GİRİŞ

GİRİŞ

Büyük tarihçimiz Ord. Prof. Dr. Halil İnalcık, “Osmanlı 16. Yüzyılın ilk yarısından itibaren (yani Kanuni devrinde) ayniyet duygusu anlamında Türklüğünü devreden çıkarmış” kozmopolit bir yapılanmanın içine girmiştir. Devlet, Hanedan-ı Osmaniye şeklinde bir yönetim tarzında yapılanmasıyla Müslüman Türkün elinden devlet alınmıştır.

Paul Coles; “Kanuni Sultan Süleyman’ın zamanında, liyakati ne olursa olsun, hür anadan ve babadan doğmuş bir Müslüman Türk’ün ne ordu da ne de sivil bürokrasi de yüksek makamlara getirilmesi hemen hemen imkansızdı. En yüksek memuriyetler ‘kapı kullarına’ yani Sultan’ın emrindeki devşirme – dönmelere ayrılmıştır. Burada imparatorluğun Osmanlı hizmetindeki gayretleriyle iftihar eden bu devleti kuran Türk neslinden gelme savaşçılar kudret ve imtiyazların dışında bırakılmışlardı. Kabiliyete dayanan mükemmel meslekler mevcuttu. Fakat bu Müslüman Türk devleti, sadece Müslüman veya Türk doğumlu olmayanları mükâfatlandırma yolundaydı. Sarayın her ferdi hemen hemen birer yabancı idi. İçlerinden bazıları “kitap ehli” bile değildi (Avrupa’da Osmanlı Tesirleri, s.63).

İngiliz tarihçisi, I. Dünya savaşı esnasında İngiliz Dışişleri Bakanlığına dış istihbarat müdürlüğü de yapmış ve de İngiliz casusu Lawrence’inde hocası olan Prof.Dr. Arnold Toynbee’de, bu hususta şu tespiti yapar: “Osmanlı da merkezi yönetiminde hakim unsurlar, hemen hemen Yahudi ve Hıristiyan kökenli devşirme-dönmelerin eline geçmiş ve Osmanlı devletini onlar idare etmişlerdir.”

Müslüman Türk temeli üzerine kurulmuş bu büyük devlet daha sonra “Hıristiyan ve Yahudi asıllı” devşirme ve dönmelerin eline geçmesiyle tarihi akıbetini nihayet 20. Yüzyılın başlarında; çok kültürlü, çok dilli, çok etnikli olan bu kozmopolit devlet, farklı soylar ile bağımsız olma sevdasına kapılıp, baş kaldırmışlar; herkes kendi türküsünü söylemeye ve bayraklarını çekmesiyle Devlet-i Ali Osmani; dıştaki ve içteki işbirlikçilerinin yardımıyla tarih sahnesinden çekilip gitmiştir.

Tarihçi Mustafa Nâime (1653-1716); “Devleti yönetenlere asker, yönetilenlere de “reaya” adı verilir” der.

Osmanlı’nın tarihi seyri incelenildiğinde, toplum yapısı – sosyo politik ve ekonomik olarak bir nevi “ikili” bir yapı vardır;

1. Vergi ödeyenler (esnaf ve çiftçiler, tüccarlar). Vergi ödeyen tebaa’dan olanların hemen hemen tamamı Müslüman Türkmenlerden oluşmaktaydı.

2. Sadaret makamlarında ve devletin en üst tabakalarında görev yapıp devlet hizmetiyle bağlantılı olup atama yolu ile maaş ya da gelir sağlayan, bunun karşılığı hiç “vergi vermeyen” askeri sınıf.

Müslüman Türkmen bir reaya’nın toplumda üst kademelerine yükselmesi, bu üst kademeleri elinde tutan askeri sınıfa geçmedikçe statüsünün yükselmesi mümkün değildi.

Hanedân-ı Osmanlı, bir yandan “öz halkını”; bu devleti kuran, bu toprakları kanlarıyla yoğurup vatan yapan Müslüman Türkleri dışlamış, kenara itmiş hor görmüş birde “bi idrak-ı Etrak/idraksız Türkler” diye aşağılamıştır. Birde, devletin askeri ve sivil bürokrasisine hakim devşirme-dönme unsurların vergisini ödemekle yükümlü kılınmıştır.

Bu durum bir nevi, Müslüman Türkmenlerin sosyal hareketlilik yolunun tıkanması suretiyle adeta bir toplumsal “kast” sistemini çağrıştırmaktaydı.

Bir reaya, eğer yükselmek istiyorsa sadece Müslümanlara açık olan “kadılık ya da müderrislik” eğitimini alması gerekirdi. Böyle bir statü değişimi ise, devletin bütün vergi yükünü çeken, sosyo-ekonomik ve kültürel şartlar sebebiyle imkansız gibiydi.

Buna karşılık askeri ve sivil yönetimindeki hakim unsur olana “yabancı soylu/devşirme-dönem partizanları” (Yeniçeri ve Enderun mensupları) grubunun toplumsal hareketlilik yolları sonuna kadar açıktı. Hatta bu kozmopolik Osmanlı sosyetesinin emrindeki hizmetlerinde olan; korumaları ve köleleri bile devletin hizmetine girebiliyor ve de üst makamlara yükselmeleri sağlanıyordu.

Sultan Süleyman’ın saltanatının başlarında yalnız evlendikleri değil, oğullarına da ocağa yazdırdıklarını görmekteyiz. Böylece, askeri ve sivil bürokratik alanları sadece alt kademe de değil, üst kademelerde de örgütlendirdiklerine tanık olmaktayız.

Görüldüğü üzere Hanedân-ı Osmani Devleti, bilinçli olarak - hanedanlığı korumak için yönetimi ve askeri alanı devşirme - dönme gruplarına tahsis ederken, aynı zamanda bu yabancı soyluların mensuplarına, çevresindeki yakın ve akrabalarına hatta kölelerine bile imkan tanımak suretiyle, toplum yapısı içinde yükselmelerini kurumlaştırmışlar ve örgütlenmelerini desteklemişlerdir.

Bunun yanında devletin aslında temel direği ve unsuru olan kendi “öz evlatlarını”, Müslüman Türk milletini yani reaya olarak nitelediği bu öz halkını bu toplumsal haklardan yoksun bırakmış, itilip-kakılmış, “ötekileştirilmiş” bir nevi “ecnebi/yabancı” muamelesi görülmelerine adeta göz yummuştur.

Devşirme-dönme partizanlar sadece Devlet’in en stratejik makamlarını ele geçirmekle kalmıyor, aynı zamanda soy, köken, etnik ve evlilik - akrabalık bağlarıyla da devlet içinde örgütlenerek güçlenmenin yollarını aramışlardır.

Dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan bu “ikili” bir yönetim şekli; devleti yönetenler askeri ve sivil bürokratlar olarak - Hristiyan - Yahudi kökenli devşirme ve dönmeler, yönetilenler ise, devletin her türlü çilesini çeken, kanlarını ve mallarını yerini gelin ve vatan uğruna vermekten çekinmeyen, toprağa bağlı, bu yabancı soylu yöneticilerin ve ‘necip millet’ (soylu millet) olarak kabul edilen Arapların da vergilerini veren velhasıl her türlü bahtiyarlık kapısının asırlar boyu yüzüne kapanmış olan Müslüman Türk milleti!

Vatan denilen bu ülke süzme kekik balıdır,

Türk ondan tadamaz, devşirme ve dönmelerin malıdır,

Bahtiyarlık kapısı Müslüman Türk milletine kapalıdır.

İzanları susturdular, vicdanları uyuttular

Harman sonu diye ne buldularsa yuttular!

Tazminatla birlikte başlayan Avrupalılaşma/asrileşme/moderneşme adı altında “Batıcılaşma” hareketinin önderleri de bu Osmanlı sosyetesi idi. Onlara göre kendileri Avrupalı çocuklar olduklarından ve Avrupa’nın bütün kültür değerleri, hayat görüşleri, felsefeleri ve hayat tarzları kusursuz bir model olduğunu ileri sürerek, kendi gerçeklerimizi gözardı edip değerlerimizi ayaklar altına alıp; “Avrupa için iyi olan bizim için de” iyi olur diyerek bir nevi “maymun kültürünün” temsilcileri de bunlardı.

Batılı sosyolog Bellah; ‘Aydınlarının büyük bir kısmı laik, halkı ise dindar böylesine bir ikili yapıya dünyanın hiçbir yerinde rastlanmaz” derken, Osmanlı’dan beri süre gelen bu devşirme enderun sisteminin kimliğini ortaya koymaktadır.

58 yaşında vefat etmiş (Allah rahmet eylesin), ömrünün 12 yılını devamlı olarak cephelerde, savaşlarda geçirmiş bu zaman dilimi içinde tarih ve dini konular başta olmak üzere çeşitli konuları içeren 4 bin kitap okumuş, çoğunun kenarlarına düzeltmeler yazmış Allah’ın bir lüfu olarak, ufkun genişliğinin yanında ufkun ötesini bile görebilme meziyetini vermiş olduğu Mustafa Kemal Atatürk, bu yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder, mecliste nutku okurken Türk milletini özellikle uyardığı bir konu şuydu;

“…Efendiler, milletimden istediğim, bağrından çıkarıp başına geçireceği kimselerin mutlaka soy ve vicdan cevherine baksınlar, bu hususta sakın ihmalkar davranmasınlar…” der.

Bu cümle, devşirme-dönmeler için ırkçı bir yaklaşım olarak görmektedirler. Komünist ve kapitalist ideoloji mensupları, masonlar ve benzeri “ne mutlu dünya vatandaşı” diyen beynelmilelci örgütler ve siyasi İslamcı ümmetçiler içinde ırkçı bir laf olarak algılamaktadırlar. Halbuki yukarıda sadece ufak bir bölümünü anlattığımız “devşirme-dönme bu yabancı soyluların sözde Müslüman gibi görünüp ama koca Osmanlı devletini nasıl sülük gibi sömürdüklerini ve Türk milletini nasıl mahvettiklerini ve devleti dıştaki güçler ile birlikte nasıl yıktıklarını bize anlatmak istemiş ve bu cümle ile hatırlatmaktadır.

Osmanlıdan beri bu devşirme dönme partizanlar, kendilerini gizlemek için her türlü ideoloji ve dini tarikatların içine girmişlerdir.

- Osmanlıdan beri her türlü sosyalist hareketin öncüleri bunlar olmuştur.

- Tarikatların içinde yer alıp bazı zamanda Şeyh ve Halife makamlarını işgal etmişlerdir.

- Siyasi İslamcılık ve ümmetçilik ideolojisinin baş temsilcileri de bunlardan olduğunu görmekteyiz.

Cumhuriyet sonrası ve özellikle Atatürk’ün vefatından sonra, ondan korktukları için sesleri pek fazla çıkmaz iken, kısa zaman içinde onun kurduğu bütün milli kültür, politika ve ekonomik gidişatı tamamen değiştirip kendi çıkarlarına göre yön veren ama Atatürk’ün adını en çok kullanıp onu istismar eden de bunlardı.

- 12 Eylül’den önceki bütün sosyalist, Kürtçü ve siyasi İslamcı ideolojilerin kurucuları ve önderleri ile de bu devşirme-dönme (Enderun/Alafranga aydın bozuntularıdır). Bunların hangi tarikatta, hangi ideoloji gruplarında ve hangi makamlarda olurlarsa olsun müşterek bir kinleri vardır o da Müslüman Türk düşmanlığıdır.

Sağ-sol diye bu ülkeyi bölenler, Kürt-Türk diye çatıştıranlar, Laik-dindar diye toplumu inanç yönünden parçalamaya çalışanların büyük kısmını bu Türk düşmanları teşkil etmektedirler.

Osmanlı’nın 19. asrın ortalarından itibaren başına musallat olan, II. Meşrutiyet ile hızlanan ve Cumhuriyet kurulup yeni Türk devletinin kurulmasını müteakip onu yıkmak için çıkartılan bütün siyasi Kürtçü isyan ve olayların akıl hocalığı, projelerin yapanların ve kardeş kardeşi birbirilerine kırdıran siyasi Kürtçülerinde en önemli kadro ve önderleri Yahudi ve Ermeni asıllı Kürtler yani “dönme-çakma Kürtler” olmuştur ve halen de bu faaliyetlerini açıkça Ermeni yanlı tavırlarıyla sürdürmektedirler.

Kasım 2013 yılında, Washington’u ziyaret eden “BDP” Eşbaşkanı Selaheddin Demirtaş ve aynı partinin Dış İlişkilerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ‘Nazmi Gür’, kapalı kapılar ardında Ermeni lobisinin aşırı yani terörist grubunu oluşturan “Taşnak Örgütü” ile bir araya gelip görüşmüşlerdir. Demirtaş ve Gür, görüşmenin içeriğine ilişkin üç maymunu oynarken, Ermeni tarafı “Türkiye’de Kürt ve Ermeni halklarının işbirliği görüşüldü” açıklamasını yaptı. Bu arada Demirtaş ve Gür, Taşnak yetkileriyle Türkiye’nin doğusunu Ermeni toprağı olarak gösteren haritanın önünde poz verdiler. Görüşme ABD’deki Ermeni lobisinin çatı örgütü niteliğindeki ANCA’nın (Ermeni Ulusal Komitesi) Washington’daki ofisinde gerçekleşti.

Görüşmeye BDP’den Demirtaş ve Gür, “Müslümanların kanının içmedikçe içimiz soğumaz” diyen terör örgütü TAŞNAK’tan ise ‘Pagop Der Khatchadourian ile Garo Armenian’ katıldı.

Bu görüşmeden birgün önce yine Washington’da toplanan “Yeni Ortadoğu’da Kürtler’in Rolü” konulu bir konferansta Kürçüler Demirtaş ve Gür tarafından temsil edildi.

Toplantıda İran, Irak ve Suriye’den katılımcıların yanı sıra Taşnak yöneticisi “Hagop Der Khatchadourian”da hazır bulunur. Türkiye’nin bölünmesi açısından “Kürt-Ermeni” işbirliğinin temelleri atılır ki, (Sözcü gazetesi haberi; 21 Kasım 2013 tarihli).

- Amerika’daki bu ihanet toplantısından sonra 30 Kasım’da, BDP Diyarbakır’da sözde I. Gençlik Meclisi kongresinde Ermenistan’dan Taşnak çetelerinin üyeleri davet edilmişti. Türkiye’nin sınırlarını kabul etmeyen bu Kızıl faşist Taşnak örgütü’nün iki temsilcisi; Sarkis Değirmenciyan ve Rupen Canbazyan bu toplantıya katılmıştır.

40. ABD başkanı Reagan’ın danışmanı Bruce Fein’e yaptırdığı araştırmada şöyle bir gerçek ortaya çıkmıştı Ermeni meselesi açısından. Araştırmaya göre; “Rus ve Fransızlarla beraber Ermeniler (Taşnak ve Hınçak Ermeni terör örgütleri), 2 milyondan fazla Osmanlı’yı (Türkmen, Kürt, Zaza ve Azeri) yani Müslümanları katletmişler, çatışmalarda ve tehcir sırasında ölen Ermeni sayısı 500 binde kalmıştır.”

Şunu katiyetle belirtmek isterimki, hiçbir Müslüman Türkmen, Kürt ve Zaza asla ve asla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yüzbinlerce Müslümanları katleden, kaçırdıkları Müslüman Kürt, Türkmen ve Zaza kadınlarına tecavüz eden, bir haftada Van’daki 30bin Müslüman Türkü katleden, buradan kaçırdıkları Müslüman kadınları “Akdamar kilisesinde” günlerce tecavüz edip öldüren bu İslam düşmanı Ermeni örgüt mensuplarıyla birlikte olmaz ve kolkola girmez.

Taşnak cellatlarıyla ancak ve ancak, “dönme Kürtler, Zazalar ve Türkler” işbirliği ve Türkiye’yi parçalamak isterler, bu “Çakma Kürtler ve Türkler” bugün PKK’nın ve siyasi kuruluşlarının en üst kademesinde ve önderleri olarak fitne dökmekte, diğer devşirme-dönme güçlerle birlikte bu güzel vatanı İsrail’in 1980’de fiiliyata geçirdiği; “Fas’tan Endonezya’ya kadar - başta Türkiye olmak üzere - bütün İslam ülkelerini “din, mezhep, etnik” esaslara göre parçalayıp bölmek stratejisinin Türkiye’deki uzantıları da işte Bu Ermeni ve Yahudi asıllı Kürtlerdir.

Kasım 2012 yılında yayınladığım (Togan yayıncılıkla) “Türkiye ve Ortadoğu Üzerine Oynanan Oyunlar” adı altında bu Çakma Kürtler ile Ermenistan ve İsrail arasındaki yıllarca sürüp gelen işbirliklerini bütün detayları ile anlatmıştık.

Türkiye’deki siyasi Kürtçülük ve onun Kızıl Faşist terörist kuruluşu olan PKK’nın asıl amaçları “Büyük Ermenistan”ın kurulmasına zemin olacak sözde bir “gece kondu Kürdistan”dır. Gerçek bir Kürt olsalardı, Amerika’daki Kasım ayındaki toplantılarında, arkalarında bütün Doğu Anadolu’yu içine alacak şekilde çizilmiş Büyük Ermenistan haritasının önüne geçip birde gülümseyerek Ermeni Taşnaklar ile birlikte poz vermez; bizim toprakları siz işgal etmişsiniz” diye orayı terk ederlerdi. Ama ‘Çakma Kürtler’ için Müslüman Türk düşmanı kim olursa olsun onların can dostudur. Bunların Müslümanlığı da bu kadar.

Bugün Kuzey Irak’ta İsrail’in “beka stratejisine” göre kurdurduğu “Barzanistan” Emirliği, yine çakma Kürtlerden olan Yahudi asıllı Kürtlerin hakim olduğu bir emirlik haline gelmiş, buradaki gerçek Müslüman Kürt ve Türkmenler bu Yahudi dönmelerinin zulmü altında inlemektedirler.

Barzaniler hakkında daha önce bahsettiğimiz eserlerde biraz anlatmıştık. Şimdi biraz daha genişçe diğer Yahudi kökenli Kürt aşiretler ile birlikte bilgilerine sunmaya çalışacağız.

Dr. Mahmut RİŞVANOĞLU

Ocak 2014

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

124 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi