Mahallenin Delisi - Ayça Öztorun

 

Çukurova her bahar benim için törendi. Bu nedenle bahar aylarını Çukurova’da geçirmeye gayret ederdim. Sırt çantamı alıp limon çiçeklerini solumak, köy kasaba dolaşıp bahar gezgini olmak için hazırlıklar yaparken telefonumun sesiyle irkildim. Arayan annemdi. Sesinden kaygılı olduğunu anladım.

“Allah aşkına gel yavrum! Yanımızdaki kiralık eve tuhaf bir adam taşındı. Adamın kahkaha seslerinden yatamaz oldum. Neyin nesi öğrensek iyi olur. İmza mı toplarsınız ne yaparsanız yapın. Bu adam gitsin burnumun dibinden!” diye söylendi.

Annemin sıkıntılı durumunu çözmek için Adana’dan ilçemize doğru düştüm yollara. Evimiz yan yana üç daireden oluşan bitişik nizam müstakil bahçeli şirin bir evdi. Ortadaki evin sahibi Almancıydı. Kendisi yurt dışında olduğundan evini kiraya veriyordu. İlk dairede annem oturuyordu. Üçüncü dairede de elli, elli beş yaşlarında nazarıyla ün yapmış adeta komşuları tarafından lanetli olarak bilinen Fadik abla oturuyordu.

Fadik abla, komşuları tarafından öyle dışlanmıştı ki neredeyse tüm mahalleli kendilerine nazar değecek korkusuyla titremeye duruyorlar bin bir bahaneyle toplandıkları komşu gezmesinde Fadik varsa evlerine canlarını zor atıyorlardı. Fadik abla o ortamdan ayrıldığı an hemen nazara iyi geldiğine inandıkları üzerlik otunu yakıyorlar yeleklerinin iç kısmına karaçalı takıyorlardı. Fadik’in kem gözlerinden sakınmak için batıl maneviyatlara sığınıyorlardı.

Komşumuz atmış beşlik Seher teyze bacaklarındaki yaşlılık eğriliğinin nedenini Fadik ablanın Kenafir* gözlerine bağlıyordu.

Ablam yeni aldığı çantasını Fadik’in çok beğendiğini bu yüzden çantanın demir kulpunun gözünün önünde erircesine ikiye ayrıldığını abartarak anlatıyordu. Hatta Fadik, oğlunun düğün gecesi “oğlum dişlerin ne kadar güzel” demesi üzerine, oğlunun anında merdivenlerden düşüp iki dişinin kırıldığını, oğluna düğününü kem közüyle zehir ettiğini korkuyla anlatıyorlardı.

Mahallenin yaşlısı Ayşe teyze; “Aaahh, ah!.. Fadik’in donu elimize geçse keşke, onu yakıp koklarsak bir daha tövbeler olsun nazarı değemezmiş. Fakı hoca bunu yaparsanız hepiniz nazardan arınırsınız demişti. O hoca ne dediyse şıp diye oluyor vallahi” diye dertlendi.

Komşular, Fadik’in çamaşırı ipe serdiği günlerde çamaşır avına çıkıyorlar bir türlü Fadik’in donunu ipten çalamıyorlardı.

Annemin derdine derman olabilmek için ilçeye geldiğimde hava bir hayli kararmış, baharda açan çiçeklerin rayihasıtatlı esen rüzgâra karışıyor mis gibi çiçek kokuları arabamın içerisine yayılıyordu.

En sonunda annemin evine ulaşabilmiştim. Akşam yemeği ve hoş beş sohbetten sonra uyumak için müsaade istedim. Tam uykuya dalacaktım ki korkunç bir kahkaha ve tarifi imkânsız bir gürültüyle yatağımdan fırladım. Annem haklıydı. Yeni gelen komşunun sesi oldukça rahatsız ediciydi.

Acaba Fadik ne kadar rahatsızdı bu durumdan? Bu kişinin kim olduğunu öğrenene kadar annemin evinde kalmaya kararlıydım.

Kapısını tıklatıp neden bu kadar gürültülü gülüyorsun diye soramazdım elbet. Gülmek suç mu ki?

En garibime giden durum ise bu meçhul komşumuzun evde yalnız yaşamasına rağmen bağırarak konuşmasıydı.

Ertesi gün aynı anda evin kapısını açmış göz göze gelmiştik. Direk, belirgin burnu gözüme çarpmıştı.

Tokalaşmak için elimi uzattım.

“Selam ben Çağla”

Bana gülümsedi ve hemen ardından ciddileşerek “Ben Seyfo… 001 Seyfo!” dedi ama tokalaşmak için elini uzatmadı. Birden gözlerimin içine küstahça baktı ve hızla kahkaha atarak yürümeye başladı. Bir anda ürperdiğimi hissettim.

Kesin akli dengesi yerinde değil diye düşündüm. Arkamdan gelip enseme yapışacak hissiyle, korkudan adımlarımı sayıyor arkama bile bakmıyordum. Fadik’in evinin kapısına var gücümle vurmaya başladım.

“Kim o, kimsiniz?”

“Benim Fadik abla. Ben Çağla!”

Kapı gıcırtıyla açıldı ve Fadik’in gözleri kapının arkasından endişeyle sokağa baktı. Kınalı saçları birbirine karışmış saçının diplerinden çıkan beyazlarıyla sanki geçmiş zaman cadılarını andırıyordu. Korku dolu gözleriyle içeri gel der gibi işaret etti. Onun bu durumundan ürkerek endişe içinde eve girdim. Evde keskin bir tütsü kokusu vardı.

“Hoş geldin” dedi sessizce.

“Neler oluyor, ne bu halin Fadik abla?”

“Yan dairedeki iblis sabaha kadar sanasın duvarda zımpara yaptı. Bir yandan gülüyor bir yandan da ‘yallah fellah yallah, kış kış cinler kış kış!’ diye feryat ediyordu. Korkudan uyuyamadım Çağla’m.”

Fadik ablanın anlatımlarından sonra tüylerimin bir anda diken diken oldu. Annemin bitişiğindeki dairede bir delinin oturduğundan emindim artık.

“Ne yapacağız peki Fadik abla?”

“Bilmiyorum valla. Başa çıkılacak gibi değil batasıca! Rahatsız olduğumu anlasın diye duvara vurdum. Beş dakika çıt çıkmadı. Ondan sonra daha da delirdi. Yüksek sesle beddua etmeye ‘gözleri oyulasıca Fadik! Uğursuz Fadik!’ diye bağırmaya başladı. Dizimin bağı çözüldü. Adımı nerden biliyor acep?”

Belli ki evlerimizin orta yerine bomba gibi düşen bu muamma kiracı, Fadik ablanın psikolojisini darmadağın etmişti. İşin en korkunç yanı Fadik’in adını biliyor olması ve ona art arda beddua etmesiydi.

Gözlerim Fadik ablanın kocası Osman amcayı aradı. Aralarında belki yirmi yaş olan Fadik ablanın kocası bu olaylar olurken her zamanki gibi bir köşede uyukluyor muydu diye merak edip, Fadik ablaya sorduğumda siniri daha da alevlendi.

“Osman dayını biliyon kulağı sağır hiç bir şey duymuyor. Bağıra çığıra durumu anlatsam da kazı koz anlıyor ‘Gençtir eğleniyordur. Sende selam söyle hanım’ diyor. Allaaah! Anamla babam sürünesiniz! Zamanında yirmi beş yaş büyük adama verdiler beni. Şimdi de hiçbir halime yaramıyor batasıca! Erliği bile bitik! Şöyle zıpkın gibi bir herifim olsaydı, dayanırdı manyağın kapısına. Ver Allah, al Allah! Hışını çıkarırdı dümbüğün!”

Anladım ki Fadik abla annemden daha fazla sıkıntılıydı.

Gelmişken Fadik ablaya mahallenin kadınlarının nazar hususundaki sıkıntılarını, onun donunu bulup yakmak istediklerini, böylece hiç kimseye nazar değmeyeceğine inandıklarını anlattım. Fadik’in gözleri sinirden dışına pörtledi ve içinde gizlediği geçmiş zaman cadısını su yüzüne çıkarıp delice kahkaha attı.

“Sürüneceklerini bilsem de vermem donumu! Değse sana değerdi nazarım. Seni ne kadar beğenirim bilirsin. Sana niye bir şey olmuyor? Adımı kem göze çıkardılar kahpeler!” deyip cama doğru yöneldi. Pencereden dışarıya gözünü kısarak bakmaya başladı. Sanki donmuş gibiydi. Kenafir gözlerini bir kısıp bir açıyordu.

“Anam bu adam geçen gün deliler hastanesinden çıkmıştı. Bir deri bir kemikti. Tosun gibi olmuş.

Bak… Bak! İştahla ne yiyorsa? Avrat hizmet etsin, kendi keyif etsin. Ala dağdan serin batasıca!” diye söyleniyor gözünü odakladığı yerden ayırmıyordu.

“Kime söyleniyorsun Fadik abla?”

Pencerenin tül perdesini çekti ve gelip yanıma oturdu.

“Kime söyleneceğim? Gıbış Ahmet denen iblise!” der demez dışardan bir çığlık koptu. Fadik oturduğu yerden ayağa fırladı. Kocası sağır Osman bile çığlığı duyup odasından fırladı. Yarım donu, beyaz atletiyle kendini sokak kapısından dışarı attı. Bende ne olduğunu bilmeden onlar nereye yöneliyorsa oraya koşmaya başladım. Sonunda kendimizi sokağın ortasında bulduk.

Karşı komşumuz Gıbış Ahmet fındık yerken damak dişinin ağzının içinde ikiye ayrıldığını panikle fındıkları çiğnemeden yutmasından ötürü anında oracıkta can verdiğini söylediler.

Fadik’in gözlerinin içine bakıyor, sanki kanımın akmadığını hissediyordum. Komşuların dediği doğrumu diye düşünüyordum. Bir bakışla, Gıbış’ı on ikiden vurup canını alan Fadik’in gözleri miydi ki?

Panikle Fadik’in donlarından bir tane araklamayı aklımdan geçirirken kendime geldim. ‘İnanma böyle şeylere Çağla’ diyor kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum ki 001 Seyfo, cenaze evindeki ağlama seslerini duyup piknik tipi çizgili pijamalarıyla Gıbış’ın evine doğru koşmaya başladı.

“Allah’ıım, Allah’ım! Kim öldü? Kiiim… Kim?” diye bağırarak Gıbış’ın evinin sofasına ulaştı.

Evin önüne toplanan mahalleli “Vah vah! Tüh tüh! Nasıl öldü? Boğazına parmağınızı sokup da çıkaramadınız mı fındıkları?” diye merakla sorular soruyorlardı.
Seyfo, Gıbış’ın damak dişinin diğer parçasının yerde olduğunun farkına vardı. Dizlerine vurarak ağlıyor ağlama nöbeti bitince çılgınca kahkaha atıyordu. Cenaze evine gelenler ölüyü unutup Seyfo’nun tuhaf hareketlerini şaşkın bir şekilde izlemeye başladılar.

Seyfo yerden damak dişi alıp hafiye havasında incelemeye koyuldu. Bir süre kırılan damağın yarısına baktıktan sonra tuhaf sesler çıkararak ağlıyor ardından at kişnemesine benzer kahkaha atıyordu.

“Bok yoluna gitti Niyazi vakası bu olsa gerek!” diye feryat ediyor, Gıbış’ın çocuklarına da “Gittii, gitti! Vay Gıbış vay! Fındık… fın… Fındık vay!” diyor tekrar gülüyor tekrar ağlıyordu. Elinde sıkıca tuttuğu Gıbış’ın damak dişini hışımla Fadik’in başına fırlattı.

“Seni münafık seni! Seni kem gözlü orospu seni! Delikli paramdan oldum. Sen öldürdün Gıbış emmimi” diyerek cenazeye doğru yöneldi. Gıbış’ın çocukları karga tulumba Seyfo’yu tutup bahçe avlusuna fırlattılar.

Seyfo feryat ediyor “ Ben Seyfo Bond, 001 Seyfo! Mazbatamı isterim! Mazbatamı getireceksiniz bana!” diye bağırıyordu.

Az ilerde olan biteni izleyen tatlıcı Hasan vücudu gibi iri sesiyle bağırmaya başladı.

“Bu niye ortada köçek gibi zort atıyor? Milleti acısına da yandırmayacak pezevenk!” diyerek Seyfo’nun üzerine zorlattı.
Kahveci Fevzi Efendi, Hasan’ı sakinleştirdi.

“Bırak oğlum adamın siniri boşaldı zahir! Damak diş yarılmayla insan ölür mü? Hayat bu kadar ucuz mu? Belki de ondan şoka girmiştir”

Hasan “tövbe tövbe! At gibi de kişnenmez ki Fevzi dayı!” deyip söylenerek Gıbış’ın oğullarının yanına gitti.

Mahalleli söyleniyor “Bu ne demek istiyor? Delikli para ne? Bu adam ajan mı yoksa? Ne mazbatası?” diyerek şaşkınlıkla birbirlerine soru soruyorlardı.

Seyfo hızla kendi evine doğru yürüdü.

Fadik, Seyfo’nun ardından beddua ediyor “Buna ne oluyor kele? Orospu çocuğuna bak hele bak! Kimsin nesin sen, bunun benimle derdi ne?” diye bağırıyor bir yandan da yerden taş alıp Seyfo’nun evinin kapısına doğru var gücüyle fırlatıyordu.
Gıbış’ın karısı isyan etti. “Abooov keleee! Acımıza da yandırmayacaklar!” diye ağlıyor dizlerine vuruyordu.

Seyfo evinin kapısını açtı ve içeriye girip kapıyı kapattı. Kısa bir süre sonra büyük bir gürültü koptu. Sanki birileri teneke parçalıyordu. Onca kalabalık, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken Seyfo’nun evinin demir kapısından geldiği anlaşıldı. Sanki içerden balyozla kapıyı dövüyordu. Kulakları tırmalayan korkunç gürültü ve Seyfo’nun korku dolu sesi koca mahalleye yayılıyordu. Cenaze evinin önündeki kalabalık, Seyfo’nun evinin önünde toplandılar.

Seyfo canıyla cebelleşir gibi çığlıklar atıyor “Çıkarın beni buradan! Çıkarın! Kapı sanki kale kapısı! Açılmıyor, imdaat… İmdat! Çıkarın beni, nefes alamıyorum. Kenafir gözlü orospunun cinleri beni buraya kilitledi. Beni benden ediyorlar” diye yeri göğü inletiyordu.

Mahalleli kapıya yüklendikçe kapı bana mısın demiyordu.

Mahalleli kadınlardan birisi cenaze evinin bahçesinde bekleyen Azman Hasan’a el etti.

“Gel Hasan’ım gel de omuz ver şu kapıya. Adam içerde kilitli kalmış, bağıra çığıra sesi kalmadı garibin”

Hasan, Seyfo’nun kapısına gelip iri vücuduyla iki omuz atsa da kapı kıpramadı. Birden Seyfo’nun sesi kesildi. Mahalleli telaşa bindi.

“Acep bayıldı mı ki?”

Kadının biri söze atıldı.

“Fadik kenafir gözüyle bununda başını yedi zahir! Buraya taşındığından beri ortalarda seme gibi dolaşıyordu garip!”

Fadik’in kocası kadına yaklaştı.

“Kimmiş? Seleci mi bu çocuk? Bak Fadik seleciymiş!”

Fadik “Dert tutasıca! Sesi yerin dibinden gelesice! Anlamıyorsun sus gayrı!” diye söylendi.

Herkes Gıbış’ın cenazesini unutmuş Seyfo’nun ev kapısını açmaya çalışırken Fadik’in evinden ışık hızıyla Seyfo’nun dışarı fırladığını şaşkınlıkla izlediler. Elinde irice bir beyaz donu sallayarak Gıbış’ın cenazesine doğru koştuğunu gören Mahalleli de onun ardından koşmaya başladı.

Fadik’in sinirden gözleri döndü. Bir yandan bağırıyor bir yandan Seyfo’nun elindeki donu kapmaya çalışıyordu.

Kadınlar şaşkınla “Şimdi kapı üzerine kilitli değil miydi, Fadik’in evine nasıl girdi acep?” diye birbirlerine soruyorlardı.

Seyfo’nun, bitişik nizam olan arka bahçenin kapısından Fadik’in evine girebileceğini kestiremiyorlardı.

Seyfo, Gıbış’ın ölüsünün yanında soluğu aldı. At gibi kişnek gülüyor, bir eliyle donu sallarken diğer eliyle Gıbış’ın göğsüne vuruyordu.

“Gıbıış, Gıbış! Fadik’in donu bende Gıbış! Uyanda delikli paramı ver Gıbış! Beni dolandırma Gıbış!” diye var gücüyle bağırıyordu.

Fadik şalvarına taşları doldurup şuursuzca sağa sola fırlatmaya başladı. Taş, Azman Hasan’ın dişine isabet etti.

“Oy dişim kırıldı” diye bağıran Hasan ağrıdan yerde debelenirken, Hasan’ın karısı Fadik’in saçlarına yapıştı. Ortalık bir anda mahşer gününe döndü. Toz bulutu inip inip kalkıyor, herkes birbirine vuruyordu. Ben jandarmayı aramaya çalışırken komşumuz Bıngıl Raziye, Seyfo’nun elinden donu kaptığı gibi çakmakla tutuşturup Fadik’in görmez yanından aceleyle yaktı.

Mahalleli kadınlar donun yaydığı dumana doğru koşuyor “Bizde koklayalım nazarımız gitsin” diye bağrışıyorlardı. Sırayla donu koklayan kadınlar “Allaaah, Fadik’in kenafir gözünden koru bizi Allah!” diye dualar ediyorlardı.

Jandarma hızla mahalleye girdi. Ortalık sakinleşti. Herkes Gıbış’ın defnedilmesi için uğraşırken, Annem Jandarmaya Seyfo’yu gösterdi.

Jandarmaya derdini yakınan annem “Bu çocuk taşındığından bu yana garip hareketleri var. Komşumuz Gıbış Ahmet ölünce daha da çıldırdı. Delikli paramı ver diye ölüye saldırdı” dedi.

Seyfo’dan şüphelenen jandarma ifadesini almak üzere karakola götürürlerken avazı çıktığı kadar bağırıyor ardından kahkaha atıyordu.

“Ben Seyfo, 001 Seyfo. Zalimlerin zulmü Seyfo!”

*

Aradan birkaç gün geçmiş ortalık durulmuştu. Annemle ikindi çayı muhabbeti yaparken kapının zili çaldı. Gelen sütçü Celil amcaydı.

Annem “Hayırdır Celil Efendi?” diye sordu.

Celil cebinden yan dairenin anahtarını uzattı.

“Bu anahtar sizde kalacakmış. Kiraya tutan adam meğerse akıl hastasıymış. Gıbış Ahmet ile hastanede tanışmışlar. Aynı hastane odasında kalıyorlarmış” deyince şaşkınlığımızı gizleyemedik. İşin aslını öğrendiğimizde hayatım boyunca unutamayacağımız şoku yaşarken gülmekten kendimi alamadım.

*

Gıbış’ın Parlak Planı

Gıbış Ahmet’in aşırı şüphecilik hastalığı nüks ettiği dönemlerde ilaç tedavisi fayda etmemeye başlamış çözümü hastaneye yatırmakta bulmuşlardı.

Bu durum en çok Gıbış’ın eşinin işine yarıyordu. Gıbış yetmişine merdiven dayamasına rağmen karısını gece gündüz taciz ediyordu.

Gıbış’ın cinsel doyumsuzluğu hiç bitmezdi. Eğer karısı isyanını dile getiriyor sırtını dönüp yatıyorsa Gıbış çılgına dönüyor sokağa fırlayıp avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

“Karımın sütçüyle, tüpçüyle, otla, bokla, çomarla ilişkisi var!” diyerek ipe sapa gelmez iftiralar atıyordu.

Deli Seyfo hastanenin kıdemli müdavimlerindendi. Oldukça uzun boylu, zayıf ve aşırı seksi bulduğu uzun burnu vardı. Kendini 007 James Bond’un Türkiye şubesi 001 Seyfo olduğuna inandırmıştı.

“007 Bond Çukurova’ya gelip bana hafiye mazbatasını dünya basını eşliğinde verecek!” der ve bunun aksini iddia eden her kim varsa çılgına döner kafayı ona takardı. O kişiyi günlerce takibe alır, evini veya varsa iş yerini kundaklamaya çalışırdı.

Gıbış ve Seyfo’nun hastanede de yolları çakışmış muazzam uyum göstermişler sıkı dost olmuşlardı.

Gıbış, Seyfo delisinin evleri kundaklama vukuatının olduğunu da öğrenmişti.

Bunu fırsat bilen Gıbış “bizim mahallede bir kadın var, adı Fadik. Beni nazardan öldürecek bu avrat! Baktığı zaman dünyayı çıraya çeviriyor. Sanasın bana bakarken Azrail üzerime geliyor” dedi.

Belli ki şüpheci Gıbış kafayı Fadik’e takmıştı. Onun yaşamla ilgili biletini kesmeye çalışıyordu!

Seyfo katili andıran soğuk bakışlarla dudağını bükerek yan yan güldü.

“Eee, ne diyon yani?” diyerek hastane bahçesinden topladığı ve cebine istiflediği sigara vızzıklarından birini ağzına götürüp içiyormuş gibi yaptı. Sehpada duran boş kola kutusunu Gıbış’a uzattı.

Gıbış bozuntuya vermeden boş kola kutusunu başına diker gibi yapıp Seyfo’nun ikramından çok memnun olmuş havalarına girdi.

Seyfo elinde ki vızzığı ağzına alıp yatağın kenarına oturarak, hafiye edasıyla uzun bir sopayı andıran bacaklarını üst üste attı. Gıbış’ı büyük bir ciddiyetle dinlemeye başladı.

Gıbış söze devam etti.

“Kenafir gözlü Fadik’in evini kundaklarsan güzel bir sevaba girersin. Hiç olmazsa evi yanar Mahalleden taşınır. Mahallenin fıstık gibi avratları Fadik’in nazarıyla yamuldu gitti. Kahpe karı avrat bırakmadı mahallede! Benim avradıma da değdirdi nazarı. Ben istedikçe o kaçıyor. Sanasın kapısı kilit! Etme eyleme Hafiyesi Seyfo, gel bu iyiliği yap bana. Ben ölürsem sen arkadaşsız kalırsın! Yardım et bana”

Seyfo ağzındaki sigara vızzığıyla oturduğu yerden kalkıp bir ileri bir geri oda içinde cirit atıyor bir yandan da çok ciddi havalarda Gıbış’ı dinliyormuş gibi yapıp “Eee ne edek şimdi, ne istiyon yani?” diyerek Gıbış’ı gözleriyle süzüyordu.

Gıbış, etrafta birileri var mı diye sağına soluna baktı. Seyfo’nun kulağına yavaşça fısıldadı.

“Yak” dedi. “Yak! Fadik’in evini yak! Kundakla kahpenin evini!”

Seyfo gözlerini kıstı, ağzından vızzığı aldığıyla yere fırlattı. Elini cebine koyup pencereden dışarıyı seyretmeye başladı. Gıbış, Seyfo’nun aklından ne geçtiğini çözmeye çalışıyor pür dikkat Seyfo’yu izliyordu.

Seyfo birden Gıbış’a doğru dönüp “Para!” dedi.

“Benden mi istiyon para? En yakın arkadaşın benim. Allah’ın var mı? Günah lan! Beni öldürecek diyom, şüpheleniyom o karıdan diyom! Yardım et bana. Allah rızası için yardım etmen mi?”

Seyfo müthiş bir özgüvenle iki elini cebine koyup odanın içinde yürüdü. Gözünü kısmış ukala bir şekilde tavana bakarak “Ben Amerika’dayken 007 Bond, James Bond ‘sen büyük hafiyesin Seyfo’ dedi. Parasız iş bitirme sakın çapın düşer dedi. Para almadan yapamam bu işi. Yani para peşin kırmızı meşin!”

Gıbış baktı ki Seyfo’yu ikna edemeyecek onu en zayıf noktasından vurmayı denedi.

“Ama James Bond’un mazbatası var. Senin de var mı?” diye sordu.

Seyfo durakladı. Ne diyeceğini bilemedi. Bu durum çok zoruna gitti. Sinirden alnının damarları şişti.

Gıbış, Seyfo’nun köşeye sıkıştığını anladı.

“Hee, bak nasıl sustun? Sen bu işi yap, yeminle Doktorların bana verdiği yetkiye dayanarak sana mazbatanı verip 007 Bond gibi kıdem atlatacağım. Hem de evde anamdan kalma bir kese delikli kuruşum var. Onları da sana verip ihya edeceğim” dedi.

Seyfo’nun yüzü aydınlandı. Sevinçten zıplayarak ardı arkası kesilmeyen alkışlar tuttu. At kişnemesi gibi seslerle gülmeye başladı. Hastane görevlileri sesi duyup odaya geldiler. Seyfo ‘ya ve Gıbış’a sakinleştirici iğneler yaptılar. Her ikisi de bir süre sonra derin uykuya daldılar. Sabaha karşı uyanan iki deli hastaneden firar ederek Mahallede soluğu aldılar.

Seyfo delikli kuruş uğruna Gıbış ’la kurduğu parlak planı gerçekleştirmek üzere Fadik’in evinin yanındaki boş daireyi kiraladı ve vukuatlı planlarını uygulamaya koyuldu.

*

Seyfo, Gıbış Ahmet’ten hafiye mazbatası alamasa da Mahallenin en enteresan delisi unvanını aldı. Bize aksiyon dolu günler yaşatan Seyfo ’ya bir bakıma mahallenin kadınları minnet borçlu.

Mahalleli, Fadik’in yanan donundan sonra “keramet dondaymış” demeye durdular. “Don yanınca nazar değmez oldu” söylemleri ortalığa yayıldı ve mahallenin kadınları derin bir nefes aldı.

 

Ayça ÖZTORUN

Şair-Yazar                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 

——————————————-

*Kenafir: Kin getiren, kin besleyen = Kinaver

*Rayihası: Hoş kokusu

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

146 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi