Dr. Halil ATILGAN

Ağıt: Türklerin en eski sözlü kültür ürünlerindendir. Çeşitli olayların ve ölenlerin ardından duyguların dile dökülmesidir. Anadolu’nun her tarafında ağıt yakılmasına rağmen bu gelenek Güneyde, Çukurova da, Orta Anadolu’da Kayseri, Sarız, Pınarbaşı yöresindeki Türkmen oymaklarında daha da yaygındır. Özellikle Afşar Türkmenleri bu konuda varlığını kanıtlamış, Sarıkamış Ağıtlarının çoğu Afşar analarının gözyaşı olarak günümüze ulaşmıştır. Türkler duygulu bir milletir. Duygusunu yaktığı ağıtlarla, türkülerle dile getirir. Onun için Anadolu’nun en hücra köşesinde bile ağıt yakan birini bulmak mümkündür. Çukurova’da ağıt söyleyene ağıtçı, irticalen söylediği dörtlüklere de yakım denir. Çukurova’da yakım-yakmak, söylemek, demek, yakıştırmak, diyeceğini dörtlüklerle ifade etmek anlamındadır. Onun için “Ağıt söylemek” yerine“Ağıt yakmak” tabiri kullanılmış, bu tabir Anadolu’ya da dalga dalga yayılmıştır.

Ağıtlar zamanla ferdiliklerini kaybederek halkın ortak malı olurlar. Kısaca anonimleşirler. Kendine özgü bir kalıbı yoktur. Uyaklı olanlar 7, 8 ve 10’lu hece ölçüsüne göre yazılırlar. Yaygın olanı ise 8 heceli olanıdır. Ağıtlar uyaklı ayaklı olduğu gibi uyaksız, ayaksız da olabilir. Uyaksız ağıtlar kişinin içinden geçenlerin dışa yansıması olarak değerlendirilir. Kişi duygularını konuşur gibi dile getirir. Aslında ağıt söylemenin kuralı olmamakla birlikte kafiyeli ağıt söylemek marifettir. Rağbet gören de budur. Ağıtların: Erkek tarafından yakılanları olsa da genelde kadınlar tarafından yakılır.

Ağıtlar türkü ve destanla iç içedir. Genelde her ağıtın bir ezgisi vardır. Ezgiler uzun ya da kırık hava formundadır. Her yörenin kendine özgü ağıt ezgi kalıpları vardır. Bu kalıplar kırık hava[1] formunda olacağı gibi, uzun hava[2] formunda da olabilir. Afşar obalarında, Çukurova’da bu kalıba “gayda[3]” (Kaide) denir. Adı geçen ezgiler o yöreyle özdeşleşmiştir. Türküleşen ağıtlar kalıplaşmış ezgilere söz döşeme sonunda ortaya çıkarak bize ulaşır. Bize ulaşan ağıtlar zaman içinde ferdiliklerini kaybederek anonimleşir. Yemen, Sarıkamış, Kızılırmak, Çanakkale üstüne söylenenler ferdiliklerini kaybederek bize ulaşan türküleşmiş ağıtlardır. Türküleşmeyen ağıtlar kaynaklara söz olarak geçer. Yakılan ağıtlar kişisel olduğu gibi toplumsal hadiseleri de dile getirir.

Konuyla ilgili bir tek ağıt yakıldığı gibi birden fazla da ağıt yakılır. Birden fazla yakılan ağıtlar daha çok toplumsal hadiseleri dile getirir. Sarıkamış, Yemen, Mihrali Bey ve Kızılırmak toplumsal hadiseleri dile getiren ağıtlar arasında ilk sırayı alırlar. Yemen’de kum tipisi, kızgın çöl sıcağı, Sarıkamış’ta dondurucu soğuğun can alması çeşitli kişiler tarafından dile getirilmiştir. Ağıt yakmak milletimizin ortak duygularındandır. Türk kültüründe köklü bir maziye sahip olan ağıt yakma, çeşitli Türk boylarıyla günümüze kadar gelmiş, geçmişle geleceği birbirine bağlayan önemli bir köprü olmuştur. İşte o önemli köprülerden biri de Sarıkamış Harekâtından sonra binlerce şehidin arkasından yakılan ve de yürek dağlayan ağıtlardır.

Ağıt;

DİVANÜ LÜGAT - İT TÜRK'DE     

           Sıgdat            : Ağlatmak

           Sıgdattı          : Ağlattı

Sıgıt                : Ağlama – Ağlayış

Sıgta               : Ağlamak

          Sıgtaş             : Ağlaşmak

Sıgtur             : Ağlatmak olarak ifade edilmektedir.

Sıgtamak sözcüğünden türemiş olan ağıta Azeriler “şiven” ya da “Ağı”, Kerküklüler “Sızlamag”, Özbek, Tatar ve Başkurt Türkleri “marsiya” demekte.

Ağıt: Hunlardan, Göktürklerden itibaren ölüyü defnetme ve yuğ törenlerine bağlı olarak geleneğini günümüze kadar getirmiş, ölen için söylenen methiyelerdir. Türküleşenler ise haykırışlarla, feryatla,  figanla dile getirilen methiyelerin ezgiyle bütünleşmesidir.

Türklerde İslamiyet öncesi ağıtlara “Sagu” deniliyordu. Sagular: “Yuğ” denilen törenlerde ölen kişilerin özelliklerini ve güzelliklerini, erdemlerini ve onlara duyulan acıları dile getiren şiirlerdi. İslamiyet öncesi bu şiirlere “sagu”, İslamiyet’ten sonra “ağıt”, divan edebiyatında da mersiye denildi. Mersiyeler halk edebiyatındaki ağıtın Divan Edebiyatında ki karşılığı olarak ve de gelişerek ortaya çıkan bir şiir türü oldu. Mersiyenin söyleyeni belli, ağıtlar ise anonim. Aslında Divan Edebiyatındaki mersiye ile Halk Edebiyatındaki ağıtlar özde aynı olmakla birlikte mersiyeler beyit, ağıtlar ise dörtlük olarak bizlere ulaştı. Mehmet Akif’in Çanakkale şehitlerine yazdığı müthiş dizeleri güzel bir “mersiye” örneği olarak kayıtlara geçti.

Anadolu'da, tıpkı ağıtlar gibi acının, ıstırabın tarihi de çok eski. Çeşitli zulümlerle karşılaşan, derin acılarla kucaklaşan Anadolu acıların bıraktığı izlerle bugüne kadar gelmiş, toprağı kadar insanları da acılarla yoğrulmuştur. Onun için Anadolu'da acının var oluşuyla ağıtları da var olmuştur. Kısaca ağıtlar acının var olmasıyla birlikte doğmuş, bu güne kadar da varlığını korumuştur. Anadolu insanı ağıtını yakarken söz ve ezgi güzelliğini hiç düşünmemiş, doğallığını korumuş, duygularını içinden geldiği gibi dörtlüklerle dilegetirmiştir. Yakılan ağıtların önemli özelliği yaşanmış hadiselere dayanmasıdır. Her ağıtın kendine has bir hikâyesi vardır. Kaynağını gerçek hayattan alan ağıtlar dilden dile dolaşarak geçmişi günümüze ulaştırırlar.

Şimdi Sarıkamış üstüne yakılan dizelerin müzikle bize ulaşan örneklerinden birini dinletmek istiyorum. Ağıt: Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinin Sindel köyünden Afşar kadını Kara Zala‘nın (Zeliha) feryadı. Kara Zala’nın beş oğlundan 4’ü Sarıkamış Harekâtına katılır. Evde kalan bir oğlu topal olduğu için Sarıkamış’a gidemez. Ne acıdır ki giden dört oğlunun hiç biri geri dönmez. Sarıkamış’ta şehit olur. Bunun üzerine Kara Zala eliyle dizlerini döverek uğunur.”Dört oğlum cephede durur / Bana topalım bakar diyerek feryadını dile getirir. İşte Kara Zala’nın türküleşen feryadı… Âşık İmami söylüyor.  

1. Örnek      : Sarıkamış Altın Bulak / Soğanlıyı biz ne bilek  -
Örnek Nota : 1.
Kaynak        :  Kayserili Afşar Ozan / Çukurovalı Âşık İmami
Derleyen    :  Halil Atılgan            

Ağıtın Sözleri[4] :

 

                                  

                                               1

Sarıkamış Altınbulak / Soğanlı’yı biz ne bilek

Bizim uşak gökçek gezer / Ağca zubun kara yelek

                                   2

Yüzbaşılar binbaşılar / Tabur taburu karşılar

Yağmur yağıp gün değence / Yatan şehitler ışılar

                                               3

Gadasını aldığım Eşe / Tekerim dayandı taşa

Seferberliği durdur / Elin’öpem Enver Paşa

                                               4

Sivas’tan Sarıkamış’tan / Yatamıyom kara düşten

Hastam ağır arabacı / Yavaş indirin inişten

                                               5

Adamı olan herk ediyor / Olmayanlar terk ediyor

Her nereye vardım ise / Gelinler çifte gidiyor

 

                                   6

Sarıkamış alkan oldu / Zalim Urus[5] murat aldı

Kimsesiz kız dul gelinler / Kara giyip saçın yoldu

                                   7

Elif bekâr Cennet bekâr / Acemi talime çıkar

Dört oğlum cephede durur / Topalım kahrımı çeker

 

Sarıkamış: Anaların “guzum” diyerek çırpınışının, dizlerini döverek uğunuşunun sesidir. Edirne’den Ardahan’a, Adana’dan Artvin’e, İzmir’den Sivas’tan Kafkasya’ya gidip de dönemeyenlerin ağıtlarına, türkülerine yansıyan dizelerdir. Sarıkamış: Türk insanın içinde bir yara, gözünü budaktan esirgemeyen Mehmetçiğin bilerek ölüme gidişinin hazin bir hikâyesidir. Şiirdir, koçaklamadır, cengi harbidir, kahramanlık destanıdır. Yaşanılan acıların en acısıdır Sarıkamış. Gerdeğe girmedik kızların yavuklusunu yitirdiği, yazlık elbiseyle donarak kaybolup giden körpe fidanların, ana “guzuları” nın alın yazılarının yazıldığı yerdir Sarıkamış. Vatanı için bıyığı terlememiş delikanlıların yitip gittiği yerdir Sarıkamış. Ağıtların birbirine ulandığı, beyaz gecenin sabahının olmadığı yerdir Sarıkamış.

 

 

Daha önce de söylediğimiz gibi yöre üstüne yakılan ağıtlar o yörenin tanıtımında, adının geniş kitlelere duyulmasında önemli bir paya sahiptir. Bunun da kaynağı üstüne yakılan türküler ve ağıtlardır. Sarıkamış’ta üstüne en çok ağıt yakılan yörelerden biridir. Ben Sarıkamış’a, Soğanlı’ya, Altınbulak’a gitmedim, görmedim. Ama üstüne yakılan ağıtlarında Soğanlı’yı da Altınbulak’ı da yaşadım. Gidip Sarıkamış’ı göremesem de onu ağıtlarında yaşmaya devam edeceğim. Çünkü Sarıkamış: Ayağı çarıklı gidip de çarıksız dönemeyenlerin söylediği bir ölüm türküsü, dönüşü olmayan bir yolun ayak sesidir. Sarıkamış: Sıfırın altında -40 derecede donan on binlerce vatan evladının çığlığı, donuyorum diyerek haykırışın sesidir. Binlerce vatan evladının nefesinin buz tuttuğu, üç kardeşini kaybeden Kayseri’nin Sarız ilçesinin Okkalı köyünden Sultan Bacının feryadıdır. Recep Ergül seslendiriyor. 

 

2. Örnek          : Kara çekelim beyaza / Hakk’a duralım niyaza -

Örnek Nota     : 2.

Kaynak           : Kayseri / Sarız / Okkalı köyünden Sultan Bacı

Derleyen         : Recep Ergül                                   

Ağıtın sözleri:

      1

Kara çekelim beyaza / Hakk’a duralım niyaza

Acep redif vardı mola / İstanbul’da dar boğaza

                                               2

Sarıkamış ne aralı / Kimi ölmüş kim’yaralı

Daha bunu duymuş var mı / Yalan dünya kurulalı

                                                3

Binbaşı önüne düştü / Redif bayrağını açtı

Ayrıldı ana kuzusu / Ahret hakkın helâlaştı

                                               4

Soğanlı’da bir harp oldu / Çoğu şahadete erdi

Sarıkamış”a gelince / Sağ olanlar mektup saldı

 

Bu kadar acıların yaşandığı, türkülerin, ağıtların yakıldığı olay için Mustafa Küpeli: “Sarıkamış`a Dönüşü Olmayan Yolculuk” başlıklı yazısında hadiseyi şöyle dile getiriyor. Yazının bir bölümünü aynen aktarıyorum:

                       

“Askeri kırdıran Enver Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusu daha Kars'a ulaşmadan Allahuekber Dağları’nda, Soğanlı Dağı’nın eteğinde Şenkaya'ya yakın Bardız Deresi'nde, Çil Horoz Dağı’nda, Çakır Baba'da donarak şehit oldular. Asıl donma zirveye yakın yerde Taht Yaylalarında oldu. Bu harekâtın askeri açıdan, teknik açıdan vebalı büyüktü. Sarıkamış harekâtından sonra geride ağıtlar, figanlar ve bugün bile başımızı ağrıtan sorunlar kalmıştır. Enver Paşa’nın adamları 20 yıl gazetecileri bölgeye sokmamıştır. Bu yüzden  savaşın bütün tanıkları yok olmuş. Kimi der tek kurşun atmadan 90 bin asker şehit verilmiş.  Kimi der 70 bin, kimi de der 60 bin. Tarihçiler tarihsel bir sorumluluğu yerine getirmek için yarım asır sonra kaleme alınca Sarıkamış tarihi dramı böyle eksik bazen de yanlış yazılmıştır.

Bilindiği üzere Birinci Dünya Savaşı sırasında ilân edilen seferberlikle, eli silah tutan her Türk askere alınmış, özellikle bu askerlerden Sarıkamış Harekâtına katılanların çoğu geri dönmemiştir. Seferberlik sonrasında, her köyde bir muhtar ve bir imam kalmış, geride zuhur eden cenazeleri kaldırmak için çoğu kere yeterli cemaat bulunamamıştır”.

Bu konuyla ilgili düşüncelerini Necip Topuz;  (…) Sarıkamış gazilerinden Balıkesirli Mehmet oğlu Ahmet Ağa da yaşadıklarını: ‘24 Aralık’ta Sarıkamış’a doğru yürüyüşe geçen askerlerimiz, gece dağa tırmanmaya başladılar. Şiddetli soğuk, korkunç tipi altında, gecenin karanlığında birbirlerine tutuna tutuna, karlara bata çıka yol almaya çalıştılar. İliklerine kadar titreten tipinin şiddeti karşısında üzerlerindeki soğuk yüzü görmemiş yazlık kıyafetleri ile yürüdüler. Yol yokuş bitmek bilmiyor,  kara saplanmış ayaklara geçit vermiyordu. Yol bitmeli, kar aşılmalıydı, nasılsa her gecenin bir sabahı vardı. İşte, bu gece yürüyüşü sırasında önce gözler donmuş, kör olduğunun kimse farkına varamamış. Sabahın ilk ışıklarını görememiş, hala gece karanlığı devam ediyor zannetmişlerdi. Yüreklerinin aydınlığında yürümeye çalışmışlar... Yollarını aradılar, karlara saplandılar ve geride kalmaya başladılar... Geride kalanlar yavaş yavaş donuyordu. Kapkara gecenin sabahını göremediler... Sağ kalan birkaç asker için bir daha sabah olmadı. Sarıkamış’a yaklaştıklarında kar erimemiş ama onları eritmişti... Soğuğa birde açlık eklendi. Erzak getiren birliklerin askerleri de donarak öldüğünden, açlık sağ kalanları da perişan etmişti’ diyerek hadisenin vahametini işte böyle dile getirmiş.  

 

Yetkin İşcen’in Aralık 2004’de yayımladığı“Sarıkamış Üstünde Kar[6]adlı yazısındaki tespiti dayanılacak gibi değil. Bu tespite yüreğin dayanması için taş olması gerekir.“Sarıkamış Üstünde Kar” adlı yazdan o tespiti aynen aktarıyorum.“Ertesi ilkbaharda, karlar eriyince felaketin boyutu daha bir belli oldu, ortaya çıktı. Türk askerlerinin cansız bedenleri, bütün kış boyu kurdu kuşu beslemişti… Yöre köylüsü, ağaçların üstünde at, katır ya da insan iskeletleri görüp o iskeletler nasıl çıktı oraya diye dehşete düşüyordu: Oysa ağacın üstüne çıkan iskeletler değildi; ağacı tümüyle örten karların üzerinde yol almaya ve dağı geçmeye uğraşan 3. Ordu erleri donup kalmışlardı kıvrıldıkları yerde… Cesetlerini önce vahşi hayvanlar parçalamış, sonra da kuşlar, kargalar didiklemişti. Etlerinden sıyrılan iskeletler de karların erimesiyle ağaçların tepesinde kalmıştı. Sarıkamışlı bir ihtiyar şöyle anlatıyordu gözlemini: ‘Buradan o dağlara baktığımızda, üzerine kar düşmüş çalılıklar görürdük. O çalılıkların, kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu yanlarına gidince anladık’…”

Bu ve benzeri yazıları okuduktan sonra Sarıkamış Ağıtlarının neden bu kadar yanık, içli, niye bu kadar efkârlı olduğunu daha iyi anladım. O ağıtları dinledikçe içim burkuldu. Yüreğim yandı. Anaların feryadı gözümde canlandı. Canlandıkça Sarıkamış’ta yaşanan hadiseler yüreğimde katmerlendi. Kat kat oldu. Dizlerine vurarak yavrum diye uğunan anaların gözyaşları aktı önüme… Uğundukça uğundu analar…

Çukurova’da iyi ağıt yakanlar “uğundu” sözcüğüyle anlatılmaya çalışılır. Uğunmak, dövünmek, elini dizlerine vurarak ağıt yakmak, ölenin acısıyla fırıldak gibi dönmek anlamında kullanılır. Özellikle Afşar anaları bu konuda rüştünü ispat etmiş, ağıt yakma geleneğinde en ön saflarda yerlerini almıştır. Gidip de dönmeyen canlar, gelinlik kızların yavukluları dile gelir Afşar anasının dizelerinde. Gözü yaşlı ana yutkunmadan, gözünü

 

 

kırpmadan okumuşluğu yazmışlığı, kâğıdı kalemi olmadan dile getirir duygularını. Gözyaşıyla yunup arınan şehit oğluna, donarak dağlarda yitip giden genç fidanlara seslenir. Rus onun için can alıcı değildir, Onun için de: “Benim korkum Ruslar değil  / Karakışa kurban verdim” diyerek can alıcının tabiat şartları olduğunu açıkça ifade eder. Kayseri’nin Tomarza ilçesinin Özlüce kasabasından Afşar anası H. Nazir Ayaz’ın yaktığı ağıt güzel bir örnek olarak bizlere ulaşır. Recep Ergül okuyor.

3. Örnek          : Padişahın oğlu mu var  / Ne bilsin yolda kalanı- 
Örnek Nota 3  :
Kaynak           : Kayseri’nin Tomarza ilçesinin Özlüce kasabasından H. Nazir Ayaz
Derleyen         : Recep Ergül – Erdoğan Altınkaynak                                               

Ağıtın sözleri:                                            

1                    

            Padişahın oğlu mu var / Ne bilesin yolda kalanı

            Al at gitti kır at gitti / Gelmez dolanı dolanı

                                               2

            Yaşa babam oğlu yaşa / Kan bulandı çatık kaşa

            Biz Urus’u alt ederdik / Sebep oldu Enver Paşa

                                               3

            Hekili gönlüm hekili / Kır atın alnı sekili

            Tez gelesin aslan oğlum / Evmizin yol vekili

                                               4         

Yüzbaşılar bayrak açtı / Binbaşılar öne düştü

            Yürüdü ana kuzusu / Ahret hakkın helâlaştı

                                               5

Gene uğru[7] kış geliyor / Görmeyene hoş geliyor         

Şu Sivas'a giden kağnı  / Dolu gidip boş geliyor      

 

6

Aziziye baba yurdum / Kafkasya'ya tabya kurdum   
Benim korkum Ruslar değil / Karakışa kurban verdim      

                                                           7

Sarıkamış ne aralı / Kimi ölmüş kimi yaralı
Bunu duymuş var mı ola / Yalan dünya kurulalı

                                                           8

Kimini gülle götürdü / Kimini toplar yatırdı
Kör olasıca Moskoflar / Neçe ocaklar batırdı

                                   9                                            

Hücum borusu vuruldu  / Asker hücuma kalkıyor
Sağ böğrümden vuruldum / İki başlı kan akıyor

                                   8

Yaslı deli gönül yaslı / Acep nedir bunun aslı
Kardeşler kana belenmiş / Kara don gülgülü
[8] fesli

                                                           10

Uşak gitti sürüyünen / Asker kalkar boruyunan
Hangi eve vardıysam / Bir gelin var karıyınan

                                                           11

Soğanlı'da bir harp oldu / Neçe canlar telef oldu
Sarıkamış alınışın
[9] / Sağ olanlar mektup saldı

                                                           9

Yağan karların altında / Kara çadır var mıydı
Top gürleyip gelir kene / Acep derdin var mıydı

                                                           10

Dokuz kardeşi ölenin / Benim gibi olur bacısı
Sivas'ta tabur dökülmüş / Benim anamın kuzusu

 

 

Yukarıda, “Sarıkamış`a Dönüşü Olmayan Yolculuk” başlıklı yazıdan yaptığımız alıntıda: “Seferberlik sonrasında her köyde bir muhtar ve bir imam kalmış, geride zuhur eden cenazeleri kaldırmak için çoğu kere yeterli cemaat bulunamamıştır” deniliyordu.  Bu tezi yukarıda tümünü verdiğimiz Afşar anasının şu dizeleri de doğruluyor: “Hangi eve vardıysam / Bir gelin var karıyınan.” Evet, askere alınmayan gelinle koca karı. Başka kimse yok. Köyler boşalmış. Vakit namazı kılacak kimse yok. Buna yürek mi dayanır, özek mi dayanır. Elbette dayanmaz. Kara kışa kurban verilen yiğitler için ancak ağıtlar yakılar. Afşar anası da öyle yapar. Yangınını dizelerine dökerek alır hırsını:

 

4. Örnek          : Sarıkamış üstünde kar  / Kar altında Mehmet yatar - 

Örnek Nota     : 4.

Kaynak           : Çukurovalı Âşık İmami

Derleyen         : Halil Atılgan  

Ağıtın Sözleri[10]:

                                                       1

Sarıkamış üstünde kar / Kar altında Mehmet’im yatar
Gülüm donmuş kara dönmüş / Gören sanmış yâri sarar

    2

Kimi Yemen kimi Harput / Üzerinde ince çaput
Avut yiğit gönlün avut / Yâr sarmazsa Mevlâ’m sarar

                                   3

Anam ağlar babam ağlar / Toptan dumanlandı dağlar
Ayan olsun dertli anam  / Doktor yaralarım bağlar

                                   4

Bardız Deresi kan çağlar / Analar ciğerin dağlar

Çil Horoz Dağı salında / Nice nişanlılar ağlar

                                   5

Allahüekber yan yatar / Kızarmış da güneş bata

Allahüekber’in döşünde / Nice bin şehit yatar

 

 

SONUÇ: Sarıkamış gönlümüzde onulmaz yaralar açan, bahtı kara anaların gözyaşı olarak tarihe geçen, üstüne en çok ağıt yakılan bir beyaz ölümdür. Anaların 90 bin fidan kırıldı diye ağıt yaktığı, gözlerin donarak baktığı, bıyığı terlememiş kara yağız delikanlıların kurda kuşa yem olduğu yerdir Sarıkamış. 1914 yılında soğuktan donanların hüzün destanıdır Sarıkamış. Her şehide bir ağıtın yakıldığı, her şehidin bir hikâyesinin olduğu yerdir Sarıkamış… Sarıkamış üstünde kar / Kar altında nice Mehmetler, Hasanlar, Hüseyinler, Aliler yatar. İşte bu şehitler yatağı şehri üstüne yakılan ağıtlarıyla tanıdım, Halk Ozanı İmami’nintürküleriyle benliğimde yaşadım. Bu tebliğ münasebetiyle daha da yakından tanıma fırsatı buldum. Üstüne yakılan ağıtların türküleşenlerinden ancak dördünü tebliğ metniyle sunmaya çalıştım. Yararlı olabildikse ne mutlu bize diyor, tüm Sarıkamış şehitlerine tanrıdan rahmet diliyorum. Ruhları şad olsun…

 

 


                                 

1

Kara çekelim beyaza 

Hakk’a duralım niyaza

Acep redif vardı mola

İstanbul’da dar boğaza

 

                                               2

Sarıkamış ne aralı

Kimi ölmüş kim’yaralı

Daha bunu duymuş var mı

Yalan dünya kurulalı

 

                                               3

Binbaşı önüne düştü

Redif bayrağını açtı

Ayrıldı ana kuzusu

Ahret hakkın helâlaştı

 

                                               4

Soğanlı’da bir harp oldu

Çoğu şahadete erdi

Sarıkamış’a gelince

Sağ olanlar mektup saldı

 

                                          1         

                                                Padişahın oğlu mu var

                                               Ne bilsin yolda kalanı

                                               Al at gitti kırat gitti

                                               Gelmez dolanı dolanı            

                                              

2         

                                               Yaşa babam oğlu yaşa

                                               Kan bulandı çatık kaşa

                                               Biz Urus’u alt’ederdik

                                               Sebep oldu Enver Paşa

 

3         

                                               Hekili gönlüm hekili

                                               Kıratın alnı sekili

                                               Tez gelesin aslan oğlum

                                               Evimizin yok vekili

                                              

                                               4         

                                               Yüzbaşılar bayrak açtı

                                               Binbaşılar öne düştü

                                               Yürüdü ana kuzusu

                                               Ahret hakkın helâlaştı

                         

 

[11]

1

                                                           Sarıkamış üstünde kar

                                                           Kar altında Mehmet’im yatar

                                                           Gülüm donmuş kara dönmüş

       Gören sanmış yâri sarar

 

2

Kimi Yemen kimi Harput

Üzerinde ince çaput

Avut yiğit gönlün avut

Yâr sarmazsa Mevlâ’m sarar

Bağlantı

 

                                       3

Anam ağlar babam ağlar

Toptan dumanlandı dağlar
Ayan olsun dertli anam

Doktor yaralarım bağlar

                                  

4

Bardız Deresi kan çağlar

Analar ciğerin dağlar

Çil Horoz Dağı sağında

Nice nişanlılar ağlar

                                  

5

Allahüekber yan yatar

Kızarmış da güneş batar

Allahüekber’in döşünde

Niceleri şehit yatar



[1] Kırık hava formundakiler, belirli bir ölçüye, ritme, alkış temposuna uyum gösteren ağıtlardır. 

[2] Uzun hava formundakiler ise; belirli bir ölçüye, ritme, alkış temposuna uyum göstermeyen ağıtlardır. 

[3] Gayda - kaide, diğer bir deyişle ezginin makamı. 

[4]Ağıt 7 dörtlük olmasına rağmen okuyucu 1. , 2., ve  3. dörtlükleri okumaktadır. Piyasada yaygın olan da bu dörtlüklerdir.

[5] Rus.

[7] Önü- Önde.

[8] Kan kırmızısı.

[9] Alınınca.

[10] Bizim derlemelerimizde ağıt sözleri beş dörtlük olmasına rağmen piyasada birinci ve ikinci dörtlükler yaygın olarak okunmaktadır.    

[11]Bu ezgi tarafımdan 2010 yılında Çukurovalı Âşık İmami’den derlenmiş. Ancak bu tebliği münasebetiyle yaptığım internet araştırmasında Canan Başkaya ve Özhan Eren’in ses kayıtları tespit edilmiştir. Bir kayıtta söz ve müziğin Özhan Eren’e ait olduğu ifade edilse de MESAM kayıtları bu tespiti doğrulamamıştır.   

 

 

 

 
 
 
 
 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


HAYAT VE İNSAN
Perşembe, 21 Ocak 2021
...
BEKİR SITKI ERDOĞAN
Cumartesi, 17 Nisan 2021
...
KAVRAMLARI AYIRMAK
Pazar, 27 Aralık 2020
...
SEVGİNİN GÜCÜ
Cumartesi, 19 Kasım 2022
...
HAİNLİK KOLAY MI?
Pazar, 11 Nisan 2021
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

40 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi