RÜŞVET - Av. Halil Altıparmak

Son zamanlarda yaşadıklarımız toplumda öyle bir durum yarattı ki adeta nefes alamaz hâle geldik.

Tahmin ediyorduk, çok büyük bir bataklığın içine düştüğümüzü… Ancak, bizim tahminlerimiz gerçeklerin yanında çok küçük kalıyormuş maalesef.

Dünya zaten bir avuç azınlığın elinde insanlığa zulüm eder halde iken bir de ülkemizde bir avuç azınlığın yaptıkları, bu zulümü katmerleştiriyor ve içinden çıkılmaz duruma sokuyor.

Bütün bunlar olurken bir de kulakları tıkamak, gözleri kapatmak ucuz oyunu oynanıyor ki evlere şenlik, gülünç ve anlamsız. Sanki, öyle olunca kamuoyu ve dünya, ülkemizde yaşanmış olan ve yaşanan o kirli ağları bilmeyecek ve görmeyecek. Böyle olacağını sananlar neden sokaklara, halkın arasına inmezler acaba?

Neyse…

Bugün öyle bir hatıra anlatacağım ki, Türk Milleti’nin bütün bu yaşananlara rağmen nasıl ayakta kalabildiğini, bugün nasıl bataklıkta gül yetiştirme becerisi

gösterebildiğini zannederim alayabileceğiz. Yani, Türk Milletinin tarihi son birkaç yıldan oluşmadığı için ve koca bir tarihe ve koca koca liderlere sahip olduğu için mahşere kadar yıkılmayacağını, ayakta kalacağını anlayacağız.

Olay şudur:

“7. Ordu, yani Yıldırım Ordusu komutalığına tayin edildikten sonra, bu ordunun dahil olduğu grup komutanı Alman Generali Falkenhein’ın askerlik ve iç siyaset bakımından güttüğü usul, aramızda sert bir tartışmaya yol açmıştı. Bu tartışma, nihayet daha yüksek makamlara aksetti. Ben, çok önemsediğim düşüncelerimin dikkate alınmadığını görünce susamadım. Her türlü sonucu göze alarak isyancı bir davranışla istifa ettim. Hatta ordu komutanlığı vekilliğine kolordu komutanlarından Ali Rıza Paşa’yı getirerek kendi görevime son verdim. Bu olupbittiyi de Başkomutanlığa bildirdim. Beni bu hareketten vazgeçirmek için Falkenhein ve öteki komutanlar çok uğraştılar. Sonunda durumu kabul ettiler. İstifamın gerçek amacını gözlerden gizlemek ve alelade bir sebeple çekilmiş olduğumu yaymak için beni merkezi Diyarbakır’da bulunan eski ordumun, 2. Ordunun komutanlığına tayin ettiler. Sudan mazeretler göstererek bunu da reddettim. Bunun üzerine bir ay kadar izinli olduğumu söylediler.

Halep’te yerime ve görevime son veren bu harekete giriştiğim ve Ordu Komutanlığı’nı reddettiğim sırada İstanbul’a gitmek için tren bileti alacak kadar bile param yoktu. Halbuki evvelce, Yıldırım Ordusu Komutanlığı’nı üzerime alıp İstanbul’dan hareket edeceğim sıralarda Falkenhein, karargâhtaki bir Türk subayının yanına genç bir Alman subayı katarak Akaretler’deki 76 numaralı evime göndermişti. Bu subay ufak ve zarif sandıklar içinde, bana Falkenhein tarafından bir şeyler getirdiğini söyledi.

‘Bunlar nedir?’ dedim.

Alman subayı cevap verdi:

‘İstanbul’dan ayrılıyorsunuz, Mareşal Falkenhein tarafından size bir miktar altın gönderilmiştir.’

Tercümanlık eden Türk subayına kimseye ihtiyacımdan bahsetmediğimi, bu paranın ordu ihtiyacı için gönderilmiş olması gerektiğini, sandıkların bana herhalde yanlışlıkla getirildiğini söyledim. Ordu levazım reisine teslim edilmesini istedim. Alman subayı, ‘Onlar da başka’ deyince Türk subayına, onun yanında bir senet yazmasını, imzalayacağımı bildirdim. Türk subayı emrimi yaptı ama, Alman subayı senedi almak istemedi. Kesin olarak senedi almasını, Mareşal’e vermesini, paraları da götürüp levazım reisine teslim etmesini emrettim. Tabii iş de böyle yapıldı.

7. Ordu Komutanlığı’ndan kendi kendimi affettiğim zaman komutanlığa vekil bıraktığım Ali Rıza Paşa’ya bu sandıkları teslim ettim. Kendisinden aldığım senedi, o zaman yaverlerim olan Salih(Bozok) ve Cevat Abbas(Gürer) Beylere vererek kendilerine karargâha gidip Falkenhein’i bizzat görmelerini, bu senetle benim onda bulunan senedimi değiştirmelerini emrettim.

Yaverler gittiler. Bir süre sonra bana gelerek Mareşal’i güçlükle gördüklerini, kendisinin, böyle bir para gönderip senet aldığını hatırlayamadığını söylediler.

‘Ali Rıza Paşa’nın senedini kabul etmiyor’ dediler.

Yaverlerime yeniden emir verdim:

‘Şimdi size çok ciddi bir emir veriyorum. İkiniz tekrar Falkenhein’in odasına gideceksiniz. Diyeceksiniz ki, verdiği  altınlar olduğu gibi levazımda muhafaza edilmektedir. Buna karşılık size senet verilmiştir. Senet olmadığını iddia etmek altınların varlığını yok edemez. Belgeyi kaybetmiş olabilirsiniz. O halde verdiğiniz altınları size iade edeceğiz. Aldığınıza dair bir makbuz veriniz, dersiniz. Bizi buraya gönderen komutanın altın karşılığında ülke çıkarları konusunu hoşgörüyle karşılayacak bir komutan olmadığını çoktan öğrenmiş olmalıydınız, dersiniz. Olumlu bir sonuç almadan karşıma gelmeyin’dedim.

Emir verdiğim yaverler beni çok iyi tanıyan gençlerdi. Onun için bir süre sonra Falkenhein’in elinden, benim imzalı senedimi alıp getirdiler.

Kolaylıkla anlaşılır ki, Falkenhein, beni ve benden başka birçoklarını böyle sandık sandık altın vererek aldatmak yolundaydı.”

Kılıç Ali’in Anılarından alıntıladığım bu satırları alın bakalım…

Yukarıda anlatmaya çalıştığımı ülkemizde yaşadığımız şu bataklık ortamı ile karşılaştırın. ,

Hem her konuda karşılaştırın…

Ahlâk nedir ve Ahlâk’ın kaynağı nedir konusunda karşılaştırın.

Vatan nedir ve Vatan için neler yapılır konusunda karşılaştırın.

Para nedir ve bugünkü para için pezevenklik bile yapılır anlayışı ile karşılaştırın.

Makam nedir ve bugünkü makam için haysiyet, onur, kişilik hiç önemli değil anlayışı ile karşılaştırın.

Millet’e bağlılık nedir ve Millet aslolandır anlayışı ile bugünkü anlayışı karşılaştırın.

Kısacası, Türk Milleti’nin bugükü yaşadıklarına bakarak değil, dününden ve dünkü Mustafa Kemal ATATÜRK gibi dünyaya örnek olmuş liderlerinden güç alarak yarına bakmalı ve öyle yaşamasını bilmeliyiz.

Yani, her şeye rağmen ümitvar olmak zorundayız. Çünkü öyle olmak için çok ciddi nedenlerimiz var.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları



An itibariyle ziyaretci sayısı:

59 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi