Devletin Sinir Uçlarıyla Oynayanlar

Türkiye Cumhuriyeti’nin sinir uçlarıyla oynanmaya devam ediliyor. Hiç de vazgeçilmiyor. Bunu sadece yönetenler değil, devletin memurları da yapıyor.

 

Bunun örneklerinden birisi üstteki bu fotoğraf. Etrafımdaki insanlara burada ne yazdığını ve nerede olduğunu sordum. Birkaç kişi besmele olduğunu bildi. Sadece bir kişi İstanbul’da diye cevap verdi. Diğerlerinin tamamına yakını Mekke’de veya Orta Doğu’da olduğunu düşündü.

Bu fotoğraf Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’da çekildi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yerleşkesindeki yapılardan birisinin daha önce kullanılmayan kapısı. 22 katlı ana binanın yanındaki beş katlı ek bölümün bahçeden girişine ait.

Burada hizmet birimleri, yemekhaneler, küçük bir alışveriş bölümüyle mescit bulunuyor. Ankara’da yaşayanlar ya da yolu devlet kurumlarına düşenler, binaların içindeki mescitleri bilirler. (Mescit değil cami itirazlarını da duyar gibiyim. Ama Medine’deki Mescid-i Nebevi bu itirazları ortadan kaldırır.)

Fotoğraf, önceleri güvenlik sebebiyle kullanılmayan kapının düzenlenmiş hâlini gösteriyor. Sorduğumda da sadece cuma namazlarında açıldığı söylendi.

İlginç olan bir şey var ki yerleşkeye giriş de her binaya giriş de çok ciddi kontrol altına alınmış. Daha önceleri ana binaya kadar dışarıdan girişler tamamen serbestti. Şimdi, yerleşke içindeki çalışanlar için de dâhil, bütün giriş çıkışlarda elektronik turnike, kontrol ve kayıt var. Yani dışarıdan birisinin cuma namazı için serbestçe girebilmesi çok mümkün de değil.

Peki, o zaman böyle bir düzenleme niçin yapılır? Bu sorunun cevabını yönetenlerin kimlik algısı ve bakış açısını anlamadan cevaplamak mümkün değil.

Kimlik olmadan medeni nasıl olunur?

Olunamaz. Kimliksiz yerli de olunamaz, millî de olunamaz, medeni de olunamaz. Olabilmek için kimlik sahibi olmak gerekir. Zaten sıkıntı da buradadır. Mesele kimlikle kurulan ilişkidedir. Tarihe bakış ve değerlendiriş ile bugünü dünle hesaplaşma günü olarak görmekle alakalıdır.

Son günlerde devletin üst düzey görevlilerinin basında çıkan birtakım açıklamaları problemi ortaya koymaktadır. Mesela bir büyükşehir valisi “Devletin bugünkü tanımı laiklik olsa da ki biz laikliği yanlış anlıyoruz hâlâ. Bu ülkede ket. Çelik fanus devletin ideolojisi İslam’dır.” demektedir.

Bir başka büyükşehir valisinin de yaklaşımı ilginçtir. Bir gazeteciyle görüşmesinde söyledikleri bakışını yansıtır. Vali, “Son söz: Terörle mücadele edeceğiz. Ben genç bir insanım, bütün gayretim onur ve şerefim adına bunu yapabilmek. Bir müminin gönlünde olumsuz bir şekilde anılmak istemem, hiçbir müminin gönlümde de olumsuz şekilde yer almamasını isterim. (Erdem Atay, O vali ile konuştum: Evet fotoğrafı çektim ama asla…’ Veryansın TV)” demektedir.

Bu iki örnek, ilgililerin kimlik algılamasını anlatmaktadır. Ancak bu kimlik millî değildir. Çünkü din evrenseldir. Bütün insanlar içindir. O zaman milletin kimlik tanımı değişikliği öne çıkmaktadır. Burada da Anayasa ve yasalar devreye girer.

Bakanlık binasındaki fotoğraf da benzer bir durumdur. Devletin bir bakanlık binasına egemenliğin sahibinin dilinden başka bir dilde bir yazı asılıdır.

Millî ve medeni olmak

Fotoğrafta, yasaların uygulanması yanında başka boyutlar da var. Hani, Shakespeare’in meşhur, “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” diyor ya. Bütün mesele millî ve medeni olabilmekte.

Fotoğrafta yazının iki yanındaki sekiz köşeli Selçuklu yıldızı sanat ve estetik açısından onu millîleştirmiyor. Fotoğrafı bir sanat tarihçisi dostuma sorduğumda yazının kûfî ve makîlî üslupla yazılmış olduğunu söyledi. İslam Ansiklopedisi kûfîyi “Düzenli, köşeli, dik ve yatay harfleriyle geometrik çizgilere dayanan Arap yazısı.” diye veriyor. Makîlî için de internette “satrançlı kûfî olarak da anılan yazı şekli” tanımı karşımıza çıkıyor. Tabi, ikisi de İslamiyet’ten yüzlerce yıl önce ortaya çıkmış bir sanat üslubu.

İkisi üslup da Müslüman değil ama Arap… Burada hemen ırkçılık suçlaması yapıştırılmasın lütfen. Sadece bu sanatın kimliğini vurgulamaya çalıştım. Ancak sanat evrenseldir de denebilir. Doğru sanat evrenseldir. Ama biz Devlet kapısını değerlendiriyoruz. Konumuz da Türkiye Cumhuriyeti’nin de gerek millî kimliği gerekse medeni vasfının millîliği.

Müslüman coğrafyadaki camilerin mimarisine bakıldığında birbirinden ayrı yapılarda olduğu hemen görülüyor. Bugünkü Türkiye ve Balkanlardaki camiler de Selçuklu ve Osmanlı dönemleri birbirinden farklı. Ama hep gelişme ile zamana uygun değişmeyi ve daha iyiyi arayış söz konusu.

21’inci yüzyıl Türkiye’sinde ise çok önemli bir husus göze çarpıyor. Cami, ya geçmişin taklidi veya mimarisindeki kimlik farklılığı öne çıkıyor. Estetiğe önem verilmemesi, sembollere hiç dikkat etmeme ve daha da önemlisi yapımda kullanılan kaynak seçiciliğindeki özensizlik dikkat çekiyor. Türkler Müslüman olduğundan beri yaptırılan camiler kişilerin şahsi hayratı iken, bugün ya devlet bütçesinden ya da müteahhit bağışlarından cami inşa ediliyor.

Hiçbir özelliği olmayan, hatta bakıldığında köylerde yokluk içinde yapılan camiler kadar bile özen gösterilmeyen yapılara Ayasofya Camisi adı veriliyor. Ya da dört katlı bir apartmanın bodrum katı mescit hâline getirilip Hz. İsa Mescidi deniyor. (Bu iki yapı da Başkent Ankara’nın Gölbaşı ilçe merkezindedir.)

Sanat tarihinde hiç ama hiç adı geçmeyecek, geçerse de başımızı öne eğdirecek örnekler. Türk Milletinin büyüklüğüne de hiç yakışmıyor.

Egemenlik ve Türklük meselesi

Bütün bunlar kimlik ve egemenlik meselesidir. “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz. (T.C. Anayasası M 6)

Devletin ideolojisi de yoktur. Varsa bile din hiç değildir. Hatta ‘Devletin dini adalettir’ özdeyişi vardır. Devlet her dine, her inanca, aynı inancın farklı yaşanmasına eşit mesafede kalır. Ve ‘Din ve İnanç Hürriyeti’ de Anayasa’nın koruması altındadır.

Devletin memurlarının yasaları sorgulamak veya ‘müminlerin gönlünde anılmak’ gibi bir kaygıları olamaz. Sadece ve sadece yasalara uymakla yükümlüdürler. Yasalar değişene kadar da böyledir. Herkes yasaların çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır. Devletin sahibinin de Türk Milleti olduğu unutulmamalıdır.

Gözbebeğimiz Türkçe ve laiklik, devletin ve milletin taşıyıcı sütunlarıdır. Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek hükümlerindendir.

Bilirsiniz, doktorlar refleks kontrolü yaparken dize çekiçle vururlar. Bu bazen karikatürize edilir. Hastaya çekiç vurulduğunda refleks tekmeye dönüşür hani… Türk Milletinin refleksleri sınanmamalıdır.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


ATİLLA İLHAN
Salı, 31 Mayıs 2022
...
TÜRK BAYRAMI: NEVRUZ
Salı, 29 Mart 2022
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

184 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi