TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK-23

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak-23

Uluslararası sistemin / rejimim en tipik davranış ve rol- biçimi son derece oynak, esnek, olaylar ve gelişmelere karşı tutum değiştirebilmesi ve geliştirme özelliğine sahip olmasıdır. Nasıl İÇ MİMARLIKTA ilk ders hiçbir şey bilmiyorsan “ BEYAZA BOYA “ diye bir basmakalıp davranış değeri varsa, uluslararası sistemin ve ilişkilerinde sistematiğinde; EZELİ / EBEDİ DOSTLUKLAR YOKTUR,ASIL OLAN ÇIKARLARDIR.

Bu konuda eğer bütün uluslar dünya ölçeğinde bir sıralama veya puanlamaya gidilecek olursa, İNGİLTERE DİĞER ULUSLARA GÖRE AÇIK ARA ÖNDE OLUR VE DE ARADAKİ FARKDA ÖYLE KOLAY KOLAY KAPANACAK GİBİ DEĞİLDİR.

LONDRA uzun yıllar, OSMANLI – RUS ilişkilerinde çıkarları Osmanlı Devletinden yana olduğu için, bazen direkt bazen de endirekt, her zaman OSMANLI Devletine karşı HAYIRHAH, politikalar izlemiştir .Mesela KIRIM SAVAŞI ve sonrası Paris’te yapılan Barış görüşmelerinde, aleni Osmanlı yanlısı olurken 1878 BERLİN ‘ de, MOSKOVA’ yı küstürmemek için AYASTEFANOS ’un Osmanlı aleyhine olan koşullarının, biraz daha düzeltilme görevini “ ev sahibi “ sıfatı ile BİSMARC ’a verecek ve “ dolaylı tutum “ denilen davranışın en tipik bir örneğini daha vermiş olacaktı.

Sık sık vurguladığım hatta altını kalın çizgilerle çizdiğimiz gerçek, BERLİN – LONDRA arasında “kara kedi” II.WİLHELM’in ALMAN İMPARATORU olması. ”kudretli Şansölye” BİSMARC ‘ı emekliye zorlaması, ile iki devlet arasında yeni bir ilişkiler sistematiği kurulacak gibiydi.(J.STEİNBERG )

Sorunsal, II.WİLHELM’ in, ilk yetişkinliği hatta çocukluğundan bu yana geliştirdiği ANTİ İNGİLİZ duygularının zamanla, “aşağılık kompleksi “ ve kıskançlık sonunda da DÜŞMANLIĞA evrilmesi demeti. ( R.MASSİE )

İngiltere ,artık bir dünya “gücü” “dev’i “haline gelmiş, bütün dünya denizlerinde savaş gemileri önemli liman ve coğrafi bölgelerde de yeteri kadar KARA GÜCÜ ayrıca mahallinden oluşturduğu askeri unsurları istihdam etmişti.

BERLİN ister istemez yalnız jeopolitiğinin çağrısına değil, Alman ANAMALCILIĞININ (sermaye ),büyük baskısı altındaydı bu kadar mı elbette hayır Alman sanayi iki türlü siyaset kurumuna baskı yapıyordu. Hem ucuz ham madde hem de ürettiklerini satacak yeni pazarlar. Alman Bankacılığı ve Kredi politikaları aslında son derece “ agresif “ ( SALDIRGAN ) BİR ANLAYIŞA SAHİPTİ. (N.SERİN )

Alman sermayesi – teknolojisi - becerisi, politik / devlet adamları tarafından da iyi bir şekilde; bir araya getirildiğinde, ortaya ALMAN MUCİZESİ diyeceğimiz anlayış ortaya çıkmıştı. Asıl sorun bu noktadan sonra açığa çıkacak Almanya ster istemez dünya’ya açılmak, deniz ticaret filolarını dört bir yana yollamak zorundaydı.

Almanya için en büyük sorun denizlere açılmak, ama işte zaman zaman dediğimiz,” coğrafyanın tutsağı “ olmak bu değil miydi ?

Alman İmparatorunun gerçekçi olunursa açık denizlerde, İngiliz Donanmasını karşısında pek büyük bir şansı yoktu. Almanya için en akıllıca strateji, İngilizleri karalardan çevirip onların deniz üs ve tesislerini baskılamaktı. Berlin’de özellikle askerler ve diplomatları, dünya haritasına bu açıdan / gözle baktıklarında ,bu politikalarına en uygun alanları ( coğrafyanın) ANADOLU GÜZERGAHI olduğunu görecekledir. Zaten İSTANBUL 1878 den sonra bir anlamda ALMAN İMPARATORLUK KANATLARININ altına girmiş, askeri- ekonomik – diplomatik, desteğine güvenmek zorundaydı. Artık Osmanlı ordusu Alman uzmanların ellerine teslim edilecek, bütün harp araç gereçleri sarf malzemeleri de Almanya’dan temin edilecekti.

 

İngiltere’ye, Fransa’ya oranla hayli geç bir tarihte milli birliğini kurabilmiş, yaşanmakta olan ekonomik rekabete / yarışmaya bir hayli gerilerde gelmiş ama yarım yüzyıl içerisinde FRANSA’ yı hemen hemen bütün sektörlerde geride bırakmış, İngiltere’yi de bir çok sektörde yakalamış hatta önüne geçmiş ; BERLİN merkezli PRUSYA çekirdekli bir ALMAN İMPARATORLUĞU yalnız Avrupa değil aynı zamanda dünya ölçeğinde bir “ DEV “ ülke olma yolundaydı.

Her atılım içinde olan üstelik KAPİTALİST EKONOMİ MODELİNDE olan bir ülkenin gerek iç gerekse dış dinamikleri ,onu asla durmamaya, kazanımlarına yeni kazanımlar eklemek zorundaydılar. Hangi ülkenin veya adı ne olursa olsun benzer yapısal özellikleri olan, bütün ülkelerin ortak / dert sorunları ve çözüm koşulları benzerdi hatta neredeyse birbirinin aynısıydı. Sık sık dile getirip altını çizdiğimiz bu benzer hatta birbirinin aynı olan, özgün şartlar, ortamlar neydi ?

İlk olarak elbette; HAM MADDE – EK TALEP – UCUZ EMEK – SERMAYE ; Peki bu koşullar ve olanaklar temin edildiğinde bu gücün organizasyonun, yalnız ANA VATAN ‘ da değil, SÖMÜRGE yapılacak işgal edilecek, bütün ülkelerde de ,bazen sert bazen de yumuşak bir şekilde uygulanması ve muhtemel bir karşı koyuş veya engellemenin daha baştan önlenmesiydi

Ünlü Amerikalı siyasal bilimci R. EMERSON ’un yıllar önce dilimize de çevrilen, SÖMÜRGELERİN ULUSLAŞMASI adlı eserini eğer tersten okur anlamaya çalışırsanız, anlatmaya çalıştığımızı sürecin bence sosyolojik tabanını ve çerçevesini kavramış oluruz. Gerçekte ise LENİN’ den önce, İngiliz iktisatçı J.HOBSON ,çoktan EMPERYALZM KURAMINI formüle etmişti bile.

Napolyon savaşlarını en sonunda WATERLO’ da Fransız ordusunun savaş alanından kesin yenilgiyle sonuçlanması önderin artık hayatının sonuna kadar kalacağı SNT HELEN adasına sürgüne yollanması, galiplerin VİYANA ‘da Avusturyalı devlet adamı METTERNİCH’ in koordinasyonunda bir araya gelmesi, adına VİYANA KONGRE sinde MOSKOVA – PARİS işbirliğinin dikkat çekici bir başarısı sayılan, Avrupa’ da sık sık vurguladığımız üzere neredeyse etki / önem açısından bir WESTFALİA sayılacak düzen kurulacak, adına da ,AVRUPA UYUMU denilecek, bu uyumun ana amacı, mevcut müesses rejim ve sistemin korunması amaçlanmıştı.

Sık sık vurguladığım hatta zaman zamanda altını çizdiğimiz şu özellik veya ayrıntı asla gözden uzak tutulmamalı, ıskalamamalıdır. Diplomasi ve milletlerarası ilişkilerde asla kalıcı dostluklar, arkadaşlıklar kurulamaz / kurulmaz. Önemli olan geçerli “ akçe” karşılıklı çıkarlar ve bu değerlerin “hakkaniyet” ilkeleri içinde uygulanmasıdır.

Bu dediklerimize en iyi örnek ; KIRIM SAVAŞI değil midir? OSMANLI – ÇARLIK arasında yaşanan gerginlik ve daha önceden de MISIR BUNALIMINDA,” denize düşen yılana sarılır” formülasyon’una uygun bir şekilde Osmanlı Devletinin, Moskova ile HÜNKAR İSKELESİ ANLAŞMASI İMZALAMASI ( 1841),1850 lere gelindiğinde bu sefer VİYANA - MOSKOVA arasında sıkışan İSTANBUL ‘un yardımına, PARİS – LONDRA ve “minnacık “ PİYEMENTO, Osmanlının müttefiki olarak birlikte koşacaklardı.

 

Ülkemizde ; günlük tarih, diplomasi, uluslararası ilişkiler literatürü taranacak olursa, açık ara ABD, İNGİLTERE gibi devletler üzerine gerek akademik gerekse serbest araştırma ve incelemelerin diğer devletler üzerine yapılan çalışmalardan açık ara önce olduğunu hemen görür ve tespit ederiz.

Elbette bunun nedenleri daha ilk bakışta hemen görülür ve anlaşılır, dil olarak İNGİLİZCE ve bu ülkelerle her konuda daha içli dışlı ilişkiler, bu ülkelerde lisans –lisansüstü çalışma ve burs bulma imkanlarının daha çok olması gibi nedenler bir çırpıda aklımıza ilk gelen olasılıklardır. Ama son derece açık ve net olanı da, bu ülkelerle yaşanılan politik / ekonomik ve askeri nedenler ve özellikle de 1950 den sonra bir anlamda “ YAMANILAN” ilişki türüdür.

Alman ya da CERMEN dediğimiz ,halkla, ulusla ilişkilerimiz daha da eski hatta zaman zaman çatışmalı / savaş halinin var olduğu, bir ilişkimizde olsa da, bir TÜRK – İNGİLİZ ilişkisi kadar yoğun TÜRK – ALMAN ilişkisinden bahsetmek zor gibidir.

XVI – XVII. y.yıllarda OSMANLI – NEMÇE ilişkilerinde ilk elden yakın ilişki, daha çok yakın cephede “yüz yüze “ olduğumuz MACARİSTAN üzerinde hegemonik çatışmaya girdiğimiz VİYANA ile olmuş, bir anlamda asıl güç olan ALMAN GÜCÜ arka planda kalarak, VİYANA’ ya diplomatik / politik ve askeri konularda yakın destek vermiştir.

Zaten o yılların yani aşağı yukarı XVII ile XVIII. y. yıllarda Osmanlı Devleti artık Avrupa için ciddi bir tehlike, riskli bir güç ifade etmemeye başlamıştır. Gerçi bu konuları daha öncede anlattığımız için, tekrar olmasın diye hızlı geçeceğiz. Osmanlı gittikçe güçlenen Avrupalı güçlerin ve de özellikle kuzeyden doğmakta olan “MOSKOFLU” BASKISINDAN VE SALDIRGANLIĞINDAN YILMIŞ,ANCAK “İÇ HATLARDA” KIRIM SÜVARİ GÜCÜNDEN YARARLANARAK ; SAVUNMA VE ARTÇI SAVAŞLAR YAPAR HALE GELMİŞTİ.

Osmanlı Devleti gücünün zirvesindeyken, özellikle KANUNİ döneminde FRANSA üzerinden Avrupa güçler dengesi üzerinde etkili olmaya başlamış hatta o yıllarda Avrupa’da son derece şiddetli yaşanmakta olan; DİN / MEZHEP savaşlarında ,KATOLİK BASKI ve zulmüne karşı, nasıl daha önce, Bizans ve Balkanlar da, ORTODOKS yanlısı olmuşsa bu seferde Avrupa’da

Yine KATOLİK KİLİSESİNE karşı PROTESTAN KİLİSESİNİ zaman zaman açık veya el altından destekleyecektir.

Bu tür politikalarda başarılı olmanın mesleki sırrı, bu izlediğiniz politikanın arkasına , yanına ve hatta gerekirse hemen önüne, bütün güç, imkan ve kapasitenizi koyabilmenizdir.

KANUNI’nin Fransa kralının annesine yazıp yolladığı mektup, Hemen arkasından, Osmanlı Donanmasının, BARBAROS HAYRETTİN PAŞA emir komutasında, Batı Akdeniz’e yollaması. Donanmanın Fransızlarla NİCE şehri ve kalesinin düşürülmesinde görev alması. O yıl Osmanlı Donanmasının TULON LİMANINDA kışlaması, BARBAROS’un, özel seçtiği kaptan ve leventleriyle PARİS’i ziyareti, o günlerden günümüze kadar gelen,TURKUVAZ modasını başlatmamış mıydı ?

Gerek bölgemiz gerekse ülkemiz açsından ALMANYA veya CERMEN denilen halklarla temas, onlarla her açıdan her kanalda ilişki kurmak zaman zaman düşman / rakip zaman zamanda dost / müttefik hatta bir süre “SİLAH ARKADAŞLIĞI “ yapmaya kadar varan, hem müttefikken “minik “ de olsa SİLAHLI ÇATIŞMA yaşamak da, bu ilişkinin belki de en farklı yanı olsa gerek.

Bundan sonraki satırlarımı daha dikkatle okursanız gerek metodolojimin gerekse içerik olarak size biraz değişik gelebilir. Bu açıklarımın, temel açarı SOSYOLOJİK yaklaşım ve açılım olacaktır .Elbette TARİHSEL SOSYOLOJİ bizim için en temel yaklaşım olacaktır.

CERMEN KABİLELERİ ve bu halkın zaman içinde bir millet olarak DİL EKSENİNDE birleşmesi ve bir bütünlük kazanması BATI HUNLARININ ( ATİLLA sonrası ) dağılması, bu dağınık CERMEN KABİLELELERİ üzerindeki emredici , tahakküm edici işlevinde ortadan kalkmasıyla : Ki bu dönemi ünlü Alman sosyolog TONNİES, CEMAAT – CEMİYET, adlı kendi küçük ama içerik olarak dev eserinde, OTORİTE dediğimiz gücü ve yetkinliği Cermen Kabileleri açısından ele alır. İnsanların veya toplumların gerek kendi aralarında ya da başkalarıyla olan ilişkilerinde ki alt – üst tarzında, emredici / kontrol edici / yön verici tarındaki bütün ilişkileri anlatırken, bize ALMANLAR olarak tesmiye olunacak halkın belki de sosyo – kültürel yapı ve dokusunu daha rahat görme olasıdır.

Avrupa kıtası için ROMA İMPARATOR önce DOĞU – BATI diye ikiye bölünmesi, her ikisinin de sınırlarındaki, ATLI – OKÇU halklar tarafından tehdit edilmeleri hatta zaman zaman da baskın tarzında savaşa sürüklenmeleri, bu iki İmparator belki de sonun başlangıcı sayılacak gelişmelerdi.( AHMETBEYOĞLU )

ROMA ‘ yı “KEMİREN “ adeta devleti kendiliğinden yok eden esas gelişmeler, FİLİSTİN kökenli İSA’nın PEYGAMBERLİK iddiası ve bunun kısa zamanda toplum tarafından kabul görmesi, bu inancın önce “yeraltı” bir inançtan; toplum tarafından hayli sıkıntılı bir süreçten sonra kabulü, ROMA nın LATİN esaslı hukuk ve kamu düzenini değiştirecek, artık HRİSTİYAN dininin kendilerine KİLİSE BABALARI (TUNCAY ) denilecek İSA’dan en az 300 yıl sonra, bu dine yeni baştan yön verecekler, inanç sisteminde değişikliğe gideceklerdi.

takdir edersiniz ki, her değişiklik veya yenilik beraberinde fikir ayrılıklarına ve hatta zaman zaman da nizalara neden olur.

Hıristiyan inancı da ister istemez bu gelişmelerin hem de çok şiddetli ve “yüksek perdeden “ yaşandığı bir alan olacaktı. Bu tartışmalar sonunda BATI ve DOĞU ROMA, ortadan ikiye ayrılan bir elma gibi bölünüverdiler. Dinsel öğreti, ilkeler, ibadet biçimleri arasındaki farklar o denli büyüdü ve etkili oldu ki, taraflar bir daha kolay kolay bir araya gelemediler.

Bütün bunlar yani klasik ROMA İMPARATOR yıkılması sonraki askeri / siyasal organizasyonlar bu kıtada düzen kuramayınca , bazı tarihçiler bu dönemi AVRUPA ‘NIN KARANLIK ÇAĞI “ olarak kabul eder.

Avrupa kıtası için asıl sorunsal, bu coğrafyanın yerli halkları ile civarlardan sel gibi akan ve adına da KAVİMLER GÖÇÜ dediğimiz hem de 2 kez tekrarlanan, süreç ve oluşumlardır.

Uralların batısından, Cebeli Tarık’a kadar uzanan, bir AVRUPA hartasına isterseniz “kuşbakışı “ biz göz atalım. Nasıl daha önce TÜRK BLOKUNU üçe ayırarak ele almışsak : en doğuda ÇAĞATAY, ortada OĞUZ ve kuzeyde KIPÇAK,TÜRK HALKLARI öbekleri varsa,( L.N LEZİNA –A.V. SUPERANSKYA).Avrupa’ da da benzer ama mahiyet farkı olan bir, blok’un varlığı görülebilir .Peki, o zaman aradaki mahiyet farkı ne diye bir soru akla gelebilir. TÜRK BLOKUNDA, hemen hemen aynı kültürel ve toplumsal yapıdan gelen, ana Türkçenin DEĞİŞİK LEHÇE VE ŞİVELERİNİ KONUŞAN HALKLAR SÖZ KONUSU İKEN ; Avrupa’ da ise bloklar vardır ama bu sefer blok ayrımı farklı halklar arasında coğrafi bir nitelik / özellik göstermektedir.

Avrupa’ da yaşayan ve kendilerine Avrupalı halklar dediğimiz bu bloklar veya bunların daha da minimalistik, öbeklerde kimler vardı ve yaşıyorlardı. Elbette en kuzeyde henüz PAGAN olan SLAVLAR, ortalarda ise CERMENLER onların daha da batısında LATİNLER ( FRANKLAR ).Bu kadar mı elbette HAYIR. Bu büyük ve geçişkenli aynı zamanda da göz kamaştıran, adeta civarda yaşana halklar için cazibe merkezi olan, tarıma yerleşmeye elverişli arazileri, zenginleşen kentleri, bu coğrafyanın, kenarlarında, kıyılarında yaşayan diğer halklar içinde ÇEKİM merkeziydi. NORMANLAR – SARAZENLER – VİKİNGLER – MACARLAR aşağı yukarı ROMA İMP yıkılmasından sonra, yüzyıllar boyu bu coğrafyanın altını üstüne getirdiler.

Bu coğrafyanın bir anlamda huzura ve nispi de olsa düzene kavuşması, PAPALIK ve KATOLİK HRİSTİYAN KİLİSE’ nin, coğrafyanın Neredeyse yarıdan fazlasına egemen olması, PAGAN / PUTPEREST / KAFİR olanlarında “ KILIÇ ZOR’U” ile HRİSTİYANLIĞA döndürülmesi ile sonuçlanmış. Bu gruplar arasında en son hala ATA DİNLERİNE sadık MACARLAR – BULGARLAR VAFTİZ edilerek KATOLİK KİLİSEYE bağlanacaklardı. ( Bulgar Türk Halkı İslavlaşırken Katolik değil de ORTODOKS Kiliseye intisap edeceklerdi.) Dikkat edin aşağı yukarı aynı tarihlerde de DOĞU TÜRKLERİ (SATUK BUĞRA HAN) KUZEY TÜRKLERİ( ALPAMIŞ-ALMIŞ KAĞAN) HALKLARINI İSLAM DİNİNE GEÇİRECEKLERDİ.

Madem konu etnik varlıdan dinsel yapıya daha doğrusu DİN DEĞİŞMEYE döndü, insanlar ve toplumlar açısından bütün beşer bilimlerin en zor yanıtlayabildiği tam anlamıyla tatmin edici açıklamalar getirebildiği konu ; DİN DEĞİŞTİRME ve bu süreçle birlikte yaşanacak KÜLTÜREL DEĞİŞİKLİKLER. Bu gün bile SOSYOLOJİ İLMİNİN en zorlu bölümü en “baba” soruların geldiği kısım bu değil midir? ( TURHAN – TÜRKDOĞAN – KAFESOĞLU )

Peki bu bağlamda ALMANLARI ne yapacağız ? Kefemizin neresinde inceleyeceğiz ? yalnız Avrupa açısından değil tüm dünya ve insanlık ve de özelde ülkemiz açısından.

Çalışmamızın ana konusu elbette böylesi çok geniş kapsamlı değil, okuyucuya az öz bilgi vermek, tartışma yaratmak, konunun ana ekseninden çıkmadan ,farklı bilgi ve görüşleri almaktır.

İlk zamanlar HRİSTİYANLIK inancı görünüm olarak Avrupa’da, sakinlik ve düzen getirmişse de bu görünürdeydi ,özellikle sınırlarda yaşayan farklı inançtan gelen insanlara karşı, sistematik bir baskın ve şiddete dayalı din savaşları yaşandı. Hatta bu anlayış o kadar, ileri taşınmıştı ki; kendilerine TÖTON ŞOVALYELERİ, VAFTİZ olmaları, KİLİSE’ leri olmasına rağmen SLAVLARI asla Hıristiyan olarak kabul etmemişler. Sürekli savaşmışlardır.( GRUNWALD SAVAŞI 1410 )

Hatırlayacağınız gibi nasıl TÜRK BLOKUNU üçe bölmüşsek (DOĞU - ÇAĞATAY / ORTA – OĞUZ / KUZEY – KIPÇAK ),Avrupa karasını da URALLARIN batısından itibaren : SLAV - CERMEN – LATİN ( FRANK ) dünyası diye coğrafi esaslı bir bakışla ayrıma tutmuştuk. Bu iki dünya arasında görünürde bu bölünmeye benzer ( yapılanma) hem şekli benzerlik hem de derin farklılık da vardır.

İsterseniz bu yapısal hem benzerliğe ve farklılığa daha yakından bakalım.

TÜRK BLOKU, hemen hemen üçü de yakın tarihlerde İSLAM DİNİ’ ni, hem kamu hem de toplum inancı olarak kabul etmiş. Arap dini ( kültürünün eseri / uzantısı ) olan İSLAMİYET,TÜRK COĞRAFYASINDA aslında hayli kanlı , şiddetli yaşanan bir süreçten sonra benimsenmiş ki, bu kabul edilme sürecinde kişisel düşüncemiz ; JEOPOLİTİK düşünce, davranış ve derinlik çok etkili olmuştur. Hatta SELÇUK (SARÇUK ) BEY , bağlıları ile SUBAŞI olduğu, OĞUZ YABGULUĞU devletinden, AŞAĞI TÜRKİSTAN ‘a, kaçtığı tarihte bile hala ATALAR DİNİNDE idiler. Selçuk Bey büyük stratejik bir öngörüyle, halkına yeni komşu oldukları halkla iyi ilişkiler kurmak, onlarla sorun yaşamamak için ,arada oluşacak PSİKOLOJİK DUVARI yıkmak / aşmak için, topluca din değiştirmeyi,kabul ettirmiştir.

 

DEVAM EDECEK

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

107 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi