanmamış yığınlar olarak haşredilmesinden endişe ediyoruz. Her günü mahşer gününü andıran ülkemizde birbirlerinin yüzüne müşterek bir bakışla göz atmalarını bekliyoruz ki bunun ilk şartı milli göstergelere uymaktır. Kurdu rehber edinen bir kâşifin Altaylar’dan Tuna’ya kadar bu kimlikle seyahat edeceği Türkeli’ne hasret çekiyoruz. Onu yeniden keşfetmek tabiri caizse yeniden feth etmek için kalemlerimizi kuşanıyoruz. Bizi bizim ülkemizde, bozkurda hasret bırakanlara ne demeli? Atatürk bozkurdu el üstünde tutarken onu ayaklarının altına alanları başımızın üzerinde taşıyoruz ama serden geçemiyoruz. Okul koridorlarını, muallim odalarına gidip soralım kaç kişi millî sembolleri biliyor ya da aktarma vazifesini üstleniyor. Unutmayalım ‘‘Bizim mekteplerde okuttuğumuz tarihimize bakınız. Bir ‘Türk’ kelimesi bulamayacaksınız. Bundan başka, bizim tarihlerimiz bilhassa Türklük aleyhinde tertip olunmuştur.’’[ii] Ömer Seyfettin unutmayalım diye tarihe not düşmüş, yarının geçmişimiz olmaması için önlem almak gerekir. Timur ve Bayezid arasında ayrım yapan bir Türk tarihi nasıl olur da tüm Türklerin birleşmesinde bir vasıta olabilir, olamaz. Dönüp maziye bakmak gibi bir hasletimiz yok, neden? Allah’ın verdiği Türklüğümüzden mi utanıyoruz?  Dikkatini celb edip tekrar yazıyorum. ‘‘Haslet’’e hasret kaldık. Ortak hafızamızı kurcalayalım, milli lugâtın sayfalarında gezinelim. Yaratılıştan, doğuştan gelen hassasiyettir haslet. Batı’nın yeniden doğuşu Rönesans adıyla anılırken Türkün yeniden doğuşu da haslete hassasiyettir. Türklüğün baş tacı edilmesi... Hastalığı teşhis ettik, neşteri kendimize sapladık ve dedik ki ilacı süren yarayı alan olmalı, yataktan kalmak için Türklüğe varan olmalı. Ömer Seyfettin Türklüğe varanlardandır. 

Gökkube siyaha boyandığı bir çağda kalbin karalığı dillerine yansımış, Türklüğe varanlara iftiralar atılmış gün gelmiş tabutluklara gün gelmiş Mamak’lara tıkılmış. Türklüğe alerjisi olanların sorusudur, Türk müsün Müslüman mısın? Din, lisân ve ırk birliği olan milletin içini boşaltıp onu kuru bir paradoks gibi göstermeye niyet edenlerin kustuğu zehrin safra olarak yüzlerine haykırdı Ömer Seyfettin. Kendisini Çerkez milliyetçiliği yapmakla suçlayan devrin devşirmeleriyle kora kor bir mücadeleye girişti. Çerkez değil Türk olduğunu söylerken yüzyıl ileriye aldık takvimi bir de ne görelim. Nobel’i alır almaz bir mikrofon uzanıp o talihsiz soruyu yöneltir. Muhabir Kürt müsün, Arap mısın diye sorarken o gençlere nasihat etti: ‘‘Ben Türk’üm dediğinde kendinizle gurur duyacaksınız ki karşınızdaki adam da size hürmet göstersin’’ Hürmete layık olana hak ettiği değeri vermek çağımızın bronz kuralıdır. Bana nasıl davranırsan öyle karşılık bulursun ya da ektiğini biçtiririm. Ziya Gökalp’e de Kürt demişlerdi, bu minval üzerine yazılan şiir hafızamızdadır. ‘‘Ben, ne ırkım için senden vesika,ne de dinim için istedim ilam!’’ Aklımız erdiği için gönlümüz yettiği için yüreğimizi Türklüğe açtık. Ancak yüreğimizin kafesini kadınlarımızın yardığını unuttuk. Cumhuriyetle güvercinler uçuştursun istediğimiz kadınlarımızı bugünlerde göklere yolcu ediyoruz.  Gerçekle ilgilisi olmayan, hayatla yolları kesişmeyen bir kadın algımız var çünkü? Eski Türklerde kağanın yanında yer alırdı diye övünerek söylediğimiz o fosforlu cümleleri ‘‘yeni Türkler’’ in kurması laf-ı güzaftan öteye gitmiyor. Yükselmemiz gereken yerde kadınlarımızın önünde çöküyoruz. Başka bir deyişle arkamızdan gelenler gölgelerimiz değil yan yana yürüyemediklerimiz! Yolumuzun önündeki uyarı levhalarından yüz çevirmemek için bir ikazı daha yerinde buluyorum. ‘‘Bizim son asırdaki en ciddi inkılabımız -ki içtimai bir harekettir- yani milliyet cereyanı en büyük kahramanlarını yine kadınlar arasında buldu.’’[iii]

Militanlaşan milliyetçilerimiz Ömer Seyfettin’in üniformalı bir subay olduğunu ancak sahib-i seyf-ü kalem künyesini boynunda taşıdığını bilmiyoruz. Boyunlar eğilmez, kalemler silahlaşınca.  Atılan her sözcükle düşen çaşıt onlarca. Bizimle aynı takımdan olduğunu söyleyenlere kontra atak yapacak ama asla boş kaleye gol atmayacağız. Boşlarla zaman kaybetmeyip dolularla güreşeceğiz ki yiğitliğin bir anlamı ‘‘kalem hakkı’’ olsun. Yolbaşçımız Ömer Seyfettin’in yaşadığı devirde kalemini devredenler bugün de bu mülkün ortağı olmaya meyledenler değil mi? Ortaklık kabul etmez bir mülkün mürüvvetini göremeyenlere vefa borcumuz satırlarımıza nakşedildi. Bu hikâyenin kahramanı biziz varsın onlar dev olsun, devirelim. Mülk devlettir, devleti millet, milleti lisân inşa eder. Lisânda birleşemeyenlerin ne milleti vardır ne de devleti. Dün gayr-ı Türk unsurlar Türkçe’de birleşmek istememiş uydurukça tekliflerde bulunmuş, bazı Türklerde uyma gafletini göstermiş. Tarih bazen aynadaki yüzümüz olup çıkıyor karşımıza ve odadan bir ses gelir. Millî kanalımız ‘’şeş’’lenerek yerl(i)endi.  Türkiye’de Türklük yok sayıldı, ‘‘Türkiyelilik’’ trendi moda oldu. Ne garip tecellidir ki dünün podyum mankenleri çulu çıkarıp esvap giydi adına ‘‘Neo Osmanlılık’’ dendi. Torba değil ki büzesin, sen Türk’sen büzülmeyesin. Üzülmek hakkındır lâkin elin işteyken dilinle hüznünü ikrar edip kalbinle şahitlik etmelisin. Şair diyor ya, ruh duyar orada ölürken bile Türk olduğunu!

Özkaya, nefsimizi Ömer Seyfettin ile ikaz ediyor. Atatürk’ün rotası Türk milliyetçiliği üzerine inşa edilmiştir. Kültürel kodlarımızı aksiyoner Türk milliyetçiliğine yansıtabilmek için okuyun,  düşünün. Bu acılar mazimize selamımızdır diyen Atamızın kelâmıyla şanlı mazimizi ve zafer ordumuzun silahlarını selamlarım. Siz tarihe yazıyorken şanlı bir satır, aranızda olmaktan şeref duyarım!

Sesli kitabın sonuna geldiniz. Ülkücü bir yazarın portresini sesinizle çizdiğiniz için müteşekkirim.

 

 

 

[i] Mehmet Hayati Özkaya, Ateşi Yeniden Yakmak, , Çoban Yayınları, 2019, s.64

[ii]  Mehmet Hayati Özkaya, a,g.e. S.93

[iii] Mehmet Hayati Özkaya, a.g.e. S.78

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yazarın Biyografisi

Mehmet Hayati ÖZKAYA

Mehmet Hayati ÖZKAYA, 1959’da Van’da doğdu.  İlk ve orta öğrenimini Adana’da, yükseköğrenimini Eskişehir’de tamamladı. 1982 yılından itibaren çeşitli liselerde edebiyat öğretmeni ve idareci olarak çalıştı. 1993-1995 yıllarında İtalya’nın Trieste şehrinde Yabancı Diller Enstitüsü’nde Türkçe okutmanlığı yaptı. Evli ve iki çocuk babası olan Özkaya’nın Kıssa-i Aşk, P.K 546- İdealist Bir Neslin Hikâyesi- ve Ateşi Yeniden Yakmak adlı kitapları vardır.

An itibariyle ziyaretci sayısı:

185 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi