Güncel

ŞEHİTLERİMİZİ UNUTMAYALIM, UNUTTURMAYALIM

O günleri NECATİ ÖZKAYA yazdı

Yıl 1978, aylardan Aralık; aralığın son haftası, Kahramanmaraş’da kan su gibi akıyor.Dün aynı sokaklarda yürüyen, selamlaşan insanlar; birbirlerini yoketmek için gözlerini kırpmadan kan akıtıyorlardı. Tarihe kara bir leke gibi düşen Maraş olayları, beni İstanbul’da yedek subaylık yaptığım Davutpaşa kışlasında yakaladı.

Kan su gibi akarken; Alay komutanımız yılın son günü yapacakları “yılbaşı kutlamalarının” nasıl daha da güzel olabilmesi için organizatörlerle görüşüyordu. Radyodan haberleri dinlerken; bir Türk Milliyetçisi olarak yüreğim titrerken, bu duyarsızlığa dayanamayarak yemekhanedekilere; “Bırakın eğlenceyi, bakın kardeş kardeşi öldürüyor.” dediğimi ve yedek subay arkadaşlarımca oradan uzaklaştırıldığımı hatırlıyorum. İşte o günlerde; Adana’da henüz 16 yaşında, bıyıkları yeni terleyen, Fahriye teyzemin biricik oğlu Ahmet Serdar Tanrıtanır hain ellerden çıkan kurşunlarla şehadet şerbetini içiyor, gazetelerin arka sahifelerinde küçük bir haber olarak geçiyordu. Sayısız ölüm haberi gibi…

Gazeteyi okur okumaz Tabur komutanım olan Ünal Çevik beye; ki hala kendisiyle görüşürüm, gidip bana izin vermesini istedim. Bir haftalık izin alıp, otobüsle Adana’ya hareket ettiğim zaman; gözlerimin önünde şehidimin o delişmen hali, çocukluk günleri bir film şeridi gibi gelip geçiyordu.

Teyzemlerin Sümerevleri’ndeki evine gittiğimde; Canım Anam, teyzem, Mazhar Eniştem ve kızları etrafımı sardı. Bana haber vermediklerini, İstanbul’daki teyzem Zekiye ve Bedrettin dayımın da benden habersiz geldiğini öğrendim.

Acı, gözyaşı ve intizarlar yükseliyordu. Kalemin kifayet etmediği anlardandı…

Olayın nasıl cereyan ettiğini, mahalledeki bir pastane içinde kıstırılıp sıkılan kurşunlara hedef olduklarını, Ahmet ile birlikte pastanecinin genç çırağının da olayda can verdiğini anlattılar.

Ölüm haberinden sonra Anam, bacısının derdine de derman olmak üzere teyzemlerde kalmaya başlamıştı. Ne bilecekti ki başına aynı olayın geleceğini Anacığım…

Birkaç gün Adana’da kardeşlerimle ve dostlarımla vakit geçirdim. Oğuz ağabey Oğuz Kitabevine, Müzeyyen Halk Eğitime, Yavuz İmam Hatip Lisesine ve Çiğdem okuluna gidip geliyorlardı. Yalnız Hayati Eskişehir’deki okulunun tatili nedeniyle evde kalıyordu. Evin birkaç kez gözetlendiğini, baskın yapıldığını anlattı Yavuz bana. En büyük endişesinin Hayati olduğunu söyledi. Israrla yeni ev aradıklarını, bir türlü uygun kiralık ev bulamadıklarını söylüyordu. Çok üzüldüğü aşikardı.

Yılbaşı gecesinin akşamı, heb birlikte evde toplandık. O gün Yavuz’un dizi ağrıyordu hatırlarım, en sevdiği yemeklerden sucuklu yumurtayı bile doğru düzgün yiyemedi. Yeni bir yılın sabahına uyandık ailece. 1979 inşallah hayırlı olur diye dualar ettik. Allah başka üzüntüler vermesin istedik.

Ve bütün yurtta sıkıyönetim ilan edildi. Çünkü olaylar, sıradan polisiye tedbirlerle önlenemeyecek bir hale gelmişti.

Ayrılık vakti geldi. Anamla, teyzemlerle ve kardeşlerimle vedalaştıktan sonra Yavuz beni otogara kadar götürüp yolcu etti. Tek dileği “kiralık bir ev” bulup, güvenle oturabilmekti. Ben de sıkıyönetim inşallah anarşiyi azaltır, daha rahat edersiniz diye düşüncelerimi belirttim. Vedalaşıp otobüse bindim. O’nu son görüşüm oldu; canım kardeşimi, dostumu… Çünkü biz onunla kardeşten de öte idik. Yıllarca aynı sınıflarda okumuş, birlikte büyümüştük; birlikte ağlayıp, birlikte gülmüştük.

İstanbul’a döndüğümden birkaç gün sonra, rahmetli Babamı rüyamda gördüm. Bana; “ Bak Ahmet ne güzel Şehit oldu, ben de Şehit babası olmak istiyorum.” dedi. Ürpererek uyandım. Mesai bitince kalktım, Zekiye teyzeme gittim. Rüyamı anlattım; o da bana “Ahmet şehitlik mertebesine ulaşmış demek.” diye yorumladı rüyamı.

Ve 12 Ocak 1979 Cuma; abdestlerimizi almış Cuma namazı saatini bekliyor, bu sırada da öğle yemeğini yemeğe başlamışken yemekhanenin telefonu acı acı çaldı. Görevli er; Adana’dan beni aradıklarını söylediği an yüreğimden bir parça koptu sanki. Telefonun ahizesi elimde, karşıdaki sesi bekliyor konuşamıyordum. Arayan Yakup’du; halimi hatırımı sordu, belli ki bir şey bilip bilmediğimi öğrenmek istiyordu. Daha sonra; “Oğuz ağabey, Yavuz ve Müzeyyen abla saldırıya uğradı.” dedi. Bir anda yer gök başıma yıkıldı. Bir şeyleri var mı, yaşıyorlar mı diye sordum. Yakup’un hıçkırıklarla dolu cevabından bir şey anlayamadım. Arkadaşlarım yanıma gelmişti o sıra, ne olup bittiğini soruyor öğrenmek istiyorlardı. Yalnızca Adana’ya gitmem gerekiyor dediğimi hatırlıyorum. Hani o “yılbaşı gecesi” düzenleyen Albay vardı ya, işte o adam tabur komutanım Ünal Çevik’e beni gözaltına alması gerektiğini, benim belalı biri olduğumu, sorumluluğu almayacağını söylemişti. Binbaşı Ünal ise her riski kendisi alarak, izni de bizzat kendisi vererek yollamıştı beni. On gün arayla yeniden görünmüştü Adana yolları.

Soyadını hatırlayamadığım İstanbullu Erol Asteğmen, havayollarından biletimi ayırtmıştı. Öğleden sonra kalkması gereken uçak, akşam saatine ertelendiğinden; daha fazla bilgi alabilmek için önce teyzeme sonra da dayımın ayakkabı imalathanesine gittim. Maalesef yeterli bilgiyi onlardan da alamadım. Çünkü onlar Adana yoluna düşmüşlerdi bile…

Akşam saatlerinde uçak Adana’ya doğru havalanırken, ben uçağın içinde donmuş gibi oturuyordum. Havaalanından bindiğim taksiyle önce eve uğradım; ışıklar yanmıyordu, kapıyı açan yoktu. Gürültüyü duyan alt komşumuz teyzemlerde olduklarını söyledi sadece, ısrarla sormama rağmen olay hakkında pek bilgi veremedi. Doğruca teyzemlere geçtim. Gecenin geç saatleriyse de ev ana baba günüydü. Necdet ağabeyim Ankara’dan gelmişti. Gördü ve kucakladı beni. “Yavuz’umuzu kaybettik, Oğuz ağabeyin yaralı, Müzeyyen iyi.” dedi. “Annemizin ölümden haberi yok. Sen de söyleme.” diye ekledi. Hala anlayamam; nasıl ayakta durduğumu, nasıl yıkılmadığımı…

Anama sarıldım; “Oğlum kardeşlerin nasıl? Beni onlara götürmüyorlar.” dedi. Tembihliydim, ona göre cevap verdim.

Bir arabayla götürüldük hastaneye. Oğuz ağabeyimin iniltileri kulağımda, Şehidimiz Yavuz’un naaşına doyasıya baktım. Son vedaydı o demek ki, ayrılığım ebedi ayrılığa dönmüştü…

İşte; yine bir 12 Ocak, aradan tam 35 yıl geçti. Büyük şair Nihat Asya’nın dediği gibi; “Takvimlerin o yaprağı hep siyah kalacak.”, ta ki Türk Milliyetçileri toprağa düşmüş şehitlerinden emanet davalarının iktidarını görene dek…

Yazıma; değerli dava arkadaşım Mehmet Ali Kalkan’ın dizeleriyle son veriyorum.

Yel kayadan ne alır?

Durdukça Özkayalar.

Yavuz girer duama,

Şehitlerdir bize yar.

Ağabeyim yok amma,

Ağabeyim Oğuz var…

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


HAYAT VE İNSAN
Perşembe, 21 Ocak 2021
...
İSMET ATLI AĞABEY
Salı, 13 Nisan 2021
...
KAVRAMLARI AYIRMAK
Pazar, 27 Aralık 2020
...
SEVGİNİN GÜCÜ
Cumartesi, 19 Kasım 2022
...
HAİNLİK KOLAY MI?
Pazar, 11 Nisan 2021
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

81 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi