TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK-24 Fehmi YÜCESOY

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak-24

Türk bloğunda etnik bir sorun yaşanmazken zamanla MEZHEP açısından sorunlar yaşanacaktır. Dikkat edin bu süreçte, sakın coğrafi determinizme kapıldığım duygusuna da kapılmayın, ama coğrafya bir kez daha öne fırlıyor, İSLAM DÜNYASI ( ARAP ) dünyası ile içli dışlı olan OĞUZ ÖBEĞİNDE, olumsuz rol oynayacak. Bu öbekte TÜRKLER, kısmen İSLAM PEYGAMBERİNİN amca oğlu / damadı ve İslamiyet’in en karanlık günlerinde FEDAİSİ olan “ ALLAHIN ARSLANI” ALİ’ nin, MEKKE asilleri ve burjuvazisinin ayak oyunları ile siyasal / dini önderlik haklarının elinden alındığı için, yoksul, dışlanmış ve öteki haline gelmiş bütün, MEVALİ denen halkların lideri konumuna gelmişti.

Yapılan dini –siyasi ve askeri mücadeleyi yalnız ALİ değil oğlu HASAN ve torunu HÜSEYİN, çok kanlı mücadelelerden sonra kaybedecek ve canlarından olacaklardı.

Bu trajedi yaşanırken belki de İSLAM ALEMİNDE bir açıdan, ONTOLOJİK KOPUŞ demek değil miydi ? Bütün bu yaşananlar Araplarla bizzat “yüz yüze “ ilişki kuran OĞUZ grubu üzerinde gerçekten etkili oldu. Özellikle son derece katı ve ırkçı olan EMEVİ REJİMİNİN yıkılmasında, artık AŞAĞI TÜRKİSTAN’ da ,özellikle kent hayatına , yönetimine, orduya, kamu bürokrasisine egemen olan, TÜRKLERİN en önce rolü büyüktür.

ALİ ve oğulları sonuç olarak ailesi ve taraftarlarının,bu süreçte ağır darbe almaları, haksızlıklara uğramaları, özellikle İslam’la tanışan ve Emevi baskıcı rejiminde ezilen ATA DEDELERİMİZİDE derinden etkileyecek ,özellikle BOZKIR KÜLTÜRÜ biçiminde yaşayan, gruplar; ALİ SEVGİSİNİ içselleştireceklerdi.

Bu süreç daha sonra politik egemenlik ve iddiaların temelinde yer aldığı / alacağı için, Türk özellikle OĞUZ ÖBEĞİNDE sathi de olsa yeni bir “kırılma noktası “ demekti. Özellikle ANADOLU ve İRAN TÜRKLÜĞÜ için zaman zaman etkili olan yeni bir fay hattı oluşturacaktı.

Dünyanın bir yarısında bütün bunlar yaşanır ve tarih gerçekten de birbirinden önemli ve etkili olaylara tanık olurken. acaba bilinen dünyanın, yani URALLARIN batısında neler oldu ve yaşandı ?

TARİH BİLİMİ bize her zaman değişmeyen rijit / katı olmasa da, kendi içinde mantıklı ve benzer bazı kuralları, coğrafyaları farklı olsa da eğer özne; İNSAN ‘sa, gerek bireysel gerekse toplumsal olsa bile birbirlerine bir çok benzerlikler, aşamalar ve hatta paralelliklerin olduğunu her zaman göstermektedir.

İsterseniz biraz daha konuyu açalım veya en azından “ruh verelim” mi ? Urayların batısından neredeyse CEBELİ TARIK ( Septe ) boğazına ,güneyinde AKDENİZ kuzeyinde ise BALTIK DENZİNE kadar uzanan bir coğrafya da daha öncede dediğimiz, birbirlerinden etnik / dil / din gibi çok özgül nedenlerden dolayı farklı kültür daireleri içine yaşayan halklar vardı. Dikkat edin henüz bu aşamada MİLLET / NATİON kavramını özenle kullanmıyorum, Avrupalı halkların o aşamaya gelmesi için en azından 7 / 8 asır geçmesi gerekecekti.( GELNER - SMİTH – ANDERSON – HOBSBAWM )

Avrupa’da egemen – otokrat – güçlü varlık,elbette ROMA İMPARATOR İDİ ve de uzun süreden beri de; Avrupa karasında ve mücavir sahasında PAX ROMA dünyanın nerdeyse geri kalan kısmına hakimdi. İngiltere’nin tam ortasından ikiye bölen bir BARBAR DUVARI, hemen gerisinde güçlü ROMA LEJYONLARI. aynı şekilde İtalya’nın hemen kuzeyinde CERMEN KABİLELERİNİN akınlarına karşı bir ikinci BARBAR DUVARI, ROMA BARIŞINI koruyan en güçlü tanıklardı. Bugün bile hala yer yer varlığını koruyan ROMA ŞOSELERİ, Bu medeniyet havzasında varlığını devam ettiren en güçlü varlıklardı.

Roma’nın sonunu getiren ne BARBARLAR ne de dışarıdan gözlerini Roma’nın zenginliğine göz diken halklardı.

Filistin’de bir marangozun oğlu olarak doğan İSA adlı, birinin, o yıllarda ROMA REJİMİNİN baskı ve kötü muamelesinden bıkan, aslında MUSEVİ inancından gelen yoksul, hastalıklı, işsiz,” SANS CULOTTES “ halkın, bu önderin etrafında toplanması, sürekli olarak insanlarda bir gelecek kuşku ve beklentisini çoğalması, ROMA gibi, egemen olduğu coğrafyalarda denge / istikrarın varlığı gelecek demektir.
Dönemin Roma Valisi ister istemez düzen ve rejim için ne yapılması gerekiyorsa yapmak zorundaydı. Vali’de kaçınılmazı yaparak İSA adlı önderi en ağır şekilde tecziye ederek, soruna geçici de olsa çözüm bulmuş oldu.

ROMA İMP asıl dengesi, İsa’dan sonra onun HAVARİSİ / TİLMİZLERİ olan ardıllarının, asıl Roma sınırlarından geçerek, gerçek Roma halkını etkilemesi ve bütün siyasal / toplumsal dengeleri alt üst etmesiydi. Kısaca bu döneme bir göz atacak olursak; ROMA’ da denge ve düzen, yönetime egemen olan lider, ekip veya güç sahiplerinin ; halka: BEYAZ EKMEK –ŞARAP – Z.YAĞ ve ET yedirebilmesi ,çarşıda pazarda bu kalem malların herkesin alabileceği tüketebileceği fiyattan arz edilmesi demekti. Bir başka hayli güçlü ve önemli bir neden de, halkın ayak takımının, stadyumlarda, kendilerine GLADYATÖR denilen insanların “ ölümüne “ dövüştüğü kanlı eğlenceleri düzenlemek ve organize etmekti.

Roma İmparatorluğunun bir anlamda, HRİSTİYANLIK, inancının zamanla kent’e ve topluma egemen olması, özellikle kent’in, yoksul, işsiz ve Roma hukukunda vatandaş olamayan yani statü olarak birey sayılamayan halk kitleleri ile, hakim dinsel grupların şiddet esaslı baskıları ile karşı karşıya kaldılar. Kalabalıklar ve yığınlar halinde ARENA denilen merkezlerde Romalı yurttaşların gözleri önünde, VAHŞİ HAYVANLARA canlı canlı terk edildiler.

Gerçekçi olunmak gerekirse, ROMA İMP.ANTİK DÜNYA’ da,doğal ömrünü doldurmuş sanki nereden gelirse gelsin bir dokunuşla yıkılmayı bekler haldeydi. Zira Romalıların BARBAR dedikleri çevrelerindeki bütün halkların gözü, bu zenginlik, medeniyet , güç ve ihtişamın üzerindeydi. Bu özelliği belki de HİNDİSTAN içinde düşünebiliriz. Civarda güçlenen bütün halkların tek amaçları, dağları aşarak bu zengin alt kıtaya el koymak değil miydi ? ÇENGİZ- TİMUR – GAZNELİ MAHMUT – BABUR .en sonra da İNGİLİZLER.

Aslında ROMA’yı için için çürüten ve birden arkasında büyük bir boşluk bırakarak çökmesine, Roma’nın siyasal / toplumsal dengesini, psikolojisini çözen HRİSTİYANLIK olmuştur.

Hıristiyanlık inancının Roma kurumlarını adeta bir KANSER HÜCRESİ gibi erittiği, toplumun bütün dengesini çözdüğü adeta erittiği bir süreç yaşanacaktı. Roma KONSÜL – TİRAN veya SENATO’sunun, HRİSTİYANLAR üzerine aldığı her olumsuz, ötekileştirici karar, Hıristiyan muhalefetinin daha da büyümesine ve güçlenmesine yol açacaktı. Bu ise artık ARENA’ da Hıristiyanları aç ARSLANLARA atmakla da, çözülecek sorun olmaktan çıkmıştır.

Roma artık hem dışarıdan açık aleni askeri / siyasi düşman ve saldırganlar ile aktif olarak savaşırken, bir de batıda ana kütleden bir kopuş yaşandı. yalnız bu kadar mı ? Elbet hayır iç cepheden de önce Köle – Gladyatör isyanları,hatta zaman zaman askeri şeflerin- önderlerin RUBİKONU GEÇME girişim ve arzuları, her şeyden önce de sessiz / edilgen, teslimiyetçi bir profil çizen HRİSTİYAN kültürünü benimseyen,”İSANIN HAKKINI İSAYA SEZARIN HAKKINI SEZARA” verme eğiliminden çıkan,”DİŞE DİŞ KANA KAN “ noktasına evrilen bir dini direniş.

Kurulurken oluşurken adeta bir duvarcı ustası yetenek ve ustalığının eseri olan ANTİK YUNAN kültürü üzerine oturan, ROMA KÜLTÜRÜ,HAYAT TARZI ve hepsinin üstünde LATİNCE ve ROMA HUKUKU.

İşinde en orijinal tarafı ; yeni kültür ve dini inanç, kurucusu vazedicisi İSA’nın görüş ve düşünceleri ile her türlü alakasından çıkmış, kendilerine daha önce de dediğim gibi, KİLİSE BABALARI önder ve ideologlar tarafından, yeni, baştan yazılacaktı. Hatta temelde birbirlerinden farklı dört adet İNCİL inananların hizmetine sunulacaktı.( LATİNCE) ( ŞENEL – TUNCAY )

Ünlü Fransız tarihçi ve toplum bilimci BLOCH, Nazi cezaevlerinde ve toplama kamplarında ,notlarını almaya hatta yazmaya başladığı ;dilimize’ de çevrilen ünlü FEODALİTE adlı eserinde, Roma sonrası ,Avrupa’da, yaşanan ekonomik-toplumsal ve siyasal bütün gelişmelerin nasıl FEODALİTE DENEN REJİME EVRİLDİĞİNİ, Avrupa karasında bir süre egemen olacak bu rejimi, neredeyse bütün ince yanlarına kadar işlemiş v de tarihsel zaman dilimi içinde, bize göre “BİZANS DÜŞTÜ” ye kadar sürecek olan adına da ORTA ÇAĞ denen,bir zamanı yaşamış olacağız.

Adına ORTA ÇAĞ dediğimiz bu yeni önemin içinde adına RÖNESANS ve REFORM dediğimiz alt iki alt başlık daha vardır ki; Avrupa ancak bu iki dönemi zorluda yaşasa bile altından kalkabilmiş, kendini Avrupa dışına çıkmaya hazırlayabilecekti.( ECO – W.BAUER )

Büyük Roma İmparatoru önce resmen DOĞU – BATI olarak siyasal / toplumsal açıdan ikiye ayrılmış, daha sonra İSA’nın dini öylesine değişikliğe uğramıştır ki; İSA canlansa geri dönse bu din benim dinim mi der duruma düşerdi. Aslında, gerçekçi olunacak olursa zaten İSA, bu günkü anlamda bir din veya öğreti kurma iddiasında bile değildi. İçlerinden çıktığı Musevi halkın Roma sistem ve rejimine duydukları tepkiyi dile getirme ,protest görüşlerini, yüksek sesle düşünme ve ezilen halka anlatma savaşımı idi. Ancak İŞGALCİ ROMA kuvvetleri ve VALİSİ ile iyi ilişkiler kuran ticari ve hukuki yapıdan memnun, İŞBİRLİKÇİ kesimlerinde sürekli, mülki ve askeri idareye yakınmaları üzerine infaz edilecekti.

Tarihe dikkat edin bütün çok uluslu - dilli – dinli,EMPERYALİST devletlerin en korktukları asla da var olmasına göz yummayacakları tek husus, hükümranlık altına aldıkları halkların hem kendi içlerinde hem de komşuları ile bir çelişme – çekişme için girmeleri, onların iç ve dış huzurlarının kaçmasıdır.

Osmanlı Devleti’de neden bu kadar farklı ve hatta çelişkili bir coğrafya da neredeyse 6oo yıldan fazla hükümran kaldı. Bu özelliğe azami derecede dikkat edip asla dengeleri ve mevcut statükoyu bozmamaya dikkat ettiğinden. Bunun içinde bulduğu “ SİHİRLİ SOPA” “ KADİMDEN GELEN “ ( GENÇ – İNALCIK )

ROMA, bu özelliği ve yetisini kaybedince, Hıristiyan din uluları, İsa’nın öğretisini kısa zamanda bir DİN / İNANÇ haline getirip, Yığınları TAKDİS ETMEYE başlamışlardı .Roma’nın fiziki / siyasal anlamda ikiye bölünmesi, BATI ROMA’nın hükümranlık haklarında zayıflama olurken dini güç ve tek merkez haline gelmesi, DOĞU dünyasında KOSTANTİNOPOLİS merkezli, KARADENİZ – AKDENİZ ticari rotasını elinde tutam ve zenginliklerine ortak olan bu arada YAKINDOĞU denilen coğrafyanın temel zenginlik kaynağı olan tarihi İPEK – BAHARAT yolları üzerinde de etkili konuma gelmesi; ister istemez bu iki merkez arasındaki ilişkileri gerginleştirmeye yetecekti.

İlerde kendine BİZANS İMP.denecek olan ; doğu yakası gerek kültür gerekse coğrafi olarak, konumu gereği ROMA’dan çok farklı durumda idi. İlişki kurduğu coğrafya da kadim dinler ve kültürlerde egemen başat durumdaydılar. Ayrıca onlarla da yeri geldikçe askeri anlamda da olsa çatışmak, savaşmak zorundaydı.

Her iki merkez asında dini –siyasi-askeri önderlik / liderlik konusundan baş gösteren anlaşmazlık kızsa sürede; DİNİ /

İNANÇ yönlerinden de, yeni bir ayrılık demekti. Ayrılık önce liturji, ikonoğrafi gibi konularda şeklen açığa çıkmışsa da, konu kısa sürede dinin temeli olan ,TEMSİL – İLZAM gibi hatta İSA –MERYEM – TANRI – BABA gibi değerlere de sıçrayınca arkası arkasına toplanan,adına KONSÜL denilen toplantılarda ayrım / farklılıklar ortadan kalkmadığı gibi aksine daha da derinleşip kesimleri birbirine adeta “KANLI BIÇAKLI “ düşman / rakip haline getirecekti.( OSTROGORKSKY )

Avrupa tarihine her zaman yaptığımız ve de çok olumlu sonuç aldığımız gibi yani, KUŞBAKIŞI KROKİSEL bakış açımız. Bizi XVIII y. yıla kadar bir “ AVRUPA CEHENNEMİNE “ tanık eder.

İlerde kendilerine ALMAN HALKLARI denilecek bütün CERMEN KABİLELERİ de coğrafi konum olarak bu “ ATEŞ TOPUNUN” tam içinde göbeğinde olacaklardı. Doğudan batıya - batıdan doğuya olan bütün savaş ve halk hareketlerinin hatta din / mezhep savaşlarının yaşandığı / yaşanacağı coğrafya olacaktı.

ROMA İMPARATORLUĞU ikiye ayrılınca ilk önce BATI KANADI çöktü. BİZANS olarak anılmaya başlanan DOĞU KANADI daha bir süre dayanacaktı. Ne Kumanlar – Bulgarlar – Hunlar –Araplar kentin surlarını aşamadılar .XV .y. yılın ortalarında OĞUZ TÜRKLERİNİN ,siyasi – askeri dallarından biri olan OSMANLI DEVLETİ tarafından, şehir surları yıkılıp “şehir düşecekti” ( KRIT

İmparatorluğun batı kanadı çökünce, Avrupa’da gerçek anlamda büyük bir siyası - askeri ve hukuki boşluk oluşmuş oldu. Asla da hiçbir güç bu boşluğu uzun bir süre dolduramadı .Avrupa’da bu boşluğun oluşumu; merkezi bir gücün var olmaması aslında tek ROMA’ da KATOLİK KİLİSESİNE yani VATİKAN MERKEZLİ, çekirdeğinde PAPALIĞIN olacağı bir gücü rakipsiz bırakacaktı.

Tek kalan ve etrafındaki bütün yerel , irili ufaklı siyasal oluşumların en tepesinde ağırlıklı bir yer işgal eden ROMA KATOLİK KİLİSESİ, zamanla otoritesini ,Anadolu, Ortadoğu ve Kafkasya ‘da kaybetse bile, gene de ağırlıklı konumunu korumayı bilmişti. Bütün mesele, Avrupa’da Roma sonrası, ulusal anlamda devlet / devletlerin kurulamaması, adına FEODALİTE dediğimiz bir siyasal rejim veya toprak sisteminin ikame edilmesiydi.

Bütün bu süreç öyle bir kaç satır veya paragrafla anlatılacak gibi olmadı, bir kere Roma sonrası, Avrupalı halklar elbet homojen toplumsal / siyasal ve yönetsel bir yapı içinde değillerdi. Mutlak egemen tek güç KİLİSE ve PAPALIK idi..Papalıkta tüm Avrupa kıtasında neredeyse en zengin varlıklı. Ekilebilir toprakların nerdeyse yarısı, ekonomide dönen, nakit para ve kredinin de 2 / 3 Ü Vatikan’ın kontrolündeydi ÖNEMLİ NOT.BURADA VATİKAN TEMSİLİ OLARAK KULLANILYOR.ŞİMDİLİK PAPALIĞIN YERİ SABİT DEĞİLDİ.

Ülke beylerin, asilzade denen belli ailelerin denetiminde ağırlıklı olarak kapalı ekonomi modeli içinde ; kendine yeterli (OTARŞİK ) VE ÜRETİMDE / TÜKETİMDE DENGE BAZLI LONCA tarzı bir yapılanma halindeydi. Hani bazen okuruz veya rastlarız : Ütopik bazı düzenlere, bu dönemde de KENT HAYATI ve ÜRETİMİ neredeyse bir artı / eksi bile olmayacak bir denge içindeydi. Yalnız üretim mi ? Elbet değil İSTİHDAM’ da aynı şekilde belirlenmiş, kimin ne kadar çırak-kalfa çalıştıracağı ve ne kadar ücret ödeyeceği, ilgili Lonca tarafından tespit edilmişti.

NAKİT EKONOMİSİ, Avrupa iktisat tarihi, önemli dönüm noktalarından biridir. LEVEBRE ‘ nin KİTAP adlı eserini okuyanlar ,Avrupa’nın ,para adlı ödeme aracının, nasıl bir yol izlediğini görmekteyiz. Mesela HAÇLI SEFERLERİNİN en büyük finansörü ve bağışçısı PAPALIK ve KİLİSELER değil miydi ?

AVRUPA : daha önce dediğimiz üzere, DOĞUSUNDA SLAV, BATISINDA FRAN / LATİN,KUZEYİNDE DE NORDİK soylu halklar tarafından adeta kuşatılmış gibiydi. Bu halk yüzlerce yıl gerçek anlamda her zaman şuur altlarında güçlü bir CERMEN DÜŞMANLIĞI ve ÖN YARGISI olan halklar tarafından sarılmışlık duygusu içinde kalacak. Üstelik bu kalabalık ve iddialı halkların birbirleri üstüne yapacakları her saldırıda, kalabalık orduların çizmeleri altında kalıp, zaman zaman da bunlarla savaşmak zorunda kalacaklardı. Özellikle DİN ve MEZHEP savaşlarının en yoğun ve acımasızca cereyan ettiği 100 ve 30 yıl savaşları sırasında. Eğer bu savaşlar bir süre daha devam etseydi ortada CERMEN HALKI bile kalmayacaktı.

DEVAM EDECEK

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

81 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi