Dr.Mahmut Rişvanoğlu

2 Nolu Makaleyi Okumak  İçin Tıklayınız

“TÜRKLERİ KESİNİZ! KANLARINI İÇİNİZ!”(3)

Dr. Mahmut RİŞVANOĞLU

 

Kanuni’den beri Osmanlı Devleti’nin askeri ve sivil kesimini ele geçirmiş “devşirme-dönme” takımının uzantıları olan Osmanlı sosyetesinin, bürokratları, politikacıları, iş adamları; Türk devleti ve İstiklal fikrine öylesine yabancı, Türk milleti’ne öylesine saygısız ve zülmeden bu kesim aziz vatana karşı öylesine kayıtsızdır ki, İzmir’in Yunan askerleri tarafından işgal edildiğinden bile haberleri yoktur!

Sultan Reşat’la, Sultan Vahidettin’in Mabeyn Başkatipliği’ni yapması sebebiyle devlet sırlarına vakıf olan Ali Fuat Türkgeldi’nin yazdıklarından anlaşıldığına göre “Padişah da İzmir’in kimin işgal ettiğinden haberdar değildi!”

İzmir, 15 Mayıs sabahı saat 06:00’da işgale başlamıştı. Fakat Vahidettin İzmir’in Yunan askerleri tarafından işgal edildiğini ancak bir gün sonra geceyarısı öğrenebilmişti.

Ali Fuat Türkgeldi, İzmir’in işgal edildiği 15 Mayıs günü Menteşe Sancağı ahalisinden “yabancı bir devletin sahilleri işgal ettiğine, gümrük idarelerine kendi bayraklarını çektiğine ve vatanının muhafazası için yardım istediklerine” dair bir telgraf alındığından bahsettikten sonra, durumu derhal Padişah’a arz ettiğini yazıyor.

Türkgeldi’nin yazdığına göre Padişah Vahidettin İzmir’in işgal edileceğini, Damat Ferit’in dün akşam gönderdiği bir kağıttan öğrenmiştir ama İzmir’in hangi devlet tarafından elegeçirildiğine ve irtikap edilen vahşetten de haberi yoktur!

Türkgeldi, Padişah’ın emri üzerine bir otomobil ile derhal Bab-ı Ali’ye gider. Bakanlar kurulu toplantı halindedir. Fakat Başbakan Damat Ferit sonradan Artin Kemal adı verilecek olan Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Ali Kemal’le yemek yemektedir. Türkgeldi, Menteşe Sancağı’ndan gelen telgrafı anlatır ve Padişah’ın İzmir’in kimin işgal ettiğini öğrenmek istediğini söyler. Damat Ferit; “İzmir’in işgal edileceğini İngiliz Siyasi komiseri Amiral Calthorpe tarafından haber verildiğini, işgalin barış konferansının bir gereği olduğunu anlattıktan sonra kendisinin işgalin Yunanlılar tarafından değil, hiç olmazsa düvel-i muazzama (İngiliz, Fransız ve Amerika gibi devletler) tarafından icra olunması için teşebbüse geçtiğinden” bahseder. Menteşe Sancağı ise ‘herhalde’ İtalyanlar tarafından işgal edilmiştir!

Velhasıl İzmir’in Yunan askerleri tarafından işgal edildiğinin öğrenilmesi için, işgalden sonraki günün geceyarısına kadar beklemek gerekir!

Görüldüğü gibi İzmir işgal edilmesi, katliamlar ve tecavüzler, Türk devleti’nin başına asırlardır tebelleş olan ‘devşirme-dönme’ çetelerin umurunda bile değildir. Aksine bu etnik Çete, Paris Konferansının kararlarının ve Mondros Mütarekisi’nin hükümlerini ileri sürerek kafirlerin vatanı işgal etmelerini meşru göstermeye çalışmakla meşguldürler!

Vatanın hangi köşesinin kimlerin eline geçtiği ancak düşmanın hükümete verdiği notalardan öğrenebilmekte ve işgale karşı herhangi bir tedbir almak ihtiyacı da duyulmamaktadır aksine İstanbul’da, işgal kuvvetlerinin verdiği zafer balolarında bu etnik çete mensupları boy göstermekteydiler.

Yunan işgali ile birlikte Müslüman Türk katliamı ve tecavüzler ayyuk çıktığı bu zamanda devşirme-dönme yöneticilerin yapılanlar karşısındaki ilgisizliğine karşılık İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi Yunan işgaline karşı şöyle sesleniyordu:

“-kardeşlerim, ciğerlerinizde bir soluk nefes kaldıkça, damarlarınızda bir damla kan kaldıkça, anavatanımızı düşmanlara teslim etmeyeceğinize Kur’an-ı Kerim’e el basarak benimle birlikte yemin edin.”

Devşirme ve dönme çetelerden olan o zamanki Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey ile İzmir valisi Kambur İzzet efendinin işgalden ve yapılanlardan pek şikayetleri olmadığını Dahiliye Nazırı’nın şu sözleri ile belirtilmektedir. “Evet İzmir’de bazı hadiseler olmuştur ama, hükümet bu konudaki söylentilere atf-ı ehemmiyet etmemektedir.”

Yine bu soysuz ve sorumsuz bakan işgalden iki gün sonra verdiği demeçte aynen şunları söylemiştir:

“Bu sabah Vali İzzet Bey’den aldığım telgrafhanede, Vilayet Meclisi idaresi’ni toplantıya davet eylediğini ve kararlarının neticesini ayrıca bildireceğini söyledi. İzmir’de bazı hadiseler vukua geldiğinden hükümet resmen haberdar değildir. Bu vadide dolaşan rivayetlere ehemmiyet atfedilmemelidir.”

Oysa İzmir’deki bütün resmi binalara Yunan bayrağı çekilmiş, Ayafotini kilisesi ve Yunan Konsolosluğu vilayetin idare merkezi haline gelmişti. İdarede Yunan kanunları hakimdi. Örfi idare ilan edildiği için Yunan askeri mahkemeleri faaliyete geçmişti. Hapishaneler bu Yunan askeri mahkemelerin mağdur ettiği Türklerle dolup taşıyordu ama ne garip Osmanlı hükümetinin ve Dahiliye Nazırı’nın bunlardan hiç haberi yoktu, olanlar ise pek de ehemmiyete haiz değildi!

Yunanlılar kendilerine hizmet edecek bir kuklaya ihtiyaç duydukları için en uygun olan eski vali Kambur İzzet idi. Müslüman Türk kanı içen Metropolit papas Hrisostomos’u gönderip Kambur İzzet’i göreve davet ettiler.

Ona bir Yunan subayın tercüman ve irtibat memuru olarak yanında bulundurulacağını söylediler.

Kambur İzzet artık Yunan valisi idi.

Adamın cibilliyeti bozuk olduğu için bu durumdan hiçde rahatsız değildi. Hatta Yunanlılar tarafından makamına oturtulan Vali İzzet, aynı gün bir bildiri yayınlayarak “İzmir olaylarının büyütüldüğünü, olayın İtilaf Devletleri’nin kararıyla İzmir’i Yunanlılar’ın işgalinden ibaret olduğunu” açıklayacaktır.

Damat Ferit, nasıl İngiliz işgalini yerleştirmek için çalışıyorsa, Kambur İzzet de Yunan hakimiyeti hesabına çalışacaktı. O sebeple kendisine bağlı mutasarrıf ve Kaymakamlara birer telgraf çekerek “çete” dediği Kuva-yı Milliye’nin dağıtılmasını emrediverdi. Bununla da yetinmedi bu soysuz vali, düşman askerlerinin Manisa kapılarına dayandığı gün Köylü Gazetesi’ne bir beyanat vererek “Yunan askerlerinin törenle ve saygı ile kabul edilmesinin lazım geldiğini söyledi!”

Bu beyanat bahsettiğimiz gazetenin 24 Mayıs tarihli sayısında yayınlanmıştır.

25 Mayıs’ta Manisa Yunanlılar tarafından işgal edildi.

Ali Nadir-Vali İzzet ikilisinin yaptığı gibi namus ve şerefini ayaklar altına alarak Manisa’yı bir kurşun bile atmadan düşmana teslim eden Giritli Hüsnü Bey, büyük zaferden sonra kuyruğunu kıstırıp Yunan Ordusu ile birlikte vatanı terkedecektir. Halkın Hüsnüyadis adını taktığı bu adamın sonradan Ortodoks Hıristiyan olmuştur.

Vali İzzet 5 Ocak 1920’de kalp sektesinden ölmüştür.

Ali Nadir’in akibeti…

Koruyup, kollamakla sorumlu olduğu İzmir’i tıpkı Selanik’te yaptığı gibi bir tek kurşun atmadan düşmana teslim eden bu süfli herif, İzmir faciasından sonra Kuva-yı Milliye’yi ortadan kaldırmak maksadıyla kurulan ve Kuva-yı İnzibatiye de denilen Hilafet Ordusuna komutan olarak tayin edilecek, vatan emperyalistlerden; gavurların çizmelilerinden kurtulunca tabanları yağlayıp İngiliz egemenliği altındaki Mısır’a tüyer ve orda sefalet içinde ölür.

Zaferden sonra, meclis’te 150’likler meselesi görüşülürken Ertuğrul (Bursa) mebusu Dr. Fikret Onuralp’ın “Yunan bayrağını öpen adam!” diye nefretle haykırarak içini boşalttığı zat, işle bu ruhunu satan adam.

İzmir’in işgali ve yapılan katliamları ve tecavüzleri hiç önemsemeyen aksine bunların “söylenti” olarak kabul eden ve bu yüzdende “hükümetin bu söylentilere hiç ehemmiyet etmediğine” ilişkin açıklamalarda bulunduğundan bahsettiğimiz Osmanlı Dahiliye Nazır Mehmet Ali de İngilizlere sığınmıştır. Mısır’a gidip buraya yerleşmiştir.

Sonra Paris’te bir gazete çıkarıp Mustafa Kemal Paşa’ya ve Türkiye Cumhuriyetine karşı hücuma geçmiştir.

Yunan askerleri İzmir’i işgal ettiğinde onların önünde diz çöküp kutsayan sonra da; “Ey Elen’in evlatları, Türkleri kesiniz! Onların kanını içiniz! Türklerin kanını içmek sevaptır” diyen vatan haini kara cüppeli ve karar ruhlu papaz Hrisostomos’a gelince; aradan yıllar geçer. Gün olur, devran döner. Nurettin paşa bu kez 09 Eylül 1922 günü muzaffer ordunun muzaffer komutanları arasında İzmir’e girer. Ne ilginç bir manzara ki, kendisini tebrik edenler arasında “Türk kanı içen” papaz Hrisosmotos da vardır. Nurettin Paşa İzmir valisi iken, yakın çevresine, hatta daha sonra Yunan siyasi söyleyen bu cani ruhlu papaza, Nurettin Paşa “bu kurşuna dizilme” meselesini hatırlatır.

Halk tarafından bu vampir ruhlu cani linç edilir.

“Ege bölgesinde İstiklal savaşı sırasında Rum katliamı yapılmıştır!”

28-29 Şubat 2000 tarihlerinde, Kıbrıs’ın “Karma Köyü Pile’de” Rum Kültür Merkezi’nde BM Barış Gücü’nün denetiminde bir toplantı yapıldı. Toplantıyı, Güney Doğu Avrupa Uzlaşma Grubu (SECI) ‘Ortak Tarih Kitapları Projesi Komitesi” örgütledi.

“Kıbrıs’ta Tarih Eğitimi” konulu seminerin katılımcıları şu isimlerden oluşuyordu:

- KKTC’den katılanlar:

Ulus Irkad (Öğretmen-gazeteci), Muharrem Faiz (YDÜ-Yakın Doğu Üniversitesi- Psikoloji Bölümü öğretim üyesi), Şener ELÇİL (İlköğretim Sendikası Genel Sekreteri), ABD’nin Kıbrıs’taki Fulbright Komisyonu üyeleri.

- Kıbrıs Rum kesiminden katılanlar:

Neşe Yaşın (gazeteci), Niyazi Kızılyürek, Yannis Papadakis (Rum kesimindeki Kıbrıs Üniversitesi’nde Türkoloji Bölümü öğretim üyesi).

- Yunanistan’dan katılanlar:

Kosta Karras (Amatör tarihçi, TESEV’in Türk-Yunan Dostluk Foruma Yunanistan Koordinatörü.

- Türkiye’den katılanlar:

Halil Berktay (Tarihçi, Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi), Herkül MİLLAS (Edebiyat tarihçisi, Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi).

Konuşmacıların sözlerinden birkaç çarpıcı cümle aktaralım:

- Neşe Yaşın: “Türkler’in İstiklal Marşı “Korkma” diye başlıyor. Ama Rum çocuklarımız her sabah bu marşın okunmasından ve sesinden korkuyor.”

- Ulus Irkad ve Niyazi Kızılyürek: “Türk ders kitaplarında Atatürk resmi, Türk Bayrağı ve İstiklal Marşı’na çok yer verilmesi, çocuklarımızın beynini yıkamak içindir.”

- Herkül MİLLAS: “Cumhuriyet, Osmanlı’nın hoşgörülü toplum yapısını değiştirerek otoriter bir rejim getirdi.”

- Halil BERKTAY: “Türk kurtuluş savaşı, Küçük Asya’da (ege bölgesinde) bir Rum katliamına yol açtı.”

- Kosta KARRAS: “Burada çıkan ortak saptamaların Türk tarih ders kitaplarından milliyetçi ifadelerin çıkartılmasını sağlamalıyız.”

Yahudi Georg Soros’un kuruluşu olan “Açık Toplum Enstitüsü”nün yan kuruluşlarından olan Türkiye’deki TESEV (Türkiye Ekonomik Sosyal ETÜDLER Enstitüsü) ve buna bağlı “Tarih Vakfı’nın” ders kitaplarından Atatürk’ün, vatanseverliği, milliyetçiliğini çıkarma operasyonu 2000 yılından itibaren başlandı.

Ayrıca Tarih Vakfı tarafından yayınlanan kitaplarda “Ermeni soy kırımı” yalanını ve Rumlara yapılan sözde katliam konusu da yazmamaya çalışılmaktadırlar.

TESEV’in şu andaki Başkanı Can PAKER. Kendisi ‘Sabataist’ (Yahudi dönmesi) olarak bilinmekte, kitaplardan “şehitlik ve gazilik” gibi kavramların kaldırılması gerektiğini savunan ve şu anda da “Akil” adamları grubunun Doğu Anadolu heyetinin başkanıdır.

- Herkül MİLLAS: zaman zaman Fethullah grubunu gazetesi “Zaman”da yazılar yazan çoğunlukla da Türk milliyetçiliği aleyhinde kalem oynatan Rum asıllı vatandaş. Türkler’in Ermeni ve Rum katliamı yaptığını iddia edenler taifesinden.

Prof. Dr. Halil BERTAY:

- Şimdi Sabancı Üniversitesi’nde tarih hocalığı yapan eski bir Marksist-Leninist idi. Bazı zaman Taraf Gazetesinde de yazılar yazmaktadır. Yazdıklarını “Weimar Türkiye”si kitabında toplar.

- 1968-71 yılları arasında “Proletere Devrimci Aydınlık” (PDA) dönüşümünün ve sorumlusu olarak Perinçek ile birlikte idi.

-“Akademi solcuğunu” (Şahin Alpay gibi) Aydınlık hareketine sokup ABD’den (Yale Üniversitesinde) getirdiği “Sovyet Sosyal Emperyalizmi” teorisiyle Halil Berktay ve düşünce yoldaşı Şahin Alpay, Aydınlık hareketini böler.

- ABD’den Mao’cu Hindistanlı “Labour Party”nin ateşli ve doğmatik taraftarı olarak Türkiye dönen Halil Berktaydı.

- Halil Berktay, TİİKP (Türkiye İhtilalcı İşçi Köylü Partisi) – 1971’de kurulduğu kabul edilmektedir)’sinin Şahin Alpar ile birlikte “teorisyenlerinden” biriydi.

- 12 Mart 1911 askeri Muhtarısından önce H. Berktay, Aydınlıkçılara bir el kitabı yazıp dağıttı. “Bir Devrimci İşkencelere nasıl dayanır? (Poliste ve işkencede ihtilalci Tutum). Bir devrimci gerekirse işkencede şerefi ile ölmesini bilmelidir” diye yazar.

- Sonra 12 Mart 1971 Muhtırası ve darbesi oldu. Halil Berktay gözaltına alındı ve örgüt hakkında polise işkenceye dayanamadığından, en çok bilgiyi verir.

- Bir ara H. Berktay “örgütten” atıldıktan sonra ne olduysa oldu (!), yine Doğu Perinçek’in sağ kolu ve örgütün teorisyeni oldu.

- Tam bir Marksist miltandı; partideki liberal sağcılaşmaya karşı ideolojik sağlamlaştırmanın önde gelen isimlerinden biriydi.

- Sovyetler Türkiye’yi yıkacaktır diye ABD ile ittifak yapmalıyız diyordu.

- ABD’nin planladığı 12 Eylül 1980 darbesinde H. Berktay nasıl olduysa kurtuldu!

- Örgütün “Ufuklar” ve “saçak” dergilerinde yazılar kaleme aldı. “Kaynak Yayınlarının” kurucusundan birisidir.

- Bu yayın organlarında 12 Eylül 1980’de sonra ortaya çıkan - pıtırak gibi - “sivil toplum”culuğa karşı zehir zemberek yazılar yazdı.

- Teorik eleştiriler getiren Murat Belge’yi yerden yere vurdu.

- 1980’den sonra, özellikle Pravda’nın Türkiye temsilcisi Andre Stepanov ile görüşmesinde sonra birşeyler olur, bir nevi galiba “zihni evrim” geçirerek, artık Sovyet Rusya’nın “sosyal Faşist” demeye başlar ve Maocu olur. Daha önce Aydınlık hareketi içinde yükselmeye başlayan ve “Anti-Stalinist” hareketlere şiddetler karşı çıkan biriydi.

- Daha sonra Aydınlık hareketten koptu. “Sosyalist Birlik” dergisi çıkardı.

- 1980’lerin ikinci yarısından itibaren, “2000”e (Doğu Perinçek’in) Dergisinde PKK’ya (Partiya Karkeren Kurdistan/Kürdistan İşçi (Marksist) Partisi) övgüler yazıyordu.

- ABD/Harvard, İngiltere Birmingham’a gitti. Tarih hocası adı altında Sabancı Üniversitesinde İken, I. Dünya Savaşı’nda Türkler’in binlerce Ermeniyi nasıl katl ettiler diye konferans vermeye başladı.

- Yukarıda tarihini verdiğimiz Kıbrıs’taki toplantı da “İstiklal savaşı’nın Rumları katledilişinin bir tarihidir gibi zırvalar eder. Bu Sabancı Üniversitesi de bu tip insanların sanki karargahı gibi.

- Ergenekon soruşturması birlikte “Taraf” gazetesi’nde sert yazılar kaleme aldı:

- “Ulusalcıların dili Nazilere benziyordu.”

- “Amerika Türkiye’de pek bilinmiyordu. Aslında övünülecek bir ülkedir.”

- “Anti-emperyalizm bir aldatmacadır.”

Bir zamanlar, Türkiye’deki en hızlı komünist – sosyalist hareketin ‘öncülerinden’ olan Halil Berktay başta olmak üzere, Cengiz Candarlar, Çetin Altanlar, Mehmet ve Ahmet Altanlar, Hasan Cemaller ve diğer benzerleri, bu ülkenin çocuklarını örgütleyip, yakında “kızıl şafak sökecek”, “güneşe doğru yolculuğumuzun zaferi yakındır.” diyerek öne sürenler, yine aynı vatanın çocukları olan ve çoğu yoksul ve orta halli tabakanın çocukları olan milliyetçi-vatansever çocuklarını Amerikan faşizmin temsilcileri deyip hedef gösterip kırdıranlar, aslında o tarihlerde de ne komünist ve ne de sosyalist idiler. Batı emperyalizmin istihbarat örgütlerine çalışan ve Türkiye’deki sosyalist hareketi kontrol altında tutmak için görevlendirilmiş kimselerdir.

Bugün, yaptıkları bu hizmetlerden dolayı, komisyoncu burjuvazinin şirketlerinin yönetim kurullarında, gazetelerinin yöneticilerinde, TV’lerinin en önemli mevkilerinde küresel emperyalizmin tezgahtarlığını yapmaktadırlar. Ama, Türk düşmanlıkları asla değişmemiştir.

Şimdi, Ermeni ve Rumları Türkler’in katl ettiklerinin borazanlığını yapmaktadırlar. Ermeni ve Rumların ‘kahramanları’ olmuşlardır.

Hz. Ali (r.a.) Efendimiz derki: “Kendinize yapılan hakareti af etmek veya etmemek size bağlıdır. Ama millete yapılan hakareti af etmek kimsenin yetkisine değildir. Millet onun karşılığını” vermelidir.

 

BİTTİ

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


ERMENİ SOSLU SEVR YEMEĞİ
Pazartesi, 03 Mayıs 2021
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

97 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi