Zamanında radyo gözümüzde büyüttüğümüz, erişilmesi güç kuruluşlardan biriydi. 60’lı yıllarda ülkemizde sadece Ankara, İstanbul ve İzmir radyoları yayın yapıyordu. 1 Eylül 1962 yılında deneme yayınlarına başlayan Adana İl Radyosu ise 1963 Martında esas yayınına başladı. Adana Radyosu Mart 1968'de de Mersin'e taşındı. Adı da Çukurova Radyosu oldu.

 İl Radyosunun Mersin'e taşınmasıyla da bir kurum günümüze hiçbir bilgi, belge bırakmadan tarihe gömüldü. Çukurova Türküleri kitabımı hazırlarken müteakip defalar Çukurova Radyosu'nda 60’lı yılların ses kayıtlarını aradım. Maalesef yoktu. Tabir yerindeyse "Ali'ye edik veliye düdük" olmuş. Adana İl Radyosu iken hizmet veren Çukurova'dan Sesler Topluluğuna ait bütün bilgiler de yok olup gitmişti.

 

            Hâlbuki: Adana İl Radyosunun açılmasıyla teşkilatlanan Çukurova'dan Sesler, yöredeki bütün mahalli sanatçıları bünyesinde toplayarak programlar yapan, yöre halk müziğinin kaynağı olan,  popülerlik kazanmış önemli bir topluluktu. Müslim Gürses, Ceyhanlı Âşık Ferrahi, Halit Arapoğlu, Fahri Işık, Selâhattin Sarıkaya, İsmail Polat, Ali Limoncu, Kâzım Sanrı, Mürüvvet Kekilli, Nurinnisa Toksöz, Canan Işık, Ayten Mağaracı ve Mustafa Canan bu topluluk sayesinde meşhur oldular. Fahri Işık'la, Mürüvvet Kekilli ise altın plâk kazandı. 

 

            Çukurova'nın başkenti Adana olmasına rağmen, Adanalılar radyonun Mersin'e gitmesini engelleyemediği gibi yöre sanatçılarına da sahip çıkamadı. Topluluğun saz ve ses sanatkârları Mersin'e giderek bant yapıp o ocağı tüttürmek istedilerse de başarılı olamadılar. Devlette sanatçılara kadro vermemek için direndi. Zaman içinde Çukurova Radyosunun teşkilatlanması amacıyla iki sınav yapılmış olsa da amacına ulaşmadı. Amacına ulaşmayan sınavlar sanırım göstermelikti. Zira Çukurovalı sanatçılar, Erzurumlular gibi kadro alarak teşkilatlanamadılar. Yazık oldu Adana İl Radyosuna ve Çukurovalı sanatçılara.

 

            Ben; Adana İl Radyosunun açılıp Çukurova'dan Sesler Topluluğunun popüler olduğu dönemde Düziçi İlköğretmen Okulunda öğrenci idim. Adana Tepebağ Ortaokulu'nda okurken,  ikinci sınıfa geçmeme rağmen, ayrılıp müzik derslerinin çok olması nedeniyle öğretmen okulunun birinci sınıfına yeniden kayıt yaptıran türkü sevdalısı biriydim. Türkü sevdası; Karaisalı'nın İncirgediği köyünün tozlu yolarında üzüm çekerken, dağlarında inek güderken, palaz kovalarken başlamıştı. İşte bu sevda ile ilkokul son sınıf öğrencisiyken (1955—56)düğünlerde halay çekiyor, Karacaoğlan türküleri söylüyordum. İlk söylediğim Karacaoğlan türküsü ise “Elå gözlüm ben bu ilden gidersem” idi. Zaten Düziçi İlköğretmen Okulunu tercihimde bendeki türkü sevdasından kaynaklandı. Sınavını da türkü söyleyerek kazandım. Öğretmen okulu 1. sınıfta Adil İmer Marka 37,5 TL’ye aldığım mandolini kısa zamanda öğrenerek sınıfın ve öğretmenlerimin dikkatini çektim. (1957—58 ders yılı) İkinci sınıftayken de okulun halk oyunları ekibinde mandolin, sonra bağlama ve keman çalmaya başladım, bu faaliyetim mezun oluncaya kadar da devam etti.

 

             Düziçi İlköğretmen Okulunun halk oyunları ekibi özel günlerin tek konuğu. Ben de ekipte olduğumdan onlarla her yere gidiyorum. Oyun ekibimiz bir gün Adana Altın Koza Film Festivaline davet edildi. Festival ilk defa gerçekleştiriliyor. Ekip olarak Düziçi'nden Adana'ya geldik. Gösterdikleri otelde yatıyor, lokantada da yemeklerimizi yiyor denilen yerlerde de gösterimizi yapıyorduk. Adana Büyük Şehir Belediyesinin güneyinde E 5 karayoluna bakan tarafında kendisine ait bir düğün salonu vardı. Bir akşam gösterimiz bu salondaydı. Tesadüf bu ya Çukurova'dan Sesler Topluluğunun gösterisi de oradaymış. Bizim gösteri yapmaya geldiğimizde onlar sahnedeydi. Programdan sonra Adana İl Radyosu sanatçılarıyla ve Hayri Küçükle ilk defa beraber olduk. Yıl 1963’tü. İşte böylece Altın Koza Film festivaliyle sanat camiasını tanımış, deyim yerindeyse benim de ağzıma bir parmak bal sürülmüş, sanatçı olabilir miyim diye düşünmeye başlamıştım. Okuldan mezun olduktan sonra bağlama çalmam devam etti. Yaz tatillerinde Adana'da sanatçılara eşlik ediyor, kendim de çalıp söylüyordum. Ama kulağım hep radyonun sınav anonslarındaydı. Bir gün bu rüyam gerçekleşti. TRT Radyoları Çukurova için sınavla sanatçı alınacağını duyurdu.

 

            Çukurova Radyosu'nda ilk sınav 27 Kasım 1972 tarihinde, ikincisi de, 1977 yılının sanırım Şubat ayında yapıldı. Ben de açılan sınavların her ikisine de saz sanatçısı olarak katıldım. O zaman Çukurova Radyosu Mersin'de Hamidiye Mahallesinde, Askeri İnzibat Birliğinin karşısındaki sokaktaydı. Karşılıklı iki apartman dairesinde hizmet veriyordu. Apartmanlar üç katlıydı. İki apartman dairesinin ortasında koruma kulübesi vardı. Sınav müracaatımızı kulübedeki güvenlik görevlisinden izin alarak yaptırmış, sonra da günümüzü beklemeye başlamıştık. Derken beklediğimiz yazı geldi. 

 

Sınavın yapılacağı 27 Kasım 1972 sabahı Çukurova Radyosundaydım. Radyonun önü müthiş kalabalık. Daracık sokakta bağlama kaval sesine, kaval sesi de solist sesine karışmış. O sokak, var oluşundan beri, belki ilk defa böyle bir kalabalığa şahit oluyor. Bağlamanın göğsüne kalp yapıştırıp ortasından ok geçiren, sevdiği tarafından ne kadar kalbi oklanmış babayiğit varsa hepsi orada.

 

            Sınav komisyonunda; Nida Tüfekçi, İzmir Radyosu Yurttan Sesler Şefi Mustafa Hoşsu, Ankara Radyosundan Ali Can'ın isimleri geçiyor. Gözümde bu isimler dağlar kadar büyük. Halk müziğinin en büyük isimleri Mersin'e gelmiş Çukurova Radyosu'nda bizi sınav yapacaklar. Biz de adlarını radyolardan duyduğumuz kişileri yakinen tanıyacağız. İlk gün bana sıra gelmedi. Beklemekten doruğa çıkan heyecanımızla Adana'ya geri döndük. 

           

            Tarih 28 Kasım 1972 idi. Erkenden yine radyoda aldık soluğu. Kalabalık düne göre azalmış. Sınavın stüdyoda yapıldığı söyleniyor. Ben, stüdyo denilen yeri görmenin, sınav yapanları tanımanın heyecanı ile dolup dolup taşıyorum. Sınavı kazanıp sanatçı olabilecek miyim diye de kalbim küt küt atıyor.

 

            İncirgediği'nin okuyanı çoktu. Bir de sanatçısı olsun diye düşünüyorum. Yaşımız da müsait. Daha 26 yaşındaydım. Bağlamam da giyimim de güzel. Üzerimde açık renk bir elbise, İspanyol paça bir pantolon, gömleğimin yakası ise yaklaşık bir karış.

 

Çukurova Üniversitesi kurulmadan önce yerinde Balcalı köyü vardı. Orada ilkokul öğretmeni olarak görev yapıyorum. Hâsılı sanatçı olmam için hiç bir engel yok.

                       

             Bana sıra ha geldi, ha gelecek derken adımız okundu. Ya Allah deyip sazımla daldım içeri. Sınav salonunun kapısı çiftti. Çift kapıdan içeri geçtim. Odanın her tarafı ses geçirmeyen telislerle kaplanmış. Demek ki stüdyo böyle oluyormuş diye düşünürken alıcı gözle de içeriyi inceliyordum. Giriş kapısının hemen sağında eli bağlamalı bir kişi oturuyor. Komisyonun oturduğu büyükçe masa, karşısında da boş bir sandalye var. Üç kişiden ibaret olan komisyon üyeleri masada yerlerini almışlar. Masanın üstünde bir bağlama ve fasikül halinde notalar. Eli bağlamalının Yunus Karaca, masada ortada oturan kişinin de Nida Tüfekçi olacağını düşündüm. Yanılmamışım. Başımla kurul üyelerini selâmlayarak gösterilen yere oturdum. Ama elim ayağım titriyor. Çok heyecanlı olduğumu söyledi ortadaki jüri üyesi. Bu ses Nida Tüfekçi'nin sesiydi. Evet heyecanlıyım. Heyecanımın dinmesini beklemek durumundayım. Zira tezene elimden düşebilir dediğimde dileğimi kabul ettiler. Nida Bey "Bağlama çalmaya nasıl başladın" dedi.  Kısaca anlattım. Bu zaman içinde hayli sakinleşmiştim.

 

            Nida Bey:

 

—Bağlamanı akortla bize bir türkü çal bakalım.

 

Çok iyi hatırlıyorum. Kütahya’dan Hisarlı Ahmet'ten bir türkü çaldım. Feracemin ucu sırma. Türkü bittikten sonra Nida Bey;

 

 ­—Bir de kendi yörenden çal bakalım.

 

Âşık Ferrahi'nin Elâ gözlü nazlı yâri türküsünü çaldım. Nida Bey:

 

Bu ezginin usulü kaç kaçlık?

 

6/8’lik.

Nida Bey;

 

Nota biliyor musun?

 

Çok az.

 

—Bir ezgi versem çalar mısın?

 

            —Çalmaya çalışırım.

 

Nida Beyin ilk defa nota biliyorum diyen birine rastladığı her halinden belliydi. Onun için bir ezgi notası uzattı önüme. Bu bir oyun havasıydı. Adını hatırlamıyorum. Önüme bir sandalye getirtti. Üstüne de çalacağım notayı koydu. Notaya şöyle bir baktım. Çok zor görünmüyor. Birinci portenin notalarını içimden okumaya çalıştım. Nida Bey: "Bekliyoruz" dedi. Bir daha içimden notaları taradıktan sonra ya Allah deyip birinci porteyi paldır küldür götürmeye çalıştım. Sonradan Mustafa Hoşsu olduğunu öğrendiğim kişi notayı nasıl ve kimden ne zaman öğrendiğimi ve ne iş yaptığımı sordu. Öğretmen olduğumu okulda öğrendiğimi, okulun müzik kolunda, halk oyunları ekibinde keman çaldığımı, beni öğretmen okulundan sonra müzik okuluna göndermek için hazırladıklarını, sınava koyduklarını, kazandığımı, ekonomik nedenlerle İstanbul Çapa'ya gidemediğimi anlattım. Bunu söyledikten sonra Nida Bey; " Uzun hava okur musun, çalar mısın? Hadi bir açış yap bakalım" dedi. Ben, Neşet Ertaş hayranı olduğumdan müthiş bir uzun hava merakım vardı. Açış yapmak için de çok çalışmıştım. Lâ karar bir bozlak açışı yaptım. Açışın bir yerinde alt perdelerdeki Do, Si bemol 2 perdesini de kullandım. Nida Bey "Atılgan bağlamandaki Si bemol 2 perdesi iyi değil" dedi. Ben açışı bitirdikten sonra bozuk dediği perdeyi düzeltti. Ben de bu arada hayli rahatlamış, ellerimin ayaklarımın titremesi geçmiş, bağlamanın perdelerine hâkim olmaya başlamıştım.

 

            Nida Bey; bozlakla ilgili sorular sordu. Neler sorduğunu hatırlamıyorum. Ama bozlak düzeninden bahsettiğimi, aynı düzende açış yaptığımı çok iyi hatırlıyorum. Bozlak düzeninden sonra bağlamada diğer düzenler soruldu. Saymaya misket düzeninden başladım. Müstezat dediğimde, Nida Bey "yeter" dedi. " Misket düzenini yap. Önce bir açış, sonra açışı kırık havaya bağla."

 

Bağlamayı misket düzenine çektim. Kendisinin stilinde bir Çiçek Dağı açışı yaptım. "Yol verin geçeyim çiçek dağları / Sılada bıraktın beni yaralı. O açışı da Ankara Misketine bağladım. Çaldıklarım hoşuna gitmiş olacak ki, bunları kimden, ne zaman öğrendiğimi sordu. Çiçek Dağı açışını teybe kaydederek öğrendiğimi, Erzurum Radyosunun çalışmalarına katılmış, Adana'ya atanan İsmail Doğan adında astsubay arkadaşımla birlikte çalıştığımı, bazı bilgileri de ondan öğrendiğimi söyledim. "Misket düzeninde başka çaldığın türküler var mı" dedi. Bu sefer de Burdur'dan Ardıçtandır kuyuların kovası adlı türküyü çaldım.

 

Sonra müstezat düzeni yaptırdılar. Müstezat düzeninde Talip Özkân’dan dinlediğim Arabaya taş koydum adlı türküyü çaldım.  

 

Nida Bey:

 

 Sözlerini de biliyor musun?

 

             Evet,

 

            O zaman oku da dinleyelim bakalım.

 

            Türküyü kafasına vurup gözünü yararak ta olsa çaldım ve okudum. Bu türküyü icra ederken herkesin benim kadar sınav salonunda kalmadığını düşündüm. Benden öncekiler girip girip çıktılar. Bense yaklaşık yarım saattir içerdeyim. Hayra alâmettir diye yorumladım. Bu arada üyelerle aramızda tatlı bir muhabbet oluştu. Bu muhabbete dayanarak sınavdan sonra Adana'da misafirim olmalarını istedim. "Seni yarın bir daha dinleyeceğiz, yemek teklifine de o zaman cevap veririz" dediler.  29 Kasımda ikinci kez beni dinlediler. Yemek davetimi de kabul ettiler.

 

             Ben o yıllarda Adana'da Cemal Gürsel Caddesinde Yılmaz Saz Evinde bağlama dersleri veriyorum. Aynı cadde de Gazianteplilerin bir lokantası var. 30 Kasım akşamı işte o lokantada Nida Hoca ve grubuyla birlikte akşam yemeği yedik. Yemekte; Nida Bey, Mustafa Hoşsu, Ali Can, Yunus Karaca, ben ve Rahmetli Diş Tabibi Çetin Ünal Özülkü, Ümit Öcal vardı. (Çetin Ünal Özülkü Varıp neylemeli sılayı gayrı türküsünün bestecisiydi). Radyoya koro kurulmasını konuştuk yemekte. Çukurova Radyosu bünyesinde yöre türkülerini okuyan amatör topluluğun olmasıyla kadroların daha kolay alınacağını, Erzurum Radyosundaki gibi bir teşkilatlanma olursa bir halk müziği korosunun kurulmasının söz konusu olabileceğini anlattı Nida Bey. Aslında benim için konular değil, günün tarihi bir önem taşıması önemliydi. Zira birlikte olmayı hayal bile edemeyeceğimiz kişilerle yemek yiyor, aynı havayı teneffüs ediyorduk. Ayrıca; Nida Beyle ölünceye kadar birlikte olacağımız bir dostluğun da temeli atılıyordu. Mutlu bir gece, Nida Hoca ve grubunu uğurlamakla son buldu.

 

            Bu ayrılıktan sonra hararetle sınav sonucunu beklemeye başladım. Sınavı kazandığımı bildiren 2 Ocak 1973 tarihli yazı elime ulaştığında Adana benim olmuş, sevincimden kabıma sığmamıştım. O gün hayatımın en sevinçli günlerinden biriydi. Her şeyi anlatsam sınavı kazandığımı öğrendiğim anın mutluğunu anlatamam. O mutlulukla diğer kazananları da öğrendim. Ben, Ali Limoncu ve Şaban Gen saz, Ayfer Ünler, 15. 2. 1999 tarihinde kaybettiğimiz Sadık İçlises de solist olarak kazanmışlar. Mahmut Taşkaya, Haydar Aslan, Saim Özdal, Hacı Karakılçık, Gül Ahmet Yiğit, Düziçi'nden Mehmet Ova sınavı kazanan çalıp okuyacak mahalli sanatçılar arasında. Sınav sonuçlarını öğrendikten sonra içime bir kurt düştü. Zira üç saz, iki de solist alınmıştı. Bu kadar az sanatçıyla Çukurova'dan Sesler Topluluğu nasıl oluşurdu.

           

            Bundan sonra 1977 yılında Çukurova Radyosunda bir sınav daha yapıldı. Bu sınava kendim, hem de Nida Bey'in tavsiyesiyle radyoda programlar yapmak üzere kurduğum Adana Halk Eğitimi Merkezi Halk Müziği Korosu da katıldı. Sınavı kazandığımda kendim solo, koro ile de toplu programlar yapacaktım. 24. 5. 1977 tarihli yazı benim ve çalıştırdığım Adana Halk Eğitimi Merkezi Türk Halk Müziği Korosunun da sınavı kazandığı bildirildi. Bu koroyla radyoda programlar yaptık.  Bantlarımızın yayınlandı. Buna rağmen TRT kapılarını bir türlü açamadık. Amma... o gün çaldığımız bantlardaki türkülerin ikisi yıllardan sonra Adana Valiliği adına yapımını gerçekleştirdiğim "Geçmişten Günümüze Çukurova Türküleri" kaset seti repertuvarında yerini aldı. Bundan 27 yıl önce (2000 yılı itibariyle) Çukurova Radyosu Stüdyolarında Mustafa Hisarlı, Halil Atılgan, Ali Limoncu ve Şaban Gen'in sazları eşliğinde Sadık İçlises'ten kaydedilen türküler adı geçen kaset seti çalışmasına girerek ölümsüzleşti. (Geçmişten Günümüze Çukurova Türküleri Kaset seti 4. Kaset A-Yüzü 1.Türkü: Yenice yolları bükülür gider 2. Türkü: Mor keçeyi boyamadım.)

 

            Nida Bey o yıllarda TRT Müzik Dairesi Başkanlığı yapmasına rağmen, Çukurova Radyosuna bir halk müziği korosu kurduramadık. O zaman bu işlere aklımız ermiyordu. Nasıl hareket edeceğimizi bilmiyorduk. Dayımız, destekleyen devlet adamlarımız yoktu. Çaresizlik içerisinde çırpınıp durduk. Onca emekte boşa gitti. O yıllardaki çalışmalarım Nida Hoca ile iyi bir dostluğun gelişmesine vesile oldu. 1972 de sınavla başlayan muhabbetimiz ölünceye kadar devam etti. Dostluk ipi hiç kopmadı. Özel günlerde mektup yazar, kart gönderir günlerini kutlardım. Mektuplarıma kartla mukabele eder beni cevapsız bırakmazdı.

 

              Tarih; 31 Aralık 1977. TRT 1 de (Zaten o yıllarda ikisi de yoktu ) Kadıköy Halk Eğitimi Merkezi Halk Oyunları Topluğu halay çekiyor, Mehmet Özbek'te Fadile türküsünü okuyordu. Dikkat buyurun, Türkiye yeni bir yıla türküyle giriyordu. (Ondan sonra da yeni yıla türküyle girildiğine rastlamadım.) Çok etkilendim. O gece İstanbul'a gitmeye karar verdim. İçimde uhde kalan bağlamayla ilgili çalışmalarımı İstanbul'da sürdürecektim. Verdiğim kararı uygulayarak İstanbul'a tayinimi istedim. İstanbul Merkez Halk Eğitimi Müdür Yardımcısı olarak ta 5. 1. 1978’de göreve başladım. Artık benim hayat çizgimde yeni bir sayfa açılmış, kocaman bir şehirde bir küçük Halil Atılgan olmuştum.

 

            Fındıkzade'de Kızıl Elma Caddesinde Ömer Seyfettin sokakta Adana'dan tanıdığım bir Fransızca öğretmeniyle birlikte kalıyoruz. Her gün belediye otobüslerindeki kalabalığı çekmemek için Fındıkzade'den yaya gidip geliyorum. İstanbul Merkez Halk Eğitimi Sultan Ahmet'te. Her gün gidip gelirken nasıl bir düzen kuracağımın, ekonomik sıkıntıdan nasıl kurtulacağımın plânını yapıyorum. Zira çok az bir maaş alıyor, onun da çoğunu Adana'ya gönderiyorum. Çocuklar Adana'da. Üç çocuk bir de anası dört baş nüfus, bir de av köpeğim var. Şahsi masrafım, İstanbul'daki ev kiram. Giderler oldukça fazla. Gelir sadece bir maaş. Sıkıntıdan kurtulmak için akşamları bağlama çalacağım bir solist bulmalıydım düşüncesi beynimi tırmalıyor. Bunu sağlamak için de yeni çevreler edinmek gerekiyor.

            Bazen kendimle; Çukurova'daki dirliği düzeni bozdun. Haydi yeni bir düzen kur. Marifetini göster. İstanbul'da bir Nida Tüfekçi'yi tanıyorsun, Ömer Şan'ı da hasbelkader tanıdın. Bir çiçekle yaz gelir mi diye kavga ediyorum. Çaresizdim.  Tek çarem Nida Hoca idi.  Nida Hoca o sırada İTÜ Devlet Konservatuarında görevli. Sık sık ziyaret ediyor çaresizliğime çareler arıyorum. Bir gün de İstanbul Radyosuna gittim. Mehmet Özbek radyonun halk müziği müdürü. Tanıştık. Günler böyle arayış içinde geçiyor. Bense her gün yeni umutla güne başlıyorum.  Kimsem yoktu koca İstanbul'da.  Çaresizdim. Kimsesizdim, parasızdım. 

 

            Bir gün İMÇ çarşısındaki Mangal Lokantasını bizim Adanalıların çalıştırdığını duydum. Lokantanın bir özelliği varmış. Bütün sanatkârlar oraya gelip çalıp çığırıyorlarmış. Adana'dan tanıdığım Mustafa Canan da uzun müddet İstanbul'da. Onun vasıtasıyla ilk defe Mangala gittim. Mustafa Mangalın müdavimi. Onun için herkesi tanıyor. Sahibi Adanalı. Adı Dinçer. Tanıştık. Artık her hafta sonu Mangala gidiyor, sanatkârlarla münasebet kurarak çevremi genişletmeye çalışıyorum. Arif Sağ'ı Muhlis Akarsu'yu, Yavuz Top'u, Erol Aktı'yı, Sefer Camcıyı Mangal vasıtasıyla tanıdım. Mangal lokantadan ziyade bu işe gönül verenlerin dergâhı, halk müziğini sevenlerin meşk yeri. Küçük olmasına rağmen çok da sevimli… Ben de Mangalın muhabbet meydanına adım attım, kendimi de göstermeye başladım. İstanbul'daki halk müziği üstatlarını tanıdım. Ama sıkıntım hâlâ bitmedi.  Bir gün konservatuvarı giderek Nida Bey'e, ekonomik sıkıntımın olduğunu, bir solistin arkasında bağlama çalmak istediğimi söyledim. Nida Bey; Ümit Tokcan ve Ömer Şan'ı telefonla arayarak durumu izah etti. Maalesef olumsuz sonuçlandı. Ben bu arayışlar içindeyken hoş bir gelişme oldu. Muzaffer Akgün hanımefendi yeniden sahneye dönüyormuş. Kendisine eşlik edecek saz ekibine ihtiyaç varmış. Kadroyu kurmak için Yavuz Top görevlendirilmiş.  Nida Bey sıkıntımı bildiği için beni de önermiş. “Bir kapıyı kapatan Allah bir kapı açar” derler ya benim için de öyle oldu. Gerçekten de kadro kuruldu. Baş sazımız Yavuz Top'tu (Yavuz Top o zaman İTÜ Devlet Türk Musikisi konsertuvarında öğretim görevlisiydi.) Kadrodaki ritim ve renk sazları hatırlamıyorum ama; ben, Sefer Camcı ve Adil .... bağlama çalacağız. Hazırlıklar bitti. Yenikapı Gar Gazinosunda Muzaffer Akgün hanımefendinin kadrosuyla programa başladık. Böylece sahneye ilk adım atılmış oldu. İstanbul'da bağlamayla da ilk parayı kazandık. Artık benim için yeni bir hayatın da pencereleri aralanıyordu.

 

            Bu çalışma iyi bir başlangıç oldu. Ufkum genişledi. Başka işler de gelmeye başladı. Uzun müddet Mustafa Cananla birlikte çalıştık. Çeşitli gazinolarda programlar yaptık. Elimiz para gördü. Sıkıntımız azaldı. Camianın içine girdik. Mangal meclisleri büyüdü. Ben de çalıp çığırmaya başladım.

 

            Mangalda bir cumartesi akşamıydı. Nida Hoca, Mehmet Özbek, Arif Sağ, Yavuz Top, Rahmetli Muhlis Akarsu, Muhlis’in adını hatırlayamadığım saygılı çırağı, Mustafa Canan, Erol Aktı, ben o günkü muhabbet masasının konuklarıydık. Muhabbet çok güzel… Herkes çalıyor çığırıyor, hünerini gösteriyor, er meydanında sırasını savıyor. Çeşitli zamanlarda Mangalda çalıp çığırmama rağmen böyle kadrosu geniş bir mecliste ilk defa sıramı savacağım. Gidişat onu gösteriyor. O anda sıra Mehmet Özbek'e geldi. Hiç unutmuyorum. Özbek'in okuduğu türkülerden biri Kerkük'ten, Kalk gidelim şıh bağına gazele idi. Sonra; rahmetli Muhlis Akarsu çaldı söyledi. Muhlis çalarken Arif Sağ, Yavuz Top da eşlik etti.

 

            Sıranın bana geldiğini Nida Hoca göz ucuyla işaret etti. Erol Aktı da; ( Erol Aktı Adanalı hemşehrimizdi. Gazeteci yazar, hem de halk müziği aşığı bir dosttu. Günaydın Gazetesi ve Gong Dergisinde halk müziği ile ilgili yazılar yazıyordu.) “Şimdi sıra Çukurova'da” diyerek yöreden türküler okumamı arzu etti. Ben Nida Beye;

 

Hocam bu kadar ustanın yanında bağlama çalmak bana ar olur.

 

—Sana destur veriyorum.

 

Dedi ve bağlamayı uzattı. Çalıp söylemeye başlamadan önce okuyacağım Öksüz Ali bozlağının hikâyesini kısaca anlattım. Sonra saldım tezeneyi bağlamanın tellerine. Bozlağın ezgisi de sözleri de çok güzel. Çukurova'nın en güzel bozlaklarından biri…

 

            İlk dörtlüğü;

 

            "Göğ'ala gözünü sevdiğim Döndü

            Sen gülünü kime sundun evvela

            Kirpiklerin can'al maya kast'eder

            Kele n'olur uçlarını iğele "

 

diye başlıyor. ArkasınaGide gide bir söğüde dayandı mı okudum. Saygısızlık olmasın diye tezeneyi bağlamaya koyup ortaya bırakacaktım ki. Nida Hoca,

 

—Devam, devam.

 

Bu sefer de; Aman olda kara gözlüm aman ol adlı Karacaoğlan bozlağını ve arkasına Yeşillimi yel attı diye yöreden başka bir henk havası okudum. Rahmetli Nida Hoca meşhur Gâvur Dağı'nın Ceren türküsünü bilip bilmediğimi sordu.

—Biliyorum,

 

—Haydi, bir de onu seslendir bakalım. Bizi Gâvur Dağlarına götür. 

 

Onlar şimdiye kadar hep Muzaffer Akgün'den dinlemişler Ceren'i. Ben otantiğine yakın okuyunca beğendiler. Nida Bey bu okuduğun türküleri İstanbul Radyosunda bant yapmamı söyledi. Ha unuttum. O gece ki konuklardan birisi de TRT İstanbul Radyosu tonmaystırlarından Muzaffer Yöndem idi. O da Nida Beyi onayladı. Onlar böyle konuşurken; Allah "Yürü kulum dedi Halil" diyerek sevinç gözyaşlarımı içime akıttım. İçim içime sığmıyor. Başarılı bir icraattan sonra sıramı savmanın mutluğunu ve heyecanını yaşıyorum.

 

            Benden sonra ustaların ikinci turu başladı. Arif Sağ, Yavuz Top, Muhlis Akarsu deyişler çalıp söyledi. Saat ilerledi, su gibi de rakı içildi. Nida Hocanın hafiften dili dolaşıyor. Bağlamayı eline aldı. Sıranın sürmelilere geldiğini söyledi. Bağlamanın da akordunu yokladı. Akort yaparken bana;

 

—Paşa: Durup durup yâr göğsünü geçirir lafının anlamını bilir misin?

 

Bilirim hocam.

 

—O zaman biz de onu çalarız,

 

dedikten sonra kısa bir açış yaptı. Açışı yaparken konuşanın olmamasına rağmen hiç unutamadığım; "Beyler bu türküyü ibadet eder gibi dinlemelisiniz” cümlesi nağmeleşti dilinde: Buğulu gözleriyle ortalığı süzdü. Sonra da sürmeliye girdi. Nida Beyi ilk defa bu kadar net ve yakından, parazitsiz dinliyordum. Kendine has açışı yaparken perdelere net basması, ezgileri temiz icra etmesi, dilinin dolaşmasıyla hiç de mütenasip değildi. Rakı parmaklarını etkilememişti. O gün koca İstanbul'un muhteşem gecelerinden biriydi benim için.  

 

            İşte o geceden sonra İstanbul'daki sanat çalışmalarım hızlandı "Türkülerimiz ve Oyunlarımız" adlı bir programdan davet almam gücüme güç kattı. Hatırladığım kadarıyla adı geçen program haftada bir gün, süresi de bir saatti. Türküleri Nida Bey, oyunları Şerif Baykurt anlatıyordu. O günün şartlarına göre güzel bir programdı. Programda illerin halk müziği, halk oyunları özellikleri anlatılıyor, ilgili örnekler sunuluyordu.

 

             O zaman yayınlar hep paketti. Çekimler için Ankara'ya Arı Stüdyosuna geldik. Türkülerimiz Oyunlarımız programı için 4 ilin çekimi yapılacak. Adana, Mersin, Urfa ve Eskişehir. Adana'dan davet edilenler Halit Arapoğlu, Mahmut Taşkaya ve Halil Atılgan. Mersin'den Musa Eroğlu, Urfa'dan da İbrahim Tatlıses. Çekim için hazırlıklar yapılıyor.  Eli sazlı birisi ise, yana yana Nida Beyi arıyor, Nida Bey ise; bana ve Musa Eroğlu'na neleri çalacağımızı soruyor. Tam o sırada eli bağlamalı zat;

 

—Hocam ben de bu programda saz çalıp türkü söylemek istiyorum, beni de programa çıkarın" dedi.

 

Nida Bey böyle hadiseleri görmeye alışık olduğu için yadırgamadı. Ona;

 

—Gel bak. Bu Musa Eroğlu, bu da Halil Atılgan.Her ikisi de fişek gibi saz çalar. Amma şimdiye kadar bizi televizyona çıkar demediler. Ben bunların saz çalıp türkü söylemelerini bildiğim halde yeni çekimlerini yapıyorum. Sen de sıranı beklemek durumundasın. Parayla değil bu iş sırayla diyerek usulüne uygun bir şekilde oradan uzaklaştırdı.

 

            Çekim hazırlıklarının tamamlandığı duyuruldu. Önce Adana ili çekildi. Halk oyunları çekiminden sonra Mahmut Taşkaya, rahmetli Halit Arapoğlu son olarak ta beni aldılar. Ben; Gide gide bir söğüde dayandım adlı Karaisalı’nın ünlü “Henk Havasını” ilk defa bu programda okudum. Sonra Mersin ve Urfa çekimleri yapıldı. Musa Eroğlu Urfaniyi, Tatlıses Ayağında kundurayı seslendirdi. Tatlıses bu programda okuduğu Ayağında kundura türküsüyle meşhur oldu.

 

            Çekimi yapılan bu program 27 Mart 1977 tarihi akşamı yayına girdi. Bu programla çalışma hayatım, sanat çevrem daha da genişledi. Oradaki halk müziği korosunu çalıştırmak için Kadıköy Halk Eğitimi Merkezi Müdür Yardımcılığına atandım. Sonra da Zeytinburnu Halk Eğitimi Merkezi Müdür Yardımcılığı görevinde bulundum. Memurluğumun yanında sanat çalışmalarımı da sürdürdüm. İstanbul Radyosuna Çukurova türkülerini okuyarak bantlar yaptım. 1980 yılında da İstanbul'dan ayrıldım.

 

            İstanbul'dan ayrıldım ama Nida Beyden ayrılmadım. Onunla tebrik kartlarıyla telefonlarla haberleşmemiz, bilimsel toplantılarda beraberliğimiz devam etti. 26–28 Ekim 1987 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi ile ODTÜ'nün müşterek düzenlediği Halk Oyunlarının Sahnelenmesinde Karşılaşılan Problemler Sempozyumuna İstanbul'dan Nida Hoca dinleyici olarak ben de Bilgi Şöleni üyesi olarak katılmıştım. Nida Bey genelde her oturumdan sonra söz alıyor. Otantiklik ve halk çalgıları konusundaki düşüncelerini dile getiriyordu. Hoca ile bilgi şöleninde ters düştük. O Silifke halk oyunlarının halk sazlarıyla çalınıp söylenmesini, oynanmasını şiddetle savunuyor, üstelik de hiç taviz vermiyor. Ben de yerleşmiş bir anlayışın değişmesinin imkânsız olduğunu söylüyorum. Hatta:

 

Hocam Silifke Halk Oyunlarına giren klarnet ve kemanı nasıl çıkarabilirsiniz?  Klarnet, keman halk sazı değildir. Bundan sonra yasaklıyorum diyerek mi konuyu çözeceksiniz. Arabeski yıllarca yasakladık da ne oldu. Yasakla konunun sonuca ulaşacağını zannetmiyorum.

 

—Atılgan, klarnetin, kemanın halk sazı olmadığını sen de biliyorsun. Halk oyunları yörenin halk sazlarıyla oynanmalıdır, diyerek kızgınlığını ifade etti. Benden sonra da konunun çözümlenemeyeceğini, klarnetin, kemanın Silifke Halk Oyunlarından çıkarmanın imkânsız olduğunu, başka konuşmacılar da dile getirince; hoca “Zıvanadan çıktı”. Oturum sonunda hocanın bir nabzını yokladım. Şirazesi bozuk. Akşam muhabbetinde düzeldi. Ama otantiklik konusundaki ısrarı devam etti.

 

             Hoca otantiklik ve anonimlik konusunda son derece tutucuydu. Tutuculuğu türkülere olan saygısından kaynaklanıyordu. Zira o, bir türkü ustası, türkü delisi, türkü sevdalısıydı. İşte ondaki bu sevda: "Yurttan Sesler Kadınlar Topluluğu, Yurttan Sesler Erkekler Korosu, Dört Saz, Dört Ses, Divan-Bağlama-Cura" adlı toplulukları kurup yönetti. "Ozanlar ve Bölge Sanatçıları," Oyunlarımız Türkülerimiz, Türkülerin Dili, Halk Ozanları Geçiyor" adlı açıklamalı programları hazırlayıp sundu. Bilimsel yazılar yazdı. Konuyla ilgili bilgi şöleni ve kongrelere katıldı. Ansiklopedilerin halk müziği bölümlerini hazırladı, katkıda bulundu. Eşi Neriman Tüfekçi ile birlikte Memleket Türküleri kitabını yayımladı.

 

            O; engin bir repertuvara sahipti. Hazırladığı yarım saatlik bir türkü programında zevkli repertuvar anlayışını muhakkak ortaya koyardı. Yöre sanatçılarıyla ilgili yaptığı programlar vasıtasıyla bütün Türkiye'yi tanımış halk kültürü, yörelerin halk müziği özellikleri hakkında geniş bilgi sahibiydi. Hocalığının yanında iyi bir bağlama ustasıydı. Bağlamayı bağlama gibi çalar, sapı kesilen bağlamaların güdükleştirildiğini savunurdu. O Anadolu'yu, köy hayatını, halk müziğini iyi bilen, halk müziği ilkelerinden taviz vermeyen bir anlayışa sahip, fanatik bir halk müziği sevdalısıydı. Aşka inanır, Muharrem Ertaş'ın kendi tabiriyle çekiç gibi parmaklarının olmasını 20 yaşındaki bir kıza âşık olmasına bağlardı. O; tanıdığımız halk müziği sanatkârlarının, hocalarının en bilge kişilerindendi. O: Türküye, bağlamaya, Türk halkına ve kültürüne âşık bir Nida Tüfekçi idi. Gülşen Kutlu'ya ilk defa Türkülerimiz Oyunlarımız programında Gam kasavet çekme divane gönül bozlağını okuttuğunda; (Yılını hatırlayamıyorum)gözlerimin dolu dolu olduğunu, etkilendiğimi, programla ilgili güzel duygularımı bir mektupla bildirmiştim. Verdiği cevap: "Bozlakları, Kırşehir'i severim"  diyen bir Nida Tüfekçi idi. O;Karacaoğlan'ın "Saz çalmayan tel kadrini ne bilsin " dizelerine sadakat duyan,  Ali Akbaş'ın;          

           

                        " Bağlama dediğin üç tel bir tahta

                        Ne şaha baş eğmiş ne taca tahta

                        Tüm dertleri özetlemiş bir ahta

                        Bozkırda naradır bizim türküler "     

 

dörtlüğündeki gibi haykıran, halk müziğinin piri, sürmelilerin ustası, babası, zevkli, titiz, bir Nida Tüfekçi idi. 18. 9. 1993 yılında bedeni bizden ayrıldı. Sürmeliler de yetim kaldı. Ama türküleriyle içimizde yaşıyor. Türküler var oldukça o da yaşayacaktır.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


HAYAT VE İNSAN
Perşembe, 21 Ocak 2021
...
BEKİR SITKI ERDOĞAN
Cumartesi, 17 Nisan 2021
...
KAVRAMLARI AYIRMAK
Pazar, 27 Aralık 2020
...
SEVGİNİN GÜCÜ
Cumartesi, 19 Kasım 2022
...
HAİNLİK KOLAY MI?
Pazar, 11 Nisan 2021
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

94 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi