NAKŞİBENDİLİK

Geçen haftadan devam -7-

NAKŞİBENDİLİK

  Dr.Mahmut NİŞVANOĞLU           

Bahaeddin Nakşibend olarak bilinen “Muhammet Bahaeddin bin Muhammed el-Buhari el- Nakşiben” Buhara-Kasri Arifan’da 1318’de doğmuş bir Türk sufisidir. 2 Mart 1389’da vefat etmiştir.              

Bahaeddin Nakşibend olarak bilinen “Muhammet Bahaeddin bin Muhammed el-Buhari el-Nakşiben” Buhara-Kasri Arifan’da 1318’de doğmuş bir Türk sufisidir. 2 Mart 1389’da vefat etmiştir.

Mevcut bilgilere göre 1336’da Şeyh Semmasi’nin yanına giden Muhammed Bahaeddin, ondan ders görür. Şeyh’nin ölümünden sonra ‘Yesevi Tarikatı’ şeyhlerinden “Üç Türk Şeyhi”; ‘Mevlana Arif’, ‘Kusam Şeyh’ ve ‘Halit Ata’ ile birlikte bulundu. Bunlardan feyz almıştır.

Emir Külal’ın müritlerine Muhammed Bahaddin’e uymalarını vasiyet ederek, 1370’de ölmesi üzerine, o güne kadar “Hacegan” adıyla anılan tarikatın başına geçti. Tarikatın prensip ve kurallarını yeniden düzenlediği için, tarikatın adı ondan sonra “Nakşibendiye” (nakış yapan) adıyla anılır oldu.

Muhammed Bahaeddin Nakşibendi’nin halifeleri “Alaaddin Attar”, “Zahid Bedahsi” ve “Muhammet Parsa” gibiler vasıtasıyla bu tarikat, Hindistan’daki Babür/Gurkaniye Türk Devletinin de desteği ile Hindistan’da önce yayıldı. Buradan da Horasan, İran ve Anadolu’ya yayılır.

Muhammed Bahaeddin Nakşibendi, kendisinin tasavvuf eğitiminde yüz yüze eğitiminden geçtiğimiz Şeyh’lerden değil, 1200’de ölen Abdulhalık Gücdüvani’nin etkili olduğunu söylemiştir. A. Gücdüvani, Büyük Selçuklu Türk Devleti’nin döneminde Malatya’dan Buhara’ya yaklaşık 35 km mesafedeki “Gücdüvan” köyüne yerleşen bir Türk ailenin çocuğu olduğunu zikreder.

             - Nakşibendilikte; farz ibadetler dışındaki nafile ibadetleri Allah’a yaklaşmanın başlıca aracı sayar.

            - Nakşibendiliği öbür tarikatlardan ayıran en önemli özellik “rabıta” yöntemidir. Süresi en az bir saattir. Rabıta yaşayan bir mürşide olduğu gibi, ölmüş bir Şeyhde yapılabilir. Rabıta, müridin kendisini ölmüş, kefelenmiş ve mezara konmuş varsayıp ‘hayalin’ canladırdığı mürşidinin iki kaşı arasına bakarak ruhaniyetinden feyz almaya çalışmasıdır.

Bazı kaynaklardan, Nakşibendilik’teki bu rabıta olayının bu tarikatın en önemli temsilcilerinden olan Hindistanlı İmam Rabbani ile başladığını yazarlar. Bu budizmin etkisi olduğu söylenir; Budizm’in, Budistler, tapınaklarındaki Buda heykelinin önüne diz çöker ve gözlerini kapatıp, iki ellerini birbirine yapıştırdıktan sonra Buda’nın ruhu ile rabıta kurmaya çalışırlar.

              - Nakşibendilik, Yesevilik tarikatının “cerhi” (açık sesli hareket) zikrinden “hafi” (gizli, sessiz-hareketsiz) zikrine yönelmiştir.

              - Muhammed Bahaeddin Nakşiben’in en önemli ayırd edici özelliği, İslam şeriatı karşısındaki yabancı tesir ve unsurlardan uzaklığı ile İslam alemini etkisi altına alan “Batini” (gizli anlamlı) ve felsefi hareketlere karşı adeta tam bir sed oluşturmasıdır.

              - Asıl olan; araya bir şey sokmadan; dünyevi bir mükafat, hatta bir insan tarafından methedilmeyi beklemeden sırf Allah’a ibadet etmektir. Şah-ı Nakşibendi, “Bizim yolumuz sohbet yoludur. Halvette şöhret ve müsibet vardır” der.

              - Bahaeddin Nakşibendi, “sufi muheddis” (sufiliğe göre hadis yorumlayan) değil, muhaddis sufi (hadislere göre sufilik) fikrini yaymaya çalışmıştır. Kendisinin tasavvufu görüşlerini ihtiva (içeren) eden herhangi bir eseri bugüne ulaşmamıştır.

              - Nakşibendiliğin manevi gelişmesinde yine bir Türk Müslümanlığını en önemli tarikatı olan “Yeseviliğin derin etkisi göz ardı edilmemelidir (TDV İslam Ansiklopedisi, C: 3, s: 459).

              - Nakşibendi tarikatının ‘iki ana kol’dan Ortadoğu-Anadolu ve Rumeli bölgesine yayıldığını görmekteyiz ki, biri; Şeyh Ahmet Faruki olarak da bilinen İmam Rabbani (Sirhindi 1564-1624) tarafından kurulduğu kabul edilen “müceddiye, diğeri Irak’ın kuzeyindeki Kürt aşireti Caf’a mensup Pir Mikail’in oğlu Mevlana Halidi Bağdadi’nin (1779-10 Haziran 1826) Süleymaniye’deki Halidiye tekkesine dayanan Halidiye kolu.

Nakşibendilik Fatih Sultan Mehmet zamanında Molla Abdullah İlahi (Öml: 1491) vasıtasıyla Osmanlı’ya girdi. Osmanlının son dönemlerinde özellikle Sabataycıların (dış görünüşü ile Müslüman aslında Yahudi inancında olan yani dönmeler) Bektaşi tekkelerinde yerleşerek Bektaşiliğin gerçek yolundan saptırarak maksadı dışında kullanmaların karşı adı geçen tekkelere Nakşibendi Şeyhleri yerleştirildi. Öyle ki İstanbul da 65 Nakşi bendi-II Mahmut’tan sonra-tarikat dergahı vardı.

Şah-ı Nakşibend “Tarikat edepten ibarettir”der. Kendisinden bir keramet istendiğinde şu cevaı oldukça manidardır: “Bunca günah yükünün altında dimdik durabildiğimize göre kerametimiz ortadadır.” Yine benzer bir istek üzerine, üç adım ileri gitmiş ve “işte size keramet” demiş.

İmam Rabbani “Mektubat” adıyla toplanan Farsca mektuplarında, Muhittin Arabi’nin (ölm: ) “Vahdet-i Vucud” (Varlığın birliği; yaratan ile yaratılanın birliği) sufi öğretisine karşı “Vahdet-i Suduh” (görünüşün birliği) kavramını geliştirmiştir.

Vahdet-i vucud anlayışında; evrende/kainatta gördüğümüz herşey Allah’ın bir parçası olduğunu iddia eder. Yaratan ve yaratılan diye bir ayırım, ikili yoktur, hepsi tek vücuddur. Bu görüş Yahudi mistisizmi Kabala ile benzerlik gösterir. Muharrif Tevrat’tan (yani zaman içinde değiştirilmiş Tevrat) “Tekvin (yaratılış) bölümü’nün Bab-I’in 27. ayetinde ve “Allah insani kendi suretinde yarattı. Onun Allah’ın suretinde yarattı; onları erkek ve dişi olarak yarattı.” B Kabala inancına göre İnsan, Allah’ın yeryüzüne inmiş kendisidir. “Enel Hak”cıların sufi görüşlerinde bu Yahudi mistisizmin etkisi olmuştur.

İmam Rabbani’nin buna karşı geliştirdiği “Vahdet-i şuhud” anlayışına göre; evrendeki birlik görüntüsü yalnızca öznel bir tecrübedir ve bunun gerçek dünyada nesnel karşılığı yoktur. Dolayısıyla gözlenen varlıkların Allah’la bir gözükmesi gerçek değil sadece bir yanılgıdır. Allah yarattıkları bütün varlıkların ötesinde insanın görme ve (Allah’ın mahiyetini) bilme gücünün üstündedir. Allah’ın varlığı karşısında evrenin varlığına gölge varlık (zilli vücud) denebilir. İmam Rabani’nin bu görüşü ile tasavvuf tarihinde önemli bir gelişme olmuştur. Bu yüzden kendisine “Müceddidi-Elf-i Sani (İkinci Binyılın Yenileyicisi) unvanı verilmiştir.

İmam Rabani’nin tasavvuf hususunda yaptığı bu önemli hizmete karşılık, “Mektubat” adlı eserinde ki bu eser bütün Sunni İslam dünyasında fevkalade etkili olmuş, sahasında klasik haline gelmiştir. Türkçe (de defalarca basılmış bu eserde 266. mektubatında geometri (hendese) hakkında şöyle bir görüşü var:

“…Onların (feylesofların) akla dayanan, düzgün ilimlerinden bir hendese (geometri) ki, ne dünya saadetine ne de ebedi kurtuluşa faidesi yoktur. Bir üçgenin üç iç açısının toplamı iki dik açıya (180 dereceye) eşittir demek ve bunu ispatlamak insanlığa ne kazandırır? (İmam Rabbani’den çeviren Hilmi Işık: “Yeni Mektubat Tercümesi, Işık kitabevi, İst- 1978, s: 402).

Halbuki kendisinden 400 sene önce yaşamış büyük kuran tefsircisi (dirayeti tefsirci) İmam Fahrettin Razi (1149-1209)’ye göre, kıblenin ancak geometriyle tespit edilebileceği için, geometri ilmini öğrenmek Müslümanlar için farzdır, yani dinin emridir” der (Süleyman Uludağ, ‘Fahrettin Razi’ Kültür Bakanlığı Yayınları, s: 114).

İslam dünyasında akli ilimlerin gerilemesinin önemli taşlarından bir örnek iki bu husus da derincedir, buradan esas konumuza geçelim.

Bahaeddin Nakşibendi, Sunni İslam’ın ameli mezhep olan Hanifilik, itikadı mezhep olarak “Maturidi” temeline dayanır. Bu bakımdan Nakşibendilik Bir Türk tarikatı sayılır.

 

              Nakşibendiliğin “Halidi” Kolu.

Halidi Bağdadî; 1776 yılında Kuzey Irak’ın Süleymaniye şehrinde doğmuştur. Babasının adı “Pir Mikail”dir. Bulunduğu beldede, çoğunluğu Yahudi, Ermeni, Arap, Kürt ve birazda Türkmenlerin yaşadığı bir bölgedir. Kürt kaynakları, “O, El-Kürdi” olarak belirtirler. Halidi Bağdadi, önceleri, Berzenci aşiretinden Şeyh Abdurrahman Berzenci ve kardeşi Şeyh Abdülkerim Berzenci’den dersler almıştır. Eğitimini geliştirmek için daha sonra Bağdad’a gitti. Berzenci aşireti, birinci dünya savaşından sonra, Irak’ı işgal eden İngilizlere karşı, Türkiye’den gelen meşhur gerilla uzman Kuvvey-i Milliyeci Yarbay Şefik Özdemir Beyle birlikte çarpışmış ve “Derben” bölgesinde İngilizlere büyük kayıplar verdirmiş Türk yanlısı bir aşiretti. Sonradan bu birliktelik kalkmış ve İngilizlerle bağlantı kurmuşlardır.

İlk hocası Şeyh Abdülkerim Berzenci’nin (Berzenci Aşiretinden) vefat etmesi üzerine Süleymaniye’deki medresesinin sorumluluğunu üstlenir.

1809 yılında Süleymaniye’yi ziyaret eden ‘Mirza Rahimullah Azim Abadi adındaki Hindistalı Nakşibendi Dervişi’nin tavsiyesiyle, Hindistan’daki Şeyh Abdullah Dihlevi’nin yanına gider. Burada Nakşibendilik eğitimini aldıktan sonra, Şeyh’in den “el” alarak yani onun halifesi olur. şeyhini talimatıyla tekrar Süleymaniye’ye gider bu tarikatın tekkesini kurar.

Ancak, başta “Kadiriler” tarikatına mensup taraftarlar ile araları pek iyi olmaz; bazı görüşlerinin farklılık olmasından-muhtemelen İslam ruhuna aykırı gibi görmelerinden-Valiye şikayette bulunurlar. Hatta, Süleymaniye’deki yine Berzenciler’den olan Şeyh Maruf Berzenci onu, ‘sahtekar, sapık görüşlü’ ve yogici olmakla suçlar.

Nakşibendiliğin “Müceddiye Kolu” (İmam Rabba’nin)nun mensuplarında, Muhiddin Arabi’nin ‘Vahdet-i Vucud’ anlayışına karşı çıktıkları için; “Batini yorumlara yer verilmez ve rüyalar ile amel edilmez” derler. Fakat Nakşibendliğin “Halidi-Nurcu ve Gülen”nin Müslümanlık anlayışında ise “Batini” tefsir-yorumlara ve “rüyalar”a büyük anlam yüklenir.

Mevlana Halidi Bagdadi olarak da adlandırılan Halidi Bağdadi’nin bu yeni ve orijinal Nakşibendilikten farklı süfi görüşleri, Kuzey Irak ve Anadolu’da yayılısı “Nehri ve Septiler” adı altında iki koldan olmuştur.

Türkiye’deki Kürtçülük tarihine baktığımız zaman, çoğunlukla gerek Osmanlı Devleti’nin 19. asırdan sonrası Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’taki bütün bölücülük-Kürtçülük hareketini başlatan ve yönetenler ile 1925’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni parçalamak için isyan çıkaranlar, Nakşibendiliğin orijinalinden (Amelen Hanefi, İtikaden Maturidi) farklı olarak; itikaden Eşari ve amelen daha çok Safi mezhebi görüşlerinin ve Muhiddin Arabi’nin vahdet-i vücud sufi anlayışının hakim olduğu “Halidi” koluna bağlı olduğunu görmekteyiz. Özellikle “Barzaniler, Bedirhanlar ve Babanzade” gibi Yahudi asıllı Kürt aşiretine mensup Şeyhler bu önemli kısmı ile “Halidi tarikatına bağlıdırlar”.

              - 1880’de Osmanlı Devleti’ne karşı isyan çıkaran Şey Ubuydullah Nehri,

              - Bu Şeyh’in büyük oğlu “Şeyh Abdülkadir Nehri” ki, 1918’de Kürt Teali Cemiyeti gibi bölücü örgütün kurucularından ve Şeyh Sait isyanda rolü olmuştur.

              - 1909 yılında Kuzey Irak’ta, Barzanilerden, Osmanlı devletine karşı gerçek anlamda bir siyasi Kürtçülüğün isyanı çıkaran liderinden II. Abdüsselam Barzani (şimdiki Mesud Barzani’nin en büyük amcası),

              - 1925’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı isyan çıkaran Şeyh Sait, gibiler Nakşibendiliğin Halidi koluna bağlı Şeyhler idi.

              - 13 Aralık 1930 yılında Menemende’ki “Mehdi İsyanı”nın elebaşısı olan Şeyh Esat Erbili-Prof. Yalçın Küçük’ün tesbitine göre-Kürt Yahudisiydi. 1942’de Kuzey Irak’taki Erbil şehrinde doğmuş, 1888’de İstanbul’a gelmiş ve fakat İslamin ruhuna uymayan görüş ve davranışlarından dolayı II. Abdülhamit tarafından Erbil’e geri gönderilmiştir. İsyandan ve Türk Zabiti Kubilay’ın katletmelerinden dolayı idam edilmiştir. Bu Kürt Yahudisi Şeyh, Kanşibendiyiğin Halidi koluna bağlıydı. Kendisiyle beraber idam edilenlerden biri de kendisinin yardımcısı Yahudi “Josef Mişon”du.

Türkiye’deki Nakşibendiliğin diğer bir temsilcisi “Gümüşhanevi Dergahı”dır. Bu Dergahın kurucusu Şeyh Ahmet Ziyaüddin Efendi (1813-1893) Kafkas kökenli Gümüşhaneli bir Tüccarın oğludur. İstanbul’da Beyazıt ve Mahmutpaşa Medreselerinde okudu. 1844 yılında müderrislik (prof.luk) icazeti aldığı “Kürt Hoca” lakablı Nakşibendi-Halidi Şeyhi Abdurrahman el Harbuti’nin uzun yıllar öğrencisi oldu.

1848’de Irak’ın Kuzeyinde Kürtçe eğitimin ve siyasi Kürtçülüğün merkezi haline gelmiş olan Mevlana Halidi Bağdadi’nin halifelerinden Üsküdarda’daki ‘Alacaminare Tekkesi’nde Abdülfettah el Ukari ile tanıştı (Ramazan Kaan Kurt, ‘Tarikat Savaşları’ 2008, Ortadoğu Gazetesi, 1 Mayıs, s: 11).

1859’da Fatma Sultan Camisi’nde İrşada başladı. Burası zamanla “Gümüşhanevi Dergahı” olarak anılmaya başladı. Dergah’ın sonraki Şeyhleri Abdülaziz Bekkine, Mehmet Zahid Kotku, Hepsi Kafkas kökenlidir. Ahmet Ziyaüddin Efendi biraz Türk Müslümanlığı tarafı vardı. Mesela 1838 Balta Liman Serbest Ticaret antlaşmasına şiddetle karşı çıkmıştır yani milli duruş sahibi idi.

Şeyh Ahmet Ziyaüddin, “Türkler Müslümanlığı sadece oruç tutup, namaz kılmak zannediyor” zihniyetini yıkarak milli sermaye oluşturmak için yardım sandıkları kurdu. Hoca’nın yaptığı aslında bir nevi Türk Müslümanlığının bir gereğiydi. Bu dergah daha sonra Şeyh Ahmet Ziyaüddin kurduğu bu kabil temel esaslardan ayrılmıştır.

Gümüşhanevi dergahının müridleri arasında ünlü komünist-Polonya Yahudisi bir aileye mensup Şair Nazım Hikmet’in büyükannesi Ayşe Sıdıka Hanım ile “İslam’ın Liberaliz ile uyum içinde olabileceğini ileri süren İslamcı Prof. Sabri Ülgener (1911-1983)’in anneannesi Hatice Hanım da vardı. Ayşe Sıdıka Hanım ile Hatice Hanım kardeştiler. Yani Nazım Hikmet ile Sabri Ülgener yeni tabirler “kuzen”dirler.

Batı’da Sabatetisyler, Mevlevilik, Bektaşilik, Melamilik ve Halvetilik tarikatları içine nüfuz etmişlerse, Gümüşhanivi Nakşibendi tarikatını içinde de olduğunu ve hem de siyasi Kürtçü-Kürt Yahudileri ile birlikte görmekteyiz.

Nevzat Çiçek “Puşi ve Sarik-İslam Kürt sorununu çözer mi?” adlı kitabında medreselerde Kur’an’ın Kürtçe yorumlandığını ve her Kürt beyinin bir medresesi olduğunu yazıyor. Bu yazara göre 19. yüzyılın başlangıcında bütün Anadolu’yu etkileyen Nakşibendiliğin Halidiye kolunun önderi Mevlana Halidi hem medrese kökenli Kürt molları veya şeyhlerinin Kürtçülük fikirleri bu medreselerde başlamıştır. Mesela 1880’de “Şeyda” lakablı Şeyh Abdurrahman’ın kurduğu Bitlis’e bağlı eski ismi Ermenice “Norşin”, şimdiki ismi Güroymak medresesi hem “Halidiye” tekkesi hem de siyasi Kürtçülüğün eğitim merkezi rolünü uzun yıllar üstlenmiştir. Norşin-Güroymak medresesinin yetiştirdiği Kürt İslamcı din adamlarından en ünlülerinden biri de Şeyh Said Kürdi-Nurşi ‘Norşi’dir.

Bu Gümüşhanevi tekkesinden başka, Nakşibendiliğin Halidi kolundah olan diğer tekkeleri;

              - İsmet Efendi tekkesi,

              - Kelami Dergahı,

              - Kaçgari tekkesi,

              - Menzil (Adıyaman) Mehmet Raişt Erol ve Erzincan’daki Abdurrahman Reyhani Halidiye tekkesidir.

Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Abdurrahman’ın oğlu Zülküf Bilgin’in iki oğlu Abdurrahman Bilgin ve Behram Bilgin, “Kürdistan İşçi Partisi yani Marksist-komünist PKK’nın (Partiya Karkeren Kürdistan) içinde yer aldılar.

              - İBDA (İslami Büyük Doğu Akıncıları) örgütü’nün İllegal kuruluşu İBDA-C “İslami Büyük Doğu Akıncıları Cephesi) örgütünün kurucusu sayılan; asıl adı Salih İzzet Eriş olan Salih Mirzabeyoğlu idi. Necip Fazıl Kısakürek Bey’in çok sevdiği ve övdüğü “Müjdelerin müjdesi” başlıklı yazısında göklere çıkardığı bu örgütün mensuplarını Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamlı günlerini geri getirecek, o ruhu tekrar canlandıracak öncüler olarak görüyordu.

Şair N.F. Kısakürek ölümünden önce “İslami yenileme” (sanki eski İslam var) isimli el yazmasıyla kaleme aldığı bir yazıda ‘İHDA’nın ‘Akıncı Güç’ dergisinde yayınlanması için bu gençlere verir.

İBDA’nın gayelerinden birisi “bir İslam inkılabı” yaparak, Ortadoğu’daki Müslüman ülkeleri kapsayan tam bağımsız bir İslam devletini kurmaktı.

Diğer önemli hedefi; Said-i Norsi’nin-Kürdi’nin ‘Kürdistan Rüyası’nı gerçekleştirmekti (Sara Gül (Turan) Özpak, ‘İslam’da Yol Ayırımı’, s.47-56).

İBDA-C’nin Said-i Kürdi-Nursiye sahip çıkmasının sebeplerinden birisi, Salih Eriş’in yani diğer adıyla Salih Mirzabeyoğlu’nun Kürtçülük yönünün bulunmasıdır; sözde “İslami Kürdistanı” kurmak, aslında İBDA-C örgütü ve bağlı olan Nurcu grupları, bu gerçek hedeflerini yani Kürdistan kurma fikirlerini kendilerine sempati duyan Müslüman Türklerden gizlemek için dini kullanmaktaydılar. Bir zamanlar İBDA-C’nin yayın organı olan “Taraf” dergisi’nde yazdıkları, “Sadi-Kürdi’nin rüyası olan Kürdistan, İBDA-C’nin elinde gerçekleşecektir” diyerek gerçek niyetlerini de ve de Yahudi-Hıristiyan ittifakı yani emperyalizmin Müslüman Türk milleti üzerinde uygulamaya çalıştığı “bölme-parçalama” planının bir parçası olduklarını da göstermiş olmaktadırlar.

              ÖZETLE

Üzerinde önemle durduğumuz Yahudi ve Ermeni asıllı Kürtler/dönme ve devşirmeler konusu, bir din, mezhep ve etnik kışkırtma olmayıp, Türk milleti ve devleti üzerinde oynanan oyunların perde arkasını iyi anlaşılması bakımından, zaruri ve milli bir meseledir.

Hıristiyan-Siyonist ittifakının öncelikle Müslüman Türk milletine ve genelde ise İslam dünyasına karşı her türlü “kültürel, ekonomik ve askeri haçlı seferleri” devam etmektedir.

Basında medyada, politikada, ekonomi mahfillerinde, üniversite çevrelerinde; laik ve dini görüntü sergileyen pek çok tarikat ve örgütlerde kümeleşmiş bu devşirme-dönme güçler, ellerindeki her türlü baskı araç ve usullerle Türk milletinin zihin yapısını ve idraklarını darmadağın etmektedirler.

İşbirliği yaptıkları; vatan topraklarını ‘birkaç dolara satılacak arsa’ gibi görenler, millet ve devlet meselelerine milli açıdan değil, ‘kasalarına ne girip ne çıkacak’ hesabı açısından bakan, kalpleri ‘para torbasına’ dönüşmüş kozmopolitan çevreler; komisyoncu burjuvaziler ile insanlarımız özellikle gençlerimiz milli ve dini şuurları yok edilmeye çalışılmaktadır. Her bir şirket ve holding haline gelmiş sözde tarikat ve cemaatlere mahkum edilmiştir. Duyarlılıklarını körletme bir nevi “güdümlü bir yığın” haline getirilmektedir.

Yıllara sağdaki ve soldaki cephenin asıl yöneticileri; baron ve lordları, “sunni-Alevi laik-Müslüman, Kürt-Türk” ikiliğini öne süren, bölücülüğü ve çatışma zemini hazırlayan işte bu “dönme-devşirme” zümresidir.

Vatanın ve milletin milli ve dini bütünlüğü parçalamaya doğru sürükleyen, vatan topraklarını “dini, mezhebi, etnik” kimlikler haline getirip; aşiretler, mezhepler, etnik ve mahallilikler halinde bir araziye dönüştürmeye çalışanlar, ayan-beyan hiç gizlenmeye gerek görmeden yine bu güçler tarafından tezgahlanmaktadır.

Özellikle gençlerimiz, ‘dünyadan haberi olmayan, futbola gösterdiği bağlılığına karşılık bayrağını yırtanlara ve Türk milletine hareket edenlere sesi soluğu çıkmayan zihinleri bulandırılmış, topçu, popçu ve rockcu ve lüpçülüğe yönlendirilmiştir. Yani “hedonizm” denilen; hayatın tek bir gerçeği vardır o da, yiyip-içmek fırsat buldukça sevişmek, vatanmış, milletmiş, bağımsızlıkmış boş ver keyfine bak diyen bir müflis felsefenin kurbanı haline getirilmiştir. Gaflet çukurunda debelenip durmaktadırlar.

              - Gafleti bol olan milletin devleti de yok olur!

Amacımız, bir nebzede olsun, çeşitli maskeler altında oynanan bu emperyalist oyunları, milletimize kurulan tuzakların içinden çıkma yolunun, her bakımından milli, haysiyetli, bağımsızlık ilkesinden asla taviz vermeyen; “mazlumlar ayağa kalkmaz ise zalimler diz çökmez” düsturuyla zalimlere karşı dik duran bir neslin, siyasetçilerin, akademisyenlerin, bürokratların, medyanın gerçek bir fikir inkılabına ihtiyacı olduğudur.

SON

             

 

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

623 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi