TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK-22

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak-22

Genel olarak TARİH İLMİNE bakılınca şu gerçeği görmek ve tespit etmek mümkündür. Özellikle YAZI ‘ nın keşfi, insanların yaşadıkları ya da başlarına gelenleri, malzeme olarak inorganik / organik ne buldularsa, zeminlerin üzerine, daha sert cisimlerle önce adına KAYA RESİMLERİ dediğimiz, cisimleri ve birinci dereceden öncelikli varlıkları, çiziktirmeleriyle, yalnız kendi aralarında değil sonraki kuşaklara hatta günümüze, bizlere kadar ulaştıracaklardır. 

Mesela Fransa’da ki CRA MAGNON MAĞARA DUVAR RESİMLERİ. Veya Napolyon’ un MISIR SEFERİNDE yanında götürdüğü, tarihçi ve dilcilerin ROSETTA TAŞINI okumaları ve yine hayli geç bir tarihte, TÜRK TARİHİNE, büyük etki edecek adeta, İSLAM ÖNCESİ TARİH ve DİL açısından bizler kadar MİLAT sayılacak Danimarkalı THOMSEN ‘in, KÖKTÜRK YAZITLARINI okuması gibi.

Demek ki GORDON CHİLDE ‘nin tarih hakkındaki betimlemesi / tespiti olan:

“ TARİH YAZIYLA BAŞLAR “

Anlatımını şimdi bu bağlamının içinde bir kere daha düşünmek, ne kadar gerçekçi ve doğru bir yaklaşım değil mi?

İnsanlar, toplumlar, halklar ve milletler ile (TARİH ) ülkeler, devletler, rejimler, sistemler, ülkelerin, devletlerin beşeri ve klimatolojik, tarımsal imkan ve özellikleri, eğitim ve geçim ekonomileri ( COĞRAFYA –SİYASET ve EKONOMİ –HUKUK )

Sıralamaya, tespit etmeye çalıştığımız bütün bu vektörler ,bir anlamda o ülke-devlet ve milletin, BEKA ve ÖZGÜL AĞIRLIĞI değil midir ?

Bu anlatmaya tanımlamaya çalıştığımız bütün bu hususları son bir tahlilde değerlendirecek olursak : İnsanlık tarihinde gerek bireysel gerekse toplumsal açı ve amaçlarla zaman zaman yoğunlaşan / şiddetlenen bazen de tam tersi nispi bir mutedil havanın egemen olduğu dönemler yaşanmıştı.

Bu mücadele evre ve aşamalarına insanlar, genellikle ait olukları ya sınıfsa – tabaka ve ideolojik seçim / tercihlerine göre, bir ayrıma gitmişler, tarihi bu konumlarına göre de, tasnif edeceklerdi. Bu açıdan bir değerlendirme yapılacak olursa .TARİH :

• MİLLETLERARASI

• SINIFLARARASI

MÜCADELELER TARİHİDİR.

Kişisel görüş ve tercihimiz aynı zamanda da insan doğasına en yakı uygun yaklaşım elbet; TARİHİN MİLLETLERARASI MÜCADELELER SÜREÇ VE OLGUSU DEĞİL MİDİR ?

Şimdi isterseniz bu tür yaklaşım ve ifadelerimizden uzaklaşalım ATLANTİĞİN ve bütün denizlerin “egemeni “ olan, İNGİLTERE’ ye bir kez daha bakalım.

Dünya tarihine genel bir bakış atılırsa hemen hemen dikkati çeken unsurlardan biri de, İNGİLİZ ORDUSNUN , İngiltere’nin daha doğrusu Halkı’nın politik seçim / tercih ve tutumunda ,çok az etkili olduğunu hemen hemen CROMWEL den sonra da asla politik / ideolojik yaşamda etkili olmadığın görmekteyiz. Aslında bu tür bir eğilim, neredeyse bütün ADA – KIYI DEVLETLERDE genel / egemen, bir kültür olduğunu görmekte ve tespit etmekteyiz.

Bu konuda çalışma yapan bazı araştırmacılar bu genel eğilimin ; bu tür ülkelerin erken SANAYİLEŞMESİ –U.A TİCARET’ de kazanımlar elde etmeleri, İÇ – DIŞ SÖMÜRÜ ve hemen arkasından / beraberinde gelen KOLONYALİZM – EMPERYALİZM sonrasında elde edilen hasılanın (ARTI DEĞER) ana vatana aktarılması, bu sürecin olumlu etkisi ile İÇ BARIŞ’ın, nispeten korunmuş olması.

Yakın plan İngiliz siyasi tarihine çok kısa önemli kilometre taşları ile bakılacak olursa, anlatmaya çalıştığımız bütün hususları bir bir görerek tespit etmek mümkün. Bu tespiti yalnız İngiltere için değil mesela HOLLANDA veya ABD için de vermek mümkün .Ama erken Emperyalizm çağı devletleri olan :PORTEKİZ veya İSPANYA için verebilir miyiz ? üstelik bu devletler ADA DEVLETİ olmasa bile NADAS’ a göre KIYI DEVLETİ değiller miydi. ?

FRANSA ve ALMANYA ise yukarıdaki devletlere göre daha farklı politik / ideolojik gelişmeler ve olaylar yaşamışlardır. Üstelik her iki devlet de yakın plan DENİZCİLİKLE ilgilenseler bile hatta özellikle Fransa’nın geniş bir DENİZ AŞIRI İMPARATORLUĞU olmasına rağmen bir İngiltere olamamıştır. ALMANYA ise siyasal / ekonomik ve toplumsal çok farklı bir gelişim çizgisi çizmiştir. Zaman zaman ,geride yeri ve zamanı geldikçe; Almanya hakkında bilgi vermeye çalıştım. Hatırlanacağı üzere ; Almanya 1809 ( PRUSYA ) JENA’da Napolyon önünde o “ KAHREDİCİ” yenilgiden sonra hayli geç bir tarihte, SEDAN ‘ da FRANSIZ ORDUSUNU savaş meydanında sildikten sonra kendine gelebildi. Böylece PRUSYA ÇEKİRDEKLİ Alman İmparatorluğu kurulmuş olacaktı.

Zaman zaman derim veya altını çizerek önemsediğim bir JEOPOLİTİK gerçek var ya. MİLLETLER / DEVLETLER COĞRAFYALARININ TUTSADIRLAR. Bu yaklaşım ve açıklamaya en tipik ülkelerden biri de ALMANYA dır. Avrupa’nın iki yakası arasında ayrıca, yine Avrupa’nın Kuzey – Güney’i arasında direkt ulaşım ağının tam ortasında yer alması, tarih boyunca yaşanacak olan bütün “ BARBARLAR GÖÇ” ‘ü trafiğinde ara – konaklama noktası olması. Mesela antik ROMA’nın bugün bile izlerini gördüğümüz o ünlü” BARBARLAR DUVARI” hatta yine Romalıların bu duvarın bir diğer benzerini de İngiltere’ de de inşa etmediler mi ?

Almanya bir anlamda veya başka bir açıdan bakıldığında, dünyadaki yarışın çok gerisinde kalmış, ne Afrika’ da ne de Asya’ da sömürge yapacağı, hammadde emek sömürüsü yapacağı coğrafyalar kalmamıştı. Britanya kendini “ güneşin batmadığı ülke “ , Fransa ise “güneş İmparatorluğu” olarak kendilerine birer sıfat eklemişlerdi. Artık İspanya – Portekiz evet yine sömürgeci devlet olma konumlarını korumuşlar ama artık LİG ‘ den düşmüşlerdi. ( ARMAOĞLU - EMERSON – MORGENTHAU –NADAS – WALLERSTEİN – KENNEDY)

ALMANYA tipik kara devleti konumundaydı, açık denizlere çıkma, donanma ve ticaret filolarını, güvenilir rotalar üzerinden görev alanlarına yollama imkan ve kabiliyeti ise son derece sınırlı ve açıkça İNGİLİZ DONANMASININ ateş gücünün tehdidi altındaydı.

Özellikle BISMARC sonrası, genç İmparator II.WİLHELM’ in “ihtiraslı, hırslı “ hatta “haddini bilmez politik / ön yargılı birazda “aşağılık “ duyguları ile dolu,” takıntılı “ politik görüşleri, zaten bir süreden beri Alman politikasının temel slogan ve egemen politik unsuru olan: DRANG NACHT OSTEN (doğuya doğru ) politikasının unsurlarında biri olacaktı.

Alman İmparator.donanması 1917 de bağlı bulunduğu, limandan ayrılarak açık denizlere doğru çıkış amaçlı bir HURUÇ davranışında bulundu. Londra AMİRALLİK DAİRESİ ,İngiliz Ana Vatan donanmasına bu çıkışı durdurma ve Alman İmparator.DONANMASINI denizlere gömün emrini verdi.

Her iki donama bütün güçleri ile savaştılar. Çatışmalar bittiğinde, İngiliz donanmasının daha fazla gemi kaybetmesine rağmen Alman donanması da açık denizlere çıkamamış,tekrar bağlı olduğu limana dönmek zorunda kalmıştı. Ne hazindir ki Alman ekonomisine büyük maliyet ve ek yüklerle inşa edilen o dev DRENOTLAR savaş sonuna kadar bağlı kalacaklar, hatta denizciler savaşın bitmesi içinde ayaklanacaklardı. Savaş bittiğinde, Alman denizciler o dev donanmayı İngilizlere teslim etmemek için kendi kendileri açık denizlerde batıracaklardı.

LONDRA, eninde sonunda 1776 ‘ nın cevabını 1820 de WAŞİNGTON’ u işgal edip, o yıllarda ahşaptan inşa edilmiş olan BEYAZ SARAY’ ı yakarak bir anlamda, neredeyse yarım asır yenildiği Amerikalılardan belki de rövanşı almış oldular. Bu zafer nasıl İngilizlerin üzerinde özgüvenlerini artırıcı unsur olduysa, yenilgi de bir açıdan WAŞİNGTON üzerinde, belki biraz ileri bir iddia olacak ama, ONTOLOJİK KOPUŞ etkisi yaratacaktı.

Bu yenilgi ve BEYAZ SARAYIN yakılması, Amerikan dış politikasında ve diplomasisinde İNFİRADCILIK dediğimiz, bir tür İZOLAZYONİST, bir tutum takınarak, yeni bir dış politika DOKTRİNİ ilan edecek. ”Amerika Amerikalılarındır. Avrupalı hiçbir gücün kıtaya müdahalesine izin verilmeyecek “ savını ortaya atmış olacaklardı. Hatta bu politika değişikliği MEKSİKA’ da, Avrupa kökenli ,Fransa yanlısı İmparator MAKSİMİLYEN ‘in, tahtından indirilmesi ve infazı ile sonuçlanmış, PARİS’ in “ gıkı” bile çıkamamıştı.

VİYANA KONGRESİNDEN sonra Avrupa’ da dengeler de hayli değişikler olmuş, Fransa arka sıralara doğru yuvarlanırken, ALMANYA ve ÇARLIĞIN yıldızları parlamaya başlayacaktı. İngiltere ,WATERLODAN hemen sonra ,kendinin asıl “ LEBENSRAUM’u sayılan denizlere doğru açılmaya devan etmiş. Öncelikle, G.AMERİKA’ da etkili olmaya çalışan İTALYANLARI,ARJANTİNDEN KOVALAMAYI BECERECEKTİ. – ara not. ünlü TANGO MÜZİĞİ, o yıllarda çok havalı ve cazip olan İngiliz denizcilerine karşı İtalyan kökenli MAÇO (Bitirim ) gençlerin duygu patlamalarıdır.

XIX.y. yılın ortalarından itibaren İNGİLTERE için yeni bir dönem başlamak üzereydi, Hindistan’da yaşanan ve siyasi tarihe SEPPOY AYAKLANMASI diye geçen, iç isyandan sonra LONDRA ,bütün bir ALT KITAYA esmen el koyarak, İngiliz hegemonik gücünü daha da uzatarak zaten egemen olmaya, sızmaya başladıkları, ÇİN’ e doğru uzanmaya başlamışlar, bazen tek başlarına bazen de peşlerine taktıkları diğer Avrupalı EMPERYALİST devletler ile PEKİN’ i bile işgal edeceklerdi. Hatta Hindistan’da ürettikleri, uyuşturucuları, ÇİNLİLERE neredeyse bedava dağıtarak, milyonlarca CİN’liyi KEŞ yapacaklardı.

XIX . yüz yılın ortalarında uzak doğu’ da “ uyuyan dev “ olarak niteleyeceğimiz bir başka güç daha vardı. JAPONYA. Dünya’nın uzak bir köşesinde daha doğrusu uluslararası ticaret ve ekonomik çemberlerinin dışında kalan, kapalı kutu olarak ele alacağımız, bu coğrafya da ŞOGUN denilen askeri despotik bir siyasal rejim hüküm sürüyordu, bu yıllara kadar bu adalar devleti olan ülkede önce PORTEKİZLİLER sonra da HOLLANDALILAR, çeşitli yollardan ancak “ geçici” bazı ayrıcalıklar kazanarak ticaret başlamışlar ama Japon milli kültürüne hakim olan “ yabancı düşmanlığı “ duygusu, bu yabancı güçlerin ülke derinliğine sızmasına engel olmuştu.

Bu coğrafya’ya devlet politikası amacıyla ilk gelen ve kısa zamanda da başarı sağlayan ilk ve tek devlet. ABD olmuştur. Özellikle KOMODOR PERY ‘nin “ kara gemileri “ ilk aşamada 5 Japon limanını, donanmalarının topları sayesinde, ticarete açacaktı.

Amerikan donanmasının tehdit ve zorlaması ile, Japonya yeni bir döneme, sürece girecekti. Uluslararası sistemde adına MEİJİ RESTAROSYANI denilecek bir dönem yaşanacaktı.ORTAÇAĞ görünümlü bir dehşet ki bu sürecin başlangıcını 1854 kabul edersen elli yıl sonra, Rusların hem PASFİK hem de BALTIK FİLOLARINI denizlere gömdü. Eğer Osmanlı Devleti Boğazlardan geçme izni verseydi KARADENİZ DONANMALARI’da aynı akıbeti yaşayacaktı.

XX.yüz yıla girildiğinde artık denizlerde İNGİLTERE’nin tek başına hegemonik üstünlüğünden bahsetmek artık son derece güçtü. ABD ve JAPONYA,’ nın “nefesleri “ adeta LONDRA’nın “ ensesindeydi”

İngiltere artık BÜYÜK BRİTANYA İMPARATORLUĞU olmuş, hemen hemen dünyanın bütün denizlerinde, liman ve önemli boğazlarında, kanallarında, seyrüsefer ve bir anlamda güvenliği sağlayan tek güç haline gelmişti. Londra, bu noktaya / aşamaya kolay kolay gelemedi ,ama uzun bir strateji / planlama sayesinde “ adım adım “ ulaşacak, DONANMA kadar da önemli olan DENİZ TİCARET FİLOSUNUN ‘da sahibi olacaktı. İngilizler Napolyon’ un deyimiyle “ dükkancı millet “ olmanın yanı sıra DENİZCİ MİLLET olduklarını da ispat edeceklerdi. ( ROBİNS – HACIOĞLU – MASSİE )

LONDRA , devlet olarak bu stratejisini, her zaman üzerinde sık sık durmaya çalıştığımız coğrafyasına ve jeopolitik zorlamasına borçluydu. Nasıl her zaman büyük bir zevkle J.LONDON ‘ un VAHŞET’İN ÇAĞRISI adlı eserini büyük bir zevkle okuyorsak, İngiliz halkı ve devlet adamları da,” DENİZLERİN ÇAĞRISINI “ duymazlıktan asla gelemezlerdi. Ülke coğrafyaları, bir çok ham madde, gıda konusunda asla yeterli değildi. İngilizler deyim yerindeyse “ rızıklarını “ denizlerden veya denizlerin ötelerindeki coğrafyalardan çıkarmak zorundaydılar. Özellikle XVIII. y. yılla başlayan SANAYİLEŞME SÜRECİ ,doğası gereği , ucuz bol h.madde – ek talep – pazar demekti. Peki bütün bunlar yeterli miydi ? Elbette hayır. Nasıl BOZKIR HALKLARININ, binlerce AT-KOYUN ve DEVE sürülerinden oluşan mal varlıklarını, YAYLAK – KIŞLAK döngüsü içinde, sürgit yaşam biçimi, bütün mal varlıkları olan bu sürülerin yolculular sırasında güvenli olarak getirilip – götürülmesi, ayrıca yaylak ve kışlakların elde tutulması, diğer aynı yaşam tarzı ve kültüründen gelen toplulukların işgal etme niyetlerinin önlenmesi. Bütün bir topluluğun ; güç ve kapasitesine, cinsiyet ve yaş farkı gözetilmeksizin görev / işbölümü ister istemez bu halkları olağanüstü organizasyon gücü geliştirmelerine yol açmış, özelliklede YERLEŞİK HALKLAR üzerinde baskıcı güç oluşturmalarına yol açmıştı. ( TÜRKDOĞAN – KAFESOĞLU )

Siyasal tarih’e yakın plan bakıldığında, LONDRA’ NIN GÖRELİDE OLSA POLİTİK / ASKERİ / EKONOMK ÜSTÜNLÜĞÜNÜ DİĞER ULUSLARA KARŞI ÜSTÜNLÜĞÜNÜ 1920 LERE KADAR SÜRDÜREBİLMİŞTİ.

LONDRA, ancak 1945 lerden sonra artık dünya ölçeğinde politika üretme – uygulama yetisini yitirdiğini, kabul ederek, kendisi için artık kaldıramayacağı yük olarak gördüğü, coğrafyalardan bazen çok ani bazen de belli plan ve anlaşmalar yolu ile çekilmeye başlayacaktı.

EMPERYALİZM öyle menem bir şeydir ki : hem Emperyalist hem de kurbanı / avı olan ülke için, kurtuluşu hiç de kolay bir süreç değildi. Üstelik bir de söz konusu İngiliz sömürgesiyseniz, bir an gözlerinizi kapayın ve düşünün, İngilizler her terk ettikleri coğrafya’da, arkalarında soy / dil / din ve mezhep iç çatışma ve savaşları bırakarak, adeta terk ederek kaçmışlardır. FİLİSTİN – HİNDİSTAN.

Daha önceki bölümlerde anlattığımız ve hatırlanacağı üzere,Almanya devlet ve güç olarak , Avrupa tarihine hayli geç bir tarihte en sonunda 1871 de SEDAN ‘ da Fransızları yapılan bir meydan savaşı sonrası ; Avrupa’da zaten bir süreden beri sanayi ve ekonomik güç olarak İngiltere’yi takip eder konumdaydı. III.NAPOLYON’U 1871 de aştıktan sonra ,artık KARA GÜCÜ olarak PRUSYA çekirdekli ALMAN İMPARATORLUĞU, gerçek anlam ve zamanlı bir şekilde artık Avrupa’nın bir numarası olmuştu.

BİSMARC 1890 da genç İmparator II.WİLHELM tarafından zorunlu emekliliğe ayrılıncaya kadar da ,BERLİN ‘in bir özü/ kulağı PARİS’ te diğerleri ise MOSKOVA’ ya çevrilmişti. 1871 den 1890 ‘a kadar BİSMARC’ın korkulu rüyası veya uykularını kaçıran tek olay, PARİS’in bir intikam savaşı ve bu savaşta yanında MOSKOVA’nın olması idi.

BERLİN – MOSKOVA arasında reel politik olarak, direkt bir çıkar, jeopolitik anlaşmazlık veya düşmanlığa yol açacak direkt bir konu yoktu. Ancak MOSKOVA ’nın VİYANA ile gerçekten stratejik ve jeopolitik görüş / çıkar algılamaları birbirine ters ve hatta düşmancaydı. Eğer arada ciddi bir anlaşmazlık veya silahlı bir çatışmaya yol açmamışsa ; NAPOLYON SAVAŞLARI daha doğrusu WATERLO’ dan sonra VİYANA KONFERANSI sonrası galip devletler arasında varılan bir ilkeler dizisi ki; buna diploması veya siyasi tarihte AVRUPA UYUMU dense de belli politik rejim yakınlıkları olan MUHAFAZAKAR DEVLETLERİN dayanışma “ ruhlarıydı “. Bir farklı durum ise VİYANA - BERLİN arasındaki CERMEN kardeşliği / dayanışması, güçlü bir faktördü.

Buna karşılık PARİS – MOSKOVA arasındaki işbirliği ve dayanışmanın belki hemen dikkati çekmese bile, önemli bir diğer yanı ise, aradaki ekonomik / ticari / finansman alanlardaki çok yakın işbirliğidir. Kırım Savaşı yıllarında her iki ülke / devlet savaşan taraflardı. Hatta Moskova savaş alanına yeteri kadar imkanı ve gücü olmasına rağmen ne insan ne de malzeme yollayamamıştı.

Moskova’nın aradan 50 yıl sonra UZAK DOĞU’ da JAPONLAR karşısında hem deniz hem de kara savaşlarını kaybetmesi, çok büyük toplumsal / ekonomik olaylara sahne olması. Moskova’ nın ekonomik kalkınma ve hamleler için ek kaynak ve güç aramaya sevk etmiş. Fransa’ da Cermen Dayanışması ve de II.WİLHELM,” çılgın arzu ve istekleri “ karşısında BERLİN’le “ baş başa” kalmamak taktiği gereği, Rusya’nın nerdeyse bütün ekonomik - toplumsal yatırımları için en büyük kreditör ve kaynak sağlayan ülke / merkez konumundaydı.
BERLİN, XIX.y. yılın son on yılı ile XX.y. yılın ilk on yılı içinde yalnız Avrupa’da değil; dünyanın bir çok önemli coğrafya ve jeopolitik alanlarında ilgili devletlerin sık sık silaha başvurdukları operasyonlara tanık olacaktı. Mesela İtalyan’ların “ boylarına bakmadan “Afrika kıtasında HABEŞİSTAN ‘da girdikleri EMPERYALİST / SÖMÜRGECİ MACERALARI,!896 ADUA’ da yüz kızartıcı bir yenilgi ile sonuçlanacaktı. Yalnız İtalyanlar mı, İngilizlerde GÜNEY AFRİKA’ da BOER SYANI karşısında ne hallere düştükleri o günlerde dünyanın gündeminde bir numara değil miydi?

Bu yıllar arasında gerçekten dünyanın bütün her köşesinde benzer savaşlar ve çatışmalar, her cepheden sürüyor, yalnız emperyalist devletler, en azından şimdilik kaydıyla yüz yüze açıktan çatışma yerine, halkları ya birbirlerine ya da sömürgeci güçlere karşı kışkırtma politikalarını seçmişler ve bu tutumu devlet politikaları haline getireceklerdi. Mesela Berlin İngilizlere karşı İRLANDALI milliyetçileri, Amerika kıtasında Meksikalıları tahrik teşvik ve hatta yardımda bulunurken, İngilizlerde Osmanlı devletine karşı ERMENİ-ARAP ve KÜRT, ayrılıkçıları kışkırtmaya, örgütlemeye çalışacaklardı

Daha önceki bölümlerde anlattığımız ve hatırlanacağı üzere,Almanya devlet ve güç olarak , Avrupa tarihine hayli geç bir tarihte en sonunda 1871 de SEDAN ‘ da Fransızları yapılan bir meydan savaşı sonrası ; Avrupa’da zaten bir süreden beri sanayi ve ekonomik güç olarak İngiltere’yi takip eder konumdaydı. III.NAPOLYON’u 1871 de aştıktan sonra ,artık KARA GÜCÜ olarak PRUSYA çekirdekli ALMAN İMPARATORLUĞU, gerçek anlam ve zamanlı bir şekilde artık Avrupa’nın bir numarası olmuştu.

BİSMARC 1890 da genç İmparator II.WİLHELM tarafından zorunlu emekliliğe ayrılıncaya kadar da ,BERLİN ‘in bir özü/ kulağı PARİS’ te diğerleri ise MOSKOVA’ ya çevrilmişti. 1871 den 1890 ‘a kadar BİSMARC’ın korkulu rüyası veya uykularını kaçıran tek olay, PARİS’in bir intikam savaşı ve bu savaşta yanında MOSKOVA’nın olması idi.

BERLİN – MOSKOVA arasında reel politik olarak, direkt bir çıkar, jeopolitik anlaşmazlık veya düşmanlığa yol açacak direkt bir konu yoktu. Ancak MOSKOVA ’nın VİYANA ile gerçekten stratejik ve jeopolitik görüş / çıkar algılamaları birbirine ters ve hatta düşmancaydı. Eğer arada ciddi bir anlaşmazlık veya silahlı bir çatışmaya yol açmamışsa ; NAPOLYON SAVAŞLARI daha doğrusu WATERLO’ dan sonra VİYANA KONFERANSI sonrası galip devletler arasında varılan bir ilkeler dizisi ki; buna diploması veya siyasi tarihte AVRUPA UYUMU dense de belli politik rejim yakınlıkları olan MUHAFAZAKAR DEVLETLERİN dayanışma “ ruhlarıydı “. Bir farklı durum ise VİYANA - BERLİN arasındaki CERMEN kardeşliği / dayanışması, güçlü bir faktördü.

Buna karşılık PARİS – MOSKOVA arasındaki işbirliği ve dayanışmanın belki hemen dikkati çekmese bile, önemli bir diğer yanı ise, aradaki ekonomik / ticari / finansman alanlardaki çok yakın işbirliğidir. Kırım Savaşı yıllarında her iki ülke / devlet savaşan taraflardı. Hatta Moskova savaş alanına yeteri kadar imkanı ve gücü olmasına rağmen ne insan ne de malzeme yollayamamıştı.

Moskova’nın aradan 50 yıl sonra UZAK DOĞU’ da JAPONLAR karşısında hem deniz hem de kara savaşlarını kaybetmesi, çok büyük toplumsal / ekonomik olaylara sahne olması. Moskova’ nın ekonomik kalkınma ve hamleler için ek kaynak ve güç aramaya sevk etmiş. Fransa’ da Cermen Dayanışması ve de II.WİLHELM,” çılgın arzu ve istekleri “ karşısında BERLİN’LE “ baş başa” kalmamak taktiği gereği, Rusya’nın nerdeyse bütün ekonomik - toplumsal yatırımları için en büyük kreditör ve kaynak sağlayan ülke / merkez konumundaydı.
BERLİN, XIX.y. yılın son on yılı ile XX.y. yılın ilk on yılı içinde yalnız Avrupa’da değil; dünyanın bir çok önemli coğrafya ve jeopolitik alanlarında ilgili devletlerin sık sık silaha başvurdukları operasyonlara tanık olacaktı. Mesela İtalyan’ların “ boylarına bakmadan “Afrika kıtasında HABEŞİSTAN ‘da girdikleri EMPERYALİST / SÖMÜRGECİ MACERALARI,!896 ADUA’ da yüz kızartıcı bir yenilgi ile sonuçlanacaktı. Yalnız İtalyanlar mı, İngilizlerde GÜNEY AFRİKA’ da BOER SYANI karşısında ne hallere düştükleri o günlerde dünyanın gündeminde bir numara değil miydi?

Bu yıllar arasında gerçekten dünyanın bütün her köşesinde benzer savaşlar ve çatışmalar, her cepheden sürüyor, yalnız emperyalist devletler, en azından şimdilik kaydıyla yüz yüze açıktan çatışma yerine, halkları ya birbirlerine ya da sömürgeci güçlere karşı kışkırtma politikalarını seçmişler ve bu tutumu devlet politikaları haline getireceklerdi. Mesela Berlin İngilizlere karşı İRLANDALI milliyetçileri, Amerika kıtasında Meksikalıları tahrik teşvik ve hatta yardımda bulunurken, İngilizlerde Osmanlı devletine karşı ERMENİ-ARAP ve KÜRT, ayrılıkçıları kışkırtmaya, örgütlemeye çalışacaklardı

Hatırlanacağı üzere ne demiştik ; tarih felsefesi ve sosyolojisi üzerinde çalışanların temel bakış açıları veya yaklaşımları, genellikle iki temel üzerine oturmuştur. Bunlardan birincisi tarihe ve insanlığa SINIF MÜCADESELESİ penceresinden bakan MARKSİST yaklaşım bir diğeri ise bizim de içinde olduğumuz TARİHE MLLETLERARASI bir mücadele olarak bakan ve değerlendirenler.

Tarih dediğimiz bilimin de kendi arasında mutlaka özel uzmanlık alanı olarak kabul edilen, farklı toplumsal bilimlerden de yararlanarak, yaşanılan geçmişte kalan olay ve gelişmeleri ele alan alt uzmanlık alanları da olması son derece doğru ve geçerli yaklaşım değil midir ?

İsterseniz bundan sonra LONDRA – BERLİN arasında yaşanacak gerginlikleri, mücadeleleri hatta zaman zaman da “ kuvveden fiile” çıkan savaşların üzerinden de dediğimiz gerçek ve yaklaşım açısından bir kez daha gözden geçirelim. Ama temel yöntem ve bakış açımızda bazen, özgün konu olarak seçtiğimiz bazı gelişme ve olayları da yeri ve zamanı geldikçe de ÖNCELLİYELİM.

Bu ikili arasındaki ilişkilerin derinliği, boyutlarını tam anlamıyla ele almak elbette, bu çalışmanın amacı değildir. Toplumsal olayların en önemli yöntem bilimsel yanlarından veya özellerinden olan ÖRNEK OLAY ve İSTANBUL – ANKARA – PARİS –MOSKOVA- WAŞİNGTON gibi merkezlere yansıması etkilemesi de en az bu iki başkent arasındaki ilişkiler açısından önemli ve etkili değil midir ?

Sık sık atıfta bulunduğumuz 1890 ‘ lar dan sonra BERLİN ‘in, değişen çıkar ve politik algılamaları / çıkarsamaları, bu iki ülkeyi 25 yıl içinde adeta TOPYEKÜN SAVAŞ DURUMUNA GETİRECEKTİ. Üstelik’ de savaşan ülkeler ( GÜRÜN ) kaderin bir cilvesi İngiliz ana kraliçesinin torunlarıydı .Alman İmparatorun aynı zamanda İngiliz Kraliyet Donanmasında TÜMAMİRAL rütbesindeydi. Her yıl düzenlenen, İngiliz Donanma günü ve manevralarına, bizzat kendisinin komuta ettiği bir Alman savaş gemisiyle katılırdı.( MASSİE )

Belki dış görünümde böylesi sıcak / içtenmiş gibi gelen / görünen bu ilişkilerin hemen “ perde arkası “ da,”minderde birbirlerinin arkasına dolanıp, bastırıp puan almayı düşünen GÜREŞCİLER gibiydiler.” İşin en kötüsü bu ikili dünya üzerinde yalnız, baş başa kalmış da değillerdi. En az bunlar kadar hevesli, arzulu aç başka tali’de olsa ülkeler vardı. Bir de bu kervana atlamayı düşünen artık sermaye / teknoloji / askeri ve politik açıdan kendilerini hazır hisseden devletlerde, artık dünya karalarında, denizlerinde sahneye çıkmak üzereydiler. Birinci gruba PARİS ve MOSKOVA’ yı örnek verebilirken ikinci gruba da WAŞİNGTON ve TOKYO’ yı verebiliriz.

Bu birinci lig takımlarının bir hedef alan / coğrafyaları olması temel amaç değil miydi ? İşin doğası da bu değil midir ?

MİLLETLERARASI MÜCADELENİN temel kavramı, ek munzam güç sağlamak / kazanmak ve rakiplerine karşı avantaj sağlamak değil midir ? Veya onu çok başka alanlarda mücadeleye çekerek / zorlayarak hem dikkatini dağıtmak hem de güç dağılımında dengesini bozmak değil midir? Mesela ÇARLIK,PASİFİK ‘ de arkası arkasına iki büyük donanmasını ,Japonlara karşı girdiği mücadele’de kaybetmedi mi ?

XX. y. yılın başlarında artık uluslararası sistem ve diplomatik ilişkilerinde ; artık dünya gündeminin en tepesinde : BERLİN – LONDRA ilişkileri ve bu iki başkentin birbirlerini, nasıl takibe alıp, birbirleri aleyhine ,kumpaslar planladıkları ne tür entrika çevirdiklerini son derece net hem de hiç saklamadan bir yandan GİZLİ – AÇIK DİPLOMASİ oyunları oynadıklarını, yapılan imza altına alınan bazı anlaşmaların .üçüncü taraflardan saklanan maddeleri olduğunu ancak yıllar sonra öğrenmek mümkün olacaktı.

Bu dediklerimizin veya anlatmaya çalıştığımız hususların en başında - ilke olarak savaş öncesi PARİS ve LONDRA kendi aralarında, savaştan sonra FİLİSTİN de MUSEVİLERE toprak tahsis edilip bir YAHUDİ YURDU kurulması hususunda mutabakata varmışlar - ve savaş yıllarında da OSMANLI ORTA DOĞUSUNU cetvelle sınırların çizerek paylaşmışlar, ama bu arada kendilerinin müttefiki olan MOSKOVA’ dan da onay almışlardı.

İsterseniz bu konuya “kuş bakısı “ bir bakalım mı, savaştan hemen önce o meşhur “HASTA ADAM “ ve mirası konusu zaten bir süreden beri, EMPERYALİST DEVLETLER arasında görüşme konusu idi. ( QUESTİON D'0RİENT / ANDERSON ) Taraflar el altından önceleri “ nabız yoklama “ türünden ,gizlice görüşmelere yaparken, fikren anlaşmaya varınca, SYKES – PİCOT ( asker - diplomat ) aralarında, savaş sonrası Osmanlı İmparator. nasıl bölüşüleceği konusunda anlaşma imzalandı, ( 1916 ) Ruslara’ da doğu Anadolu ve Boğazlar konusunda büyük tavizler verildi. O yıllarda İngilizlerin Mısır’da ki KAHİRE BÜROSU alenen Araplar arasında anti Osmanlı bir kampanya açmış onlara BAĞIMSIZLIK SÖZÜ vererek bol bol da KIZIL DAĞITARAK yanlarına çekeceklerdi.

Her şey DOWNİNG SREET NU 10 da’ ki plan, sessizce derinden uygulanmakta, Osmanlı Devletinin altından adeta “halı “ çekilmekteydi. Bu arada Araplar “büyülenmiş “ gibi ; İngilizlerin Kahire Bürosunun en acar, gözü pek ajanları ( LAWRENCE – BELL ),Osmanlı Orta Doğusunda adeta “ cirit” atmakta, ARAP KIYAM ateşini beslemekle meşguldüler. Hatta İHANET o kadar ileri aşamaya gelmişti ki, HARP OKULU mezunu,Arap kökenli subaylar bile İngilizlerin yanında yer almaktaydılar. Mesela daha sonra Kudüs Müftüsü olarak ünlenecek HÜSEYİN veya daha sonra Irak’ta başbakan bile olacak olan NURİ EL SAİT gibiler.

Ancak umulmayan en büyük olay, ÇARLIĞIN savaş ortamına ve sıkıntılarına dayanamaması, bir anlamda “ havlu atması “ ki, bu süreçte Alman Askeri istihbaratı çok etkili olmuş, ünlü Musevi düşünür ,bizdeki adıyla PARVUS EFENDİ sayesinde LENİN ‘ e ulaşılmış, onu kapalı mühürlü ve yeterli altınla, İSVEÇ üzerinden RUSYA’ya yollanacak. Alman ordu komutanları, diplomatları ile Rus temsilciler arasında BREST – LİTOVSK de ATEŞ KES ANLAŞMASNA VARILMIŞTI.

BU ATEŞ- KES BİR ANLAMDA “ DEVENİN BELİNİ KIRAN TÜY DEMEK OLACAKTI.

Bu geçici anlaşma imza altına alınır alınmaz, RUSLAR daha önce imza alına alınan Osmanlı Devletinin parçalandığı SYKES – PİCOT anlaşması ve devlet sırrı niteliğindeki anlaşma maddeleri açıklanmıştı. Bu açıklamalar aslında Arap dünyasında “şok etkisi “ yaratacaktı.

Arap Bağımsızlık rüya ve hayallerine öylesine kendini kaptıran ve Londra’ya, “ kul – köle “ olan Arap liderler asla daldıkları rüyadan uyanamadılar.

Böylece neredeyse 500 yıl süren TÜRK EGEMENLİĞİ, KANAL’ da ya boğulan ya da SİNA ÇÖLÜNDE uçmağa varan TÜRK ASKERLERİ ile bitecekti. Bunlardan biride iler de YÜZBAŞI SELAHATTİN adı altında bir eserde, adı geçen Yüzbaşının ,eniştesinin çöle düşerken, kanlı mendiline kendi kanıyla yazdığı, askerine “İNTİKAMIMI ALIN” notu ve yazılan bezin İSTANBUL HARBİYE ASKERİ MÜZESİ’ nde camekanın altında görüp okuyabilirsiniz.

 

DEVAM EDECEK

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

66 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi