TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK-19

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak-19

BİSMARC sonrası, BERLİN ‘in genel olarak, uluslararası okumaları, değerlendirmelerinde her kesin anlayacağı bir şekilde radikal değişiklikler olmaya başlamış, yeni İmparator bu politik değişiklerini de açıkça beyan etmekten de geri durmayacaktı.

İlk olarak LONDRA karşısında pasif hatta zaman zaman EDİLGEN tutum ve davranışlara son verilmiş. Özellikle de PARİS artık önemsenecek bir devlet olmaktan çıkarılmış, mesela AGADİR olayında açıkça tehdit edilir, baskı altına alınır devlet statüsünde değerlendirilmişti. Bu “meydan okuma” türü politik değişiklikler PARİS’ i, aradaki anlaşmazlıkları tez elden çözüp LONDRA’ya doğru itecekti.

Aslında ALMAN coğrafyası; BERLİN’ nin “ elini kolunu bağlıyor” onun, asıl jeostratejisi olan, KÜRESEL POLİTİKALARINI sınırlayacak önemli bir faktördü.( GÜNEŞİN ALTINDA YER KAPMAK – BULMAK ) Berlin ‘in önünde evrene açılabileceği iki yol vardı. Bunlardan biri, bin bir zahmet ve fedakârlıkla oluşturulan ALMAN DENİZ TİCARET ve DONANMA GÜCÜNÜN, Danimarka boğazından geçip, ATLANTİK DENİZİNE ve oradan dünya denizlerine açılma veya daha güneyine, doğusuna dönüp, Osmanlı Devleti üzerinden o meşhur “ DOĞUYA DOĞRU “bir kara jeopolitiği ve stratejisi geliştirmek uygulamak olacaktı.

Berlin’de ki, Alman stratejisyenleri ve jeopolitikçilerinin değerlendirmelerinde, İNGİLİZ GÜCÜNÜ / EGEMENLİĞİNİ, kırmanın tek yolu çok basitti.

• İngiliz gücünü denizlerden kovalamak, kontrol altında tuttuğu bütün liman-üs ve tesislerinden uzaklaştırmak.

• LONDRA ’nın prestij ve statükosunda özel önem ve yeri olan HİNDİSTAN ALT KITASINDAN “el eteğini çektirmek “

Berlin, Londra’ ya karşı bu ikili politikayı tespit edip uygulamaya koyarken, İSTANBUL özellikle Alman Kara jeopolitiğinde özel bir konuma sahipti. Her şeyden önce Osmanlı Padişahı seromonik’ de olsa, İSLAM HALİFESİYDİ. Dünya üzerinde, Müslümanların üzerinde etkili olacağı düşünülen / hayal edilen bir gücü vardı.

Londra ‘nın bütün İSLAM ÂLEMİ üzerindeki politik-ekonomik ve askeri politikalarının elbette merkezi, DOWNİNG SREET NU 1O du, ancak özgün politik ve propaganda merkezleri, KAHİRE ve YENİ DELHİ şehirleri seçilmişti. Yalnız bu iki merkezin gerek OSMANLI gerekse Osmanlı dışı İSLAM dünyası için bakış ve değerlendirmeleri, algılamaları çok farklıydı hatta zaman zaman aralarında ciddi düşünsel / politik yaklaşım farkları vardı. Ayrıca çok daha önemli, yapısal farklarda vardı. Mesela KAHİRE BÜROSU ağırlıklı ve çoğunluk olarak DİPLOMAT / POLİTİK, YENİ DELHİ ise ASKER ağırlıktaydı. Ayrıca yakın plan bakıldığında, Hindistan ‘da İngiliz egemenliği, SEPPOY İSYANIN’ dan sonra egemenliği bir anlamda “ ip üzerinde” bir dengedeydi. Hindu çoğunluğa karşı ister istemez MÜSLÜMAN HİNTLİLERİ öncelemek zorundaydı. Eğer HALİFE SULTAN’A karşı LONDRA, aşırı tepkisel davranış verirse politika izlerse, SİMLA için tehlike çanları demekti.

Dikkatle izleyin, LONDRA, özellikle İran’dan sonra, Arap yarım adasında da, bu konuda olumlu işaretler görünce, neredeyse bütün istihbaratçılarını, OSMANLI ORTADOĞUSUNA yollamıştı.

Londra, bütün dikkat ve kaynaklarını dünyanın bu yöresine sevk etmeye başlayınca Almanya ‘ da, Osmanlı devletinin zaten sahada var olan alt yapısını, para, silah bazı uzmanlarla takviye ederek, saha da LONDRA’ da adeta savaş açacaktı.

BERLİN, donanması ile asla açık denizlere çıkamayacağını kendilerini bekleyen MAJESTELERİNİN deniz gücü / bloğunu yıkamayacaklarını biliyorlardı. Onun için denizlere ticaret gemisi gibi ama ateş gücü yüksek gemileri bir tür AKINCI ( PRİVATE ) gücü olarak yollamayı tercih edeceklerdi.

Savaş öncesi LONDRA ve PARİS, bu konuda ilk anlaşmasına varmışlar İngiliz donanması ATLANTİK VE OKYANUSLARDA görev yaparken, Fransızlarda Akdeniz’de devriye gezeceklerdi. MALTA’ da üstlenen İngiliz Akdeniz filosu’ da Fransızlara ateş gücü sağlayacaktı.

BERLİN, LONDRA’nın denizlerde kurduğu blokajı delemeyeceğini / aşamayacağını anlayınca; İngilizlerin “zayıf karnına” yani HİNDİSTAN ALT KITASI’NA ulaşmak, BRİTANYA İMPARATORLUĞU’NUN “TACIN İNCİSİ” olarak kabul edilen / tanımlanan hedefe ulaşmak için, dünya üzerindeki İngiltere’nin prestij ve saygınlığına en kesin darbeyi bu noktadan vuracağını düşündü, planladı ve DÜĞMEYE BASTI.

II. WİLHELM 1890’da, Berlin’de, BISMARCK’ı, Prusya’ya yolcu ettikten sonra “ipleri eline almıştı”. Zaten 1878 BERLİN KONGRESİ’nden BERLİN-İSTANBUL ilişkileri her alanda ve boyutta gelişmiş, neredeyse Osmanlı Devleti’nin dış ticaretinde Almanya birinciliği kapmıştı. Özellikle Osmanlı ordusunun reform, modernleşme sürecinde artık Almanya lider bir ülkeydi. II. Wilhelm iki defa Osmanlı ülkesine ziyarete gelmiş; çok büyük törenlerle karşılanacaktı. İlkinde İstanbul, ikincisinde ise Kudüs seçilen özel ilgi alanlarıydı.

Berlin aşağı yukarı bu 20 yıllık zaman içerisinde Osmanlı Devleti’ne milyarlarca marklık; kredi-borç-yardım-yatırım yapmıştı. Özellikle BERLİN-BAĞDAT Demiryolları yatırımında her ne kadar Fransız ve İngiliz sermayesi olsa bile bu yatırımın KOÇBAŞI Almanlardı.

Şimdi sıra İstanbul’a gelmişti; Osmanlı Devlet’i, FAİR COMLİS (oldu-bitti) şeklinde bir operasyonla harpte taraf teşkil edince; ALMAN ÇIKARLARININ “kurşun askeri” olacaktı.

Berlin savaş öncesi, ilgi alanı içerisine aldığı gerek MISIR, gerekse HİNDİSTAN için özel planları ve operatif niyetleri vardı. Bunun için de Mısır’a geçmişi karanlık Alman Dışişlerinde pekiyi karşılanmayan değer verilmeyen, geçmişinde YAHUDİ bağı olan, ancak imparatorun yakın çevresinden; OPPERHEİM, kendine Başkonsolos ve bir de soyluluk gerekçesi yaratarak Kahire’ye Berlin’i temsilen gitti. Görev yaptığı yıllarda, İmparatora bizzat yolladığı, birçoğu da gerçekçi olmayan bilgilerle dolu raporlarıyla, Berlin’de kafaları karıştırdı. İmparator’un bunun her raporuna düştüğü olumlu görüşler ve yönergeler Alman Dışişleri Bakanlığı koridorlarında ya savsaklandı ya da kayboldu.

BERLİN, MISIR VE KANAL sorununu bu pek devletin resmi makam ve kademelerinde makbul sayılmayan ancak İmparatorun nezdinde geçerliliği ve ağırlığı olan OPPEMHEİR adlı aslında biraz maceraperest zatın eline istemeden hatta zaman zaman onu “ baltalayacak “ gibi tepki bile göstererek sineye çekmek zorunda kalacaklardı.

Mısır ‘ da o yıllarda KAVALALI sonrası yeni bir dönem ve devir başlamış. İstanbul, Paris ve Londra ‘nın “ bastırması “ ile bu aileye HİDİV ÜNVANI vermek zorunda kalmış. Artık KAHİRE iç işlerinde serbest ama dış ve savunma konularında İstanbul’ a bağlı, artık yarı bağımsızı bir statükoya kavuşmuş oluyordu.

KANAL ‘ın yapılması zamanla bu ailenin korkunç bir hadsiz hesapsız para harcaması, ama bir yandan da Mısır ‘ın eğitim , savunması ve modernleşmesi amacıyla da kaynakların harcanması, Mısır’ın iflası demekti. Aile elinde tuttuğu bütün Kanal hisselerini İng. sermayesine borçlarının ve faizlerinin karşılığı devretti. Yalnız bu bağlamda özel bir notu eklemek şart, zira DOĞAN AVCIOĞLU ‘ nun tespit ve analizine göre: MISIR ‘ın, 1843 tarihli HÜNKÂR İSKELESİ ekonomik anlamda aniden büyük bir sıçrama yapması, modernleşme ve özellikle de askeri alanında gelişme göstermesi, YUNAN İSYANI sırasında Osmanlı Devletine yardıma gelen Mısır askerlerinin yetenek ve başarıları arkasından yaşanan isyan sırasında Osmanlı Ordularının gerek NİZİP’ de KÜTAHYA ‘ da arkası arkasına yenilgilere uğraması, İstanbul ‘da korku ile karşılanmış. Ruslarla “denize düşen” misali; O meşhur HÜNKÂR İSKELESİ anlaşması yapılmış, Ruslar bir görev gücü yollayarak. İstanbul‘un korunmasını bizzat üstleneceklerdi. Bu anlaşma Rus askerlerinin İstanbul Boğazı dışına çıkmaları ve yerleşmeleri, bu coğrafya üzerinde başka niyet ve planları olan FRANSIZLAR ve İNGİLİZLER üzerinde en yüksek düzeyde alarm demekti. Bu güçler derhal devreye girerek tarafları anlaşmaya zorlamışlar, taraflar anlaşıp HİDİVLİK gibi yapıya ve ailede kalıma rıza gösterdikten sonra işler tatlıya bağlanacaklardı.

Tarafların anlaşmaları üzerine Ruslara sessizce dönmekten başka bir davranış kalmamıştı. Ancak Mısırda KAVALALI ailesinin gerçekten zenginleşmesi ve yaz aylarında bu ailelerin İSTANBUL’ a tatile gelmeleri, çılgıncasına para harcamaları, Osmanlı Haremi içinde son derece kötü örnek ve rol – model olacaktı. İmkân ve fırsat buldukça bugün BOĞAZ’ da,

Denizden tur atarken gördüğümüz birçok köşk, minik saray o günlerden kalan anıların tek tük de olsa örnekleridir.

İSTANBUL ve KAHİRE saray haremleri arasında başlayan bu çekişme / rekabet, hem Mısır hem de Osmanlı kamu maliyesinin iflası gibiydi. 1838 STS, Osmanlı gümrüklerini neredeyse sıfırlarken aynı etki Mısır içinde geçerliydi. Mısır için gümrük vergisi büyük ve önemli bir kalemdi. Mısırın bütün modernleşme çaba ve planları için azla vazgeçilemeyecek bir finans kaynağıydı.

Bu gelişmelerin üzerinde daha bir yıl geçmeden Osmanlı devleti o ünlü 1839 da TANZİMAT FERMANI ‘nı okumak ve ilan etmek zorunda kalacaktı. Osmanlı Devleti, belki az çok kıskançlık ve belki de kinle, Mısır ekonomisini çökerteceğim derken kendi milli ekonomisini de çökertecekti.

PARİS – LONDRA ve elbette MOSKOVA zaten Avrupa ‘da kesin bir savaş çıkacağını, bu savaşın CERMEN bloğu ve onların yanında yer alacak diğer devletlerle aralarında olacağını tahmin edip, savaş sonrası öncelikle Avrupa ve sonrasında yeryüzü üzerindeki şekillenme üstünde aralarında fikir birliklerine bazen yazılı bazen de zımmen anlaşmaya varmışlardı. Bu üçlü arasında hemen hemen yüzde yüz uyum ve fikir birliktelikleri savaş sonrası OSMANLI DEVLETİ; onun gelecekteki siyasi – hukuki ve fiziki varlığıydı. Elbette en önemlisi, Osmanlı Devletinin sınırları içinde olan Arap topraklarında var olduğuna inanılan HİDRO CARBON yataklarının mülkiyetiydi.

BERLİN, gerçekten yetenekleri ve gücü tam olarak bilinemeyen OPPERHEİME, Mısır politikasını emanet ettikten sonra, Osmanlı Devletinin; hem FİLİSTİN hem de IRAK coğrafyasına dikkatlerini verecekti. KAYZER, ikinci defa Osmanlı ülkesine ziyarete geldiğinde hedef, KUDÜS olmuş, ALMAN PROTESTAN KİLİSESİ, HASTANESİ, OKULLARI ve KONSOLOSLUĞU bu ziyaret sırasında, özel önem verilen mekânlar olacak, ayrıca çeşitli ve önemli ARAP aşiret reisleri ile görüşmeler, kabuller düzenlenmiş, bunlara neredeyse “ avuç avuç “ altınlar dağıtılmıştı.

Almanya ‘nın hatırlanacağı üzere aradan 40 yıl geçse de II. PAYLAŞIM SAVAŞI sırasında gözü ve kulağının biri HİNDİSTAN’ da olacaktı. Bu coğrafya’ya sıçramak için, yine BAĞDAT ve IRAK, taktiksel açıdan “ SIÇRAMA TAHTASI “ olarak görülmüş ve değerlendirilmişti. Hatta bu amaç için Bağdat’ ta RAŞİT ALİ adında birine NAZİ yanışı darbe yaptırmışlar, ancak Almanya’dan kuvvet yollayamayınca, İngilizler, Hindistan’dan kuvvet yollayarak bu darbeyi bastıracaklardı. Böylece RAŞİT ALİ, Arapların QUSLİNG ‘ i olamadı. Hatta ülkemizde de bir romancımız ANKARA EXPERİ adlı eserinde de bu konuyu işlemiştir.

Almanya’ nın ORTADOĞU ve HİNDİSTAN dış politika uygulama ve güçleri tek başına yeterli olmayacağı daha işin başında belli olduğu için öncelikle, OSMANLI DEVLETİ ve HALİFE SULTANIN varlığına ihtiyaçları ve bunların gücü, kâğıt üzerinde psikolojik / propagandif amaçlı olsa da inkâr edilemez, ret edilemez bir gerçekti.

Berlin için bu coğrafya hayli karışık, değil çok bilinmeyenli adeta n derecesinde bilinmeyen parametrelerle doluydu.

Bu coğrafyanın bir başka özelliği özellikle Almanlar içim mesafe olarak çok uzakta oluşu DENİZ YOLU üzerinden ulaşma imkân ve kapasitesinin olmamasıydı. Berlin için, o günkü koşullarda, adı geçen coğrafya için hem Osmanlı devletinin toprakları hem de fiziki / ideolojik ve propagandif açıdan Almanlara büyük avantajlar sağlayabilirdi.

BERLİN savaş başlar başlamaz üçlü bir heyet tekil eder bunlar NİDEMAİER – HENTİG ve WASMUSS İSİMLİ Alman yurtdışı operasyonlarında deneyimli gerçekten görev adamlarıydılar ama aralarında iş bölümü-sorumluluk ve emir / komuta asla tam olarak belirlenmemişti. Bu ise saha da birçok sorun demekti. Hatta TÜRK ve ALMAN taraflar bu operasyonu iki ayrı coğrafya da birbirlerini tamamlamak arzusuyla hazırlamışlardı.

ALMAN kurmayları ve siyaset plancıları, Mezopotamya denilen coğrafya’da, kendileri cephe gerisinde kalmayı tercih ederlerken, çatışma ve savaş alanında ağırlığı OSMANLI DEVLET askerlerine ve ÖZEL KUVVETLERİNE havale edeceklerdi. Bu konu da Osmanlı Devleti, daha doğrusu İTTİHAT TERAKKİ, yine bu örgütün en meşhur fedai ve işleri gelen SİLAHŞÖRLERİNDEN SÜLEYMAN ASKERİ bey ‘ e verilir. ASKERİ BEY daha önce BATI TRAKYA ‘ da, İLK TÜRK CUMHURİYETİNİ kuran ve bir süre yöneten doğuştan KOMİTACI bir kahramandı.

BERLİN ve İSTANBUL arasında bu iki farklı cephe ve coğrafya’da müşterek bir operasyon düşünülünce zaten Irak’ta, İngilizlerle savaşmakta olan TÜRK ORDUSUNUN, bu tür operasyonlarını organize etmek için bu TEŞKİLAT I MAHSUSA ‘nın yiğit görevlisi, Irak Jandarma güçlerini organize etme kılıfı ile cepheye yollanır.

ALBAY ASKERİ Bey yanındaki ÖZEL GÜÇLERE, bulunduğu yöreden de bazı KÜRT ve ARAP, aşiret güçlerini de, SEFERBER ederek, İngilizlere karşı ağırlıklı olarak VUR KAÇ türü operasyonlar yapar ama İngilizlere eninde sonunda cephe savaşımı vermek zorundadır. İngiliz gücü iki bileşeni ile artık cephededir. Bunlardan biri “ çil çil altın liralar” diğeri de ATEŞ / ASKERİ gücüdür.

ASKERİ beyin, yanında götürdüğü ANADOLU ( TÜRK ) götürdüğü kuvvetlere dâhil ettiği bazı ARAP ve KÜRT güçler, İngilizlerin bu özel kuvvetinin çekiciliğine daha fazla dayanamazlar, bu arada İngilizler de boş durmamaktadırlar, daha güneyden yanlarına çektikleri ARAP aşiret güçlerini de cepheye sokarak, cephedeki dengeyi kendi lehlerine çevirmeyi becereceklerdi. Askeri bey İstanbul dan sürekli takviye istemesine rağmen artık ordu talimgâhlarında değil, Askere alma şube kayıtlarında askere alınacak genç kalmamıştı.

Bu çatışmaların birinde yaralanan ASKERİ BEY, DR ve maiyetinin bütün ısrarlı girişimlerine isteklerine rağmen, cephe gerisine gitmeyi, ısrarlı geri çevirerek, elinde MAVZER belinde PARAPELLUMU, yattığı yerden savaşmaya devam edecek. Düşman ateşinin kendi mevzi üzerine yoğunlaşması üzerine, yakın silah arkadaşları tarafından bir arabaya konulup daha sağlam bir mevziye taşınması sırasında, artık görevin başarısızlıkla sonuçlandığını görünce, TUTSAK DÜŞMEK veya İSTANBULA, YENİK BİR KOMUTAN OLARAK DÖNMEKTENSE. CANINA KIYMAYI, ASKERLİK ŞEREFİ İÇİN EN UYGUN DAVRANIŞ OLARAK GÖRECEKTİR. Yıllar sonra BAŞKOMUTANI M.KEMAL PAŞA’ ya verdiği sözü tutamadığı için canına kıyan YARBAT REŞAT BEY gibi. Bu ise TÜRK ORDUSUNDAKİ KURTKAYA GELENEĞİ DEĞİL MİDİR?

LONDRA, için savaş öncesi temel taktik ALMAN DONANMASINI asla Atlantiğe çıkarmama o sırada açık denizde olan Alman Savaş gemilerini tek tek avlama, asla ana vatan limanlarına sağ salim dönme imkân ve fırsatı vermemekti. Zaten Almanlar bir süreden beri BOSNA KRİZİNDE eninde sonunda savaş çıkacağını bildiklerinden veya en azından farkında oldukları için, güvenlik dışında olan savaş gemilerine çoktan dön emri vermişlerdi.

Akdeniz’de Avusturya limanında bulunan tarihimize YAVUZ – MİDİLLİ adıyla yer alacak 2 savaş gemisi ile henüz batılı güçlerin farkında olmadığı veya önemsemediği silahlı şilepleri okyanuslarda, seyrediyordu. Bir de Afrika sahillerinde kamufle olmuş, ilerde ismi ile kitaplara, filmlere konu olacak bir zırhlıları vardı.

O günlerde LONDR – İSTANBUL ilişkileri tarihte olmayacak kadar gergin ve kırılgandı. Deyim yerindeyse savaş öncesi sessizlik egemendi. Türk halkının kuruş kuruş topladığı DONANMA CEMYETİNE bağışladığı, paralar ile üstelik parası peşin ödenmiş her an teslimi beklenen gemilere LONDRA’nın zorla el koyması, adeta ikili ilişkilerde “devenin belini kıran tüy “ nın etkisi yapacaktı.

Malta’da demirli İngiliz savaş filosu ile Toulon ana üssünden yola çıkan Fransız savaş filosu ile Alman GOBEN ve BRESLAU adlı gemiler arasında Akdeniz’de henüz taraflar arasında ateş açmamak kaydıyla neredeyse “ ölümüne “ “köşe kapmaca “ yarışı başlamıştı. Alman gemilerinin Batı Akdeniz’ e oradan da CEBELİTARIKTAN sağ salim geçip güvenli bir limana gitme ihtimalleri asla yoktu. Daha sonra yaşanacak olaylar, gelişmeler herkes tarafından çok iyi bilindiği, tekrar olmasın diye, konuya nokta koymayı tercih edeceğim.

İzni verirseniz şu kadar özel düşünce ve bilgilerimi de sizlerle paylaşmak isterim. Osmanlı Devletinin bu savaş veya bir anlamda taraflar arasında adeta “kozların paylaşılması “ mücadelesinden uzak durması, tarafsızlığını koruması hatta tarafını seçmesi konularında elinden gelen hiçbir imkân ve fırsatı yoktu.

Savaş öncesi devlet en üst seviyeden PARİS – LONDRA ve MOSKOVA nezdinde ittifak dilek ve temennilerini iletmiş, her birinden aldığı yanıtlar son derece umut kırıcıydı. Bir de üstüne LONDRA’ nın Osmanlı savaş gemilerine el koyması, işlerin bir anlamda çığırından çıkması demek oldu. Osmanlı Devleti için pek üzerinde durulmayan bir konu ise; HAZİNE ve MALİYE de, devletin ne maaş ne de ordunun sarfı için nakit gücünün olmamasıydı. Savaşın ilanı ile Berlin’den milyonarca ALTIN ALMAN MARKI özel trenle, İSTANBUL’ a yola çıkarılmıştı.

!914 değil mi bakın aradan 100 sene geçti. Osmanlı Devleti yıkıldı rejim ve sistem değişti, yerine başkent ANKARA olmak üzere CUHURİYET ve DEMOKRASİYİ tercih etsek bile yeni bir rejim ve sistemi benimsedik. Şu anda, politik / ekonomik / diplomatik / toplumsal açılardan yakın plan bakıldığında, o yıllardan ne farkımız var. Bir de şu günlerde yaşadığımız salgın hastalık belasını da eklerseniz, insanın yazmaya bile gücü yok gibi.

BERLİN ‘ de asker ve diplomat istihbaratçılar, İngilizleri gerçekten tam kalplerinden vurmak için deyim yerindeyse, iki bacaklı büyük bir operasyon düşünmüşler, öncelikle ilk ayak olarak, Avrupa’ da ve ABD bir anlamda sürgün / kaçkın olarak yaşayan HİND MİLLİYETÇİLERİ ile çeşitli yollardan temaslar kurarak, adeta onları kendi planlarına ortak etmişler, bunun da karşılığında İNGİLİZ İŞGALİ sonrasında kurulacak olan, BAĞIMSIZ HİNDİSTAN DEVLETİNİN askeri ve politik destekçileri olacaklarına söz vermişlerdi.

Bu politik ve para - militer destekçileri için ilerde muhtemel askeri operasyonlarda kullanılmak için, gerekli askeri malzeme ve araç gereçleri, Hindistan’ a yakın birkaç ada’da depolamaya hatta askeri operasyonlarda, bazı vur – kaç, GERİLLA türü eylemler için özel kuvvetler yetiştirmeye bile start vermişler. Bu işler için Alman dominyonlarına yetişen özel eğitimli, deneyim kazanmış, özel uzmanlarını sahaya sürmüşlerdi bile.

Berlin’in asıl planlaması veya ağırlığını koyduğu, tercihini yaptığı faaliyetler daha farklı bir coğrafya’da başlayacaktı. Bu alanda da OSMANLI devletinin özellikle TEŞKİLATI MAHSUSANIN FEDAİLERİ / GÖREV ADAMLARI istihdam edilecek. Onlar Irak cephesinde, İngilizlere karşı savaşan düzenli Osmanlı askerlerine keşif, istihbarat, nokta operasyonlarda yardımcı olurken, aynı zamanda Hindistan’da; İngiliz politik ve askeri karargâhının ( SİMLA ) dikkatini bu yöne çekmek onları bir anlamda oyalamaktı.

LONDRA ve BERLİN ‘in ağırlıklı ve öncelikli OSMANLI DEVLETİ üzerindeki; politik / askeri ve diplomatik mücadele alanlarında, zaman zaman her zaman keskin bir rekabet olmazdı. Taraflar bazen en azından “ geçici “ anlaşmalarda yaparlardı. Mesela o tarihi BERLİN – BAĞDAT DEMİRYOLLARININ inşaatında Alman DEUTSCHE BANK ‘ın mali sermaye ve gücü yetmeyeceği anlaşılınca, Banka bu amaçlar İngiliz – Fransız mali piyasa ve borsalarından kredi / finansman bulma / temin etmede hem izin hem de kolaylıklar sağlayacak. Ama buna karşıda İngilizlerin FIRAT – DİCLE üzerindeki bazı özel izin ve ayrıcalıklarına saygı gösterecekti.

Berlin ‘de DIŞİŞLERİ ; Mısır politikasını kendisine çok inanılmayan ” sağlam papuç “ olarak görülmeyen, OPPERHEIME, biraz da İmparatorun baskı ve zorlaması üzerine terk ettikten sonra hatta onun da notlarına olumlu not düşen İmparatora rağmen, bu bildirge ve görüşlerin çoğu kez “ sümen altı “ edildiğini daha önce söylemiştim.

Ancak HİNDİSTAN gibi, LONDRA açısından: Politik -Psikolojik – Prestij – Diplomatik, bütün açılardan vazgeçilemez olan bir coğrafya’da aynı hatalara düşmemek, özellikle de İMPARATOR’ un ve yakın çevresi, böylesi önemli ve özellik arz eden bir operasyona “burunları sokmamaları” ,son derece gizli ve üstü örtülü faaliyetler düzenlemek zorundaydılar.

Almanların bilmediği daha farkında olmadıkları en önemli husus, gerek asker gerekse sivil otoritelerin, Alman TELSİZ ŞİFRELEME SİSTEMİNİ KIRMIŞ OLMALARI, BÜTÜN ALMAN DENİZ AŞIRI HABERLEŞME AĞINI DİNLEMELERİYDİ.

Berlin bu ihtiyatsızlığının cezasını 1917 de, BERLİN – N.MEKSİKO arasında yaşanan ve siyasi tarihe ZİMMERMAN MEKTUPLARI yüzünden WAŞİNGTON ‘un SAVAŞ İLANI ile yaşayacaktı.

Alman haberleşme daha doğrusu gerek askeri gerekse diplomatik iletişim kanalları, dikkat edin her iki savaş yıllarında da çok açık vermiş ve müttefikleri tarafından çok rahat dinlenmiş, her zaman müttefikler Almanların bir adım önünde olmuşlardı. Mesela 2. Paylaşım Savaşı yıllarında FREYA, ENİGMA olarak anılacak bütün operasyonlarda bu gerçeği görmekteyiz.

1.Paylaşım Savaşı başladığında zaten LONDRA bu konuda her zaman olduğu gibi, BERLİN’ in bir iki adım önündeydi. Bu işin ilk semerelerini FBI, Almanların, Amerika üzerinden HİNDİSTANA yani LONDRA’ya karşı hazırlık yaptıklarını fark etmiş. İlgili Alman ajanlarını ve kanallarını tespit ederek Londra’yı uyarmıştı. Hatta bununla da yetinmemişler, Alman istihbarat ajan ve özel görevlilerin, Amerika’da son derece aktif / katılımcı olan, İrlanda’ da İngiliz varlığına karşı olan çeşitli dernek ve kurumlar üzerinde etkili olarak, DUBLİN MERKEZLİ BİR İRA AYAKLANMASI İÇİN SON DERECE AKTİF OLDUKLARINI DA TESPİT EDECEKTİ.

LONDRA ‘ da FBI bu tür faaliyet ve çalışmalarının kendilerine gerek İrlanda’ da gerekse Hindistan ‘da, son derece önemli bilge ve haberlerden, umulanında ötesinde faydalar sağlayınca. Belki de bir tür karşılık olsun amaçlı, BERLİN ‘in; savaş öncesi MEKSİKA – ABD arasındaki sınır anlaşmazlığı yüzünden çıkan çatışmayı tahrik ederek devam etmesini sağlamak amaçlı, ALMANYA’nın WAŞİNGTON B.Elçisi ZİMMERMAN ‘ a diplomasi ve siyasi tarihe ZİMMERMAN MEKTUPLARI diye anılacak olan. Gizli yazışmaları, ele geçirmiş çözmüş ve WAŞİNGTON ‘a iletmişti. Bu yazışmalarda Berlin kendi b. elçisine NEW MEKSİKO ile temasa geçmesi, Meksikalıları Amerika’ya karşı savaş ilan etmeye çalışması direktifi veriliyordu.

Umarım farkındasınızdır, devletler / milletler arası gerek diplomatik gerekse askeri bütün çatışma alanlarında veya ortamlarında devletler ya açık seçik ya da “DOLAYLI TUTUM “ içinde olmaktadır.

Bu bağlamda baktığımızda taraflar arasındaki mücadele alanı ne coğrafya ne de iklim hiçbir parametrenin / unsurun daraltıcı, küçültücü etkisi olmayacaktır. Taraflar ister sıcak isterse soğuk mücadele aşamalarında olsun ellerinde “ cephane / mühimmat “ türü ne varsa birbirlerine karşı kullanmaktan bir an bile geri kalmayacaklardı.

HİNDİSTAN KITA / ÜLKESİ, XVIII. y. y yılın neredeyse ilk çeyreğinden sonra LONDRA’ nın EMPERYALİST politikalarının hedefi olmuş, İngilizler, özellikle BABURLU DEVLETİNİN zaman içerisinde, bu kıta / ülkede politik – askeri, güç ve statüko kaybetmesi ile başlayan bir süreçte, kıyılarda ticaret amacıyla depolar, antrepolar, sigortacılık, gümrükleme hatta NAPOLYON ‘ un o ünlü deyimi ile “ DÜKKÂNCI MİLLET “ sıfatına uygun yerleşmesi ile kök salmaya, bu arada da DELHİ ile de iyi ilişkiler kurmaya başlamışlardı.

Londra için bu coğrafyada kendi için en ciddi, tehlikeli rakip Fransızlardı. Bu coğrafya da onları rahatsız edecek öteki Avrupalı güçlerin (PORTEKİZ – İSPANYOL ve HOLLANDA ) zaten artık güçleri kalmamıştı. Fransızlarla da bir anlamda kesin hesaplaşma PLESSEY de yaşanınca, Fransızlar kendilerini ÇİNHİNDİNE ( VİETNAM) zor atacaklardı.

Londra için bu yeni kazanç kapısı yalnız ekonomik – mali – ticari değil aynı zamanda politik – askeri ve diplomatik bir zaferdi. Artık dünya denizlerinde “ UNION JACK “ ın olmadığı ne kıyı ne de liman kalacaktı.

Londra’nın zafer veya kazancı bu kadar mıydı? Elbette değil, dünyanın en eski bir MEDENİYET HAVZASININ da sahibi olmuşlar. Ülkenin kuzeyi aslen TÜRK olan SARAY ve ORDU dili TÜRKÇE olan OĞUZ / ÇAĞATAY nesli İSLAM İNANCINDAN gelen,” AKBENİZLİLER” ile zamanlar İSLAMLAŞAN yerli halk tarafından yöneltilirken. Bu halk kitlesinin hemen dışında asıl çoğunluğun son derece farklı adına KAST denilen, BUDA ‘ cı inançtan gelen çok farklı toplumsal – ekonomik ve politik açılardan birbirlerinden “ kopuk” halk grupları tarafından oluşturulan SUI GENERİS bir düzen vardı.

 

 

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

740 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi