TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK-17

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak-17

Bismark sonrası Almanlar, gerçekten, farklı bir değerlendirmeyle, Avrupa’ nın deyim yerindeyse “HIRÇIN ÇOCUĞU “ sayılabilirdi. Bunun da nedenleri; önce siyasi/askeri ikincisi ise ekonomik / mali açılardan yapılacak açıklamalar ile anlaşılabilir.

• Almanlar, uzun yıllar MİLLİ BİRLİKLERİNİ ve ULUS DEVLET varlıklarını kuramamışlardı, Uzun yıllar DİN / MEZHEP savaşlarına sahne olmuşlar, maddi ve manevi kayıplara uğramışlardı. 

ALMANLARIN, ancak BİSMARK ‘ın ŞANSÖLYELİĞİ dönemiyle birlikte JENA da Napolyon’un karşısında “ sönen yıldızları “ yeniden yanmaya başlayacaktı.

Sırasıyla DANİMARKA – AVUSTURYA ve FRANSA karşısında kazanılan parlak askeri zaferler, PRUSYA ÇEKİRDEKLİ, bir Alman İmparatorluğunun doğması demekti.

• Almanya daha Berlin merkezli bir imparatorluk olmadan da önce, bulunduğu coğrafya ve ortamda güçlü ekonomik / mali ve teknik bir güç ve kapasiteye sahipti. Ancak bu güç ve kapasite belki de bölgesel çap ve derinlikte idi. Etki ve kapsama alanı çok yüksek değildi. Öncelikle ayrı hukuki / politik birimler olarak örgütlenen Prenslikler arasında mevcut İÇ GÜMRÜKLER ‘ in varlığı ULUSAL PAZAR dediğimiz süreci önleyen en büyük engeldi.

Almanya’nın sanayileşme süreci ancak BİSMARK ‘ ın geleneksel kökeni olan JUNKER yapılanmasının o tutucu ARİSTOKRAT yapısından kaynaklanmaktaydı. YETKECİ – BENMERKEZCİ kişisel psikolojik yapısı, çıktığı sınıfında özelliklerini, bir araya getirince, karşımıza son derece tutucu / muktedir bir kişiliğin çıkması için gerekli ortama, havaya neden olmaz mıydı?

BİSMARK, ne kadar siyaset ve diplomasi alanında ihtiyatlı ve dikkatli ise; ekonomik ve teknoloji alanında o kadar hızlı, saldırgan ve ataktı. SEDAN ‘ da, Fransızlara kaşı kazanılan “ muhteşem” zaferi, Alman ordusu DEMİRYOLLARINA ve anında kuvvet ve malzemelerini, istenilen noktalara ulaştırmasına borçludur. Yalnız bu kadar mı? Elbet hayır, MÜLKİYE’ de öğrenci iken İKTİSAT hocamız olan NECDET SERİN, ülkelerin PARA – KREDİ politikalarını anlatırken; İNGİLTERE ve ALMANYA örneğini verirdi. Özellikle PARA-KREDİ politikaları ile SANAYİLEŞME arasındaki ilişkileri anlattığı zaman: Almanların para – kredi politikaları son derece “ saldırgan “,”atak” iken, İngilizlerin ise “ sağlamcı” “ risk almayan “ özellikleri olduğunu anlatır, bu tutum ve davranış, İngiltere’ye oranla, SANAYİLEŞME, DÜNYA TİCARETİNE KATILMA gibi süreçlere hayli geç katılan ve arkadan başlayan Almanya,1914 lere yani 1.PAYLAŞIM SAVAŞI öncesinde birçok sektörde, İNGİLTERE’yi yakalamış hatta önüne bile geçmişti.

Zaten savaşın en büyük nedenlerinden biri de bu ekonomik rekabet tarafların birbirleri üstüne egemenlik kurma, dünya kaynaklarını, pazarlarını elde etme veya en azından kontrolü elde etmek değil miydi?

Aslında birçok tarihçi ve siyasal bilim / diplomasi alanında çalışan, hatta stratejisyenler, 1.paylaşım savaşı‘nın çıkmasında II. WİLHELM ‘i birinci dereceden sorumlu tutarlarsa da konuya bu dediklerimizi yazdıklarımızın ışığı altında bakılınca, az da olsa haksızlık yaptıklarını söylemek mümkün değil mi?

 

1890 da genç imparator. II. WİLHELM‘le “ yıldızları bir türlü barışmayan “ BİSMARK için, artık elini ayağını aktif politikadan çekme ve Prusya’da ki, ata topraklarına dönme zamanı geldiğini anlayıp, Berlin’den ayrıldı.

BİSMARK, Berlin’de iktidarda olduğu uzun yıllar boyunca, iki olgu ve süreçten asla; açıkça mensup olduğu sınıfın da çıkar ve dünya görüşlerine uygunluk / paralellik sağlaması açısından, gözlerini-kulaklarını ve bütün dikkatlerini, FRANSA ve RUSLAR arasında bir ittifak ve PARİS’ in bir “intikam savaşını “ başlatmasıydı. Diğeri ise politik/ ideolojik açıdan, Alman iç politikasında gittikçe güçlenen politik arenada, MUHAFAZAKÂR / ARİSTOKRATLAR açısından, bir alternatif olma yolunda güçlenen SOSYAL DEMOKRAT politik gelişmeler ile Alman sanayileşmesine paralel, güçlenen İŞCİ SINIFI ve SENDİKALARDI. Yıllar önce okuduğum ve de SİYASİ ANILARIM adı altına basılan BİSMARK ‘ın yazdığı veya yazdırdığı 3 ciltlik anılarında, hemen hemen her cümlesinde bu kişisel görüş, düşünce ve politikalarını çok açıkça okumak ve izlemek mümkündür.

Daha sonra aleme alınan BİSMARK adlı dev eserde de, araştırmacının kaleminden BİSMARK’ı adım adım izlemek mümkündür. ( J.STEİNBERG )

II. WİLHELM babasının hiç umulmayan bir şekilde hayatını kaybetmesinden sonra, yaptığı ilk işlerden biri, o yıllara kadar sarayda egemen olan biraz da annesinden kaynaklanan, yalnız, İngiliz asıllı görevlileri değil, İngiliz yanlısı olan bütün devlet adamlarını saraydan değil, kamu’da ki görevlerinden de uzaklaştırmıştı. Biraz da bu kadar güçlü anti İngiliz yanlısı olma nedenlerinden irrasyonel / duygusal yanı idi. Doğumda dr hatası yüzünden sakat doğması, İngiliz annesinin onu daha küçüklüğünden beri İngiliz doktorlarının hayli sıkıntı ve can acıtıcı tedavi seansları hemen ardından babasının kanser ameliyatı gene başrolde İngiliz hekimlerinin ve cerrahlarının rol alması; II. WİLHELM’in şuur altında yer alan en büyük sorunlarıydı.

Fiziki sorunlarının BUCKİNGHAM SARAYINDA “alay konusu” olduğunu düşünmesi, İngiliz sarayında adının acıma ve küçümsenme anlamında “ WİLYAMCIK “ olarak anılması, iki saray arasında gerçekten “ KARA KEDİ “ nin geçmesi gibi bir şeydi.( ARMAOĞLU – MASSİE )

!890 dan sonra gerçek anamda BERLİN’ de esen hava veya Alman Dışişlerine egemen olan politik kültür, neredeyse her yerde LONDRA ‘ya açıkça olmasa bile bir anlamda, üstü örtülü bir “meydan okuma”, İngiliz çıkarlarına mümkün olduğunca zarar vermek amaçlı bir politika izlemekti. Bunun içinde ilk iş Alman jeopolitiğine tüm evren üzerinde oyun sahası bulmaktı. Yani Almanya’yı, bulunduğu coğrafyanın ötesine; deyim yerindeyse denizlerin ötesine taşırmaktı.

Böylesi bir politik öncelik seçim için karasal bir kuvvet olmak, DOWNİNG STREET NU 10 ‘a, onun en güçlü olduğu yerlerde “ darbe vurmaktı” Alman, jeopolitiği / stratejisi zaten bu gerçeği gördükleri için, ALMAN BAHRİYESİ gerekli reformları yapmış, Alman sanayi neredeyse, bütün yaratıcılık ve üretim güç ve becerisini DEMİRYOLLARI ile gerek sivil gerekse askeri DENİZ GÜÇLERİNE verecek, hatta zaman zaman Alman parlamentosunda taraflar arasında kaynak tahsisi konusunda bir hayli sert tartışmalar yaşanacaktı.

Berlin’de, ister BİSMARK isterse II.Wilhelm’ in “düdüğü ötsün “, Almanya’nın temel dış politika ve uluslararası sisteme bakış ve değerlendirişinde, duruşunda temel stratejik bir ayrılık yoktu. Tarafların taktiksel bakışları, öncelikleri arasında bazı araklılıklar vardı. Mesela Berlin’in, İstanbul ‘a bakılı ve ciddi anlamda taraflar arasında ilişkilerin kurulması; anlam kazanması değerli hale gelmesi,1878 de BERLİN KONGRE’ si ile başlamıştı. II. ABDULHAMİT, Almanya’dan askeri reform ve düzenlemeler için, askeri uzman istemiş, BİSMARK gelecek için önemsediği İstanbul ‘ un bu talebine derhal olumlu cevap verecekti. Hatta zamanla bu heyeti yeterli görmeyerek GOLTZ PAŞAYI özel bir misyonla İstanbul’a yollayacak. İstanbul’dan yollanan bazı subaylarda Alman askeri okullarında, kurum ve birliklerinde bir anlamda yeniden eğitimden geçmişler veya staj programına alınacaklardı.

Osmanlı Devleti ile özel olarak ilgilenmek konusunda Alman “ çekirdek / derin “ devletinin çıkar algılamasında bir farklılık yoktu. Liderler bu politikayı özünde aynı olmakla beraber İngiliz ve Rus parametrelerine göre, zaman zaman “inişli-çıkışlı” bir süreç içinde devam ettirmişlerdi.

Taraflar arasında aslında en derin ayrılık veya farklılık, MOSKOVA ve LONDRA konusunda belirecek ve taraflar arasında; derin görüş ayrılıkları hatta BİSMARK görev başındayken, neredeyse politik gerginliklere neden olacaktı.

II. WİLHELM için dış politika’da temel öncelik ve ağırlık LONDRA iken, BİSMARK, Londra ile bir sorun yaşamamak. Ama Berlin ‘in bir “gözü ve kulağı” PARİS ve MOSKOVA üzerinde olmalı. Eğer ilerde ister istemez Paris, bir “İNTİKAM “ savaşı açacak olursa, MOSKOVA yanında olmamalıydı. .BİSMARK ’ın “korkulu rüyası” iki cephede savaştı.

BİSMARK’ ın, Moskova politikasında “ yumuşak karnı “ VİYANA’ydı. Almanların Ruslar ile direkt bir ekonomik ve politik çıkar ne gerginliği ne de çatışma alanı vardı. Moskova’nın asıl sorunları Viyana ileydi. Özellikle Orta Avrupa, Slav azınlıklar ve Balkanlar konusunda taraflar arasında derin görüş ve çıkar farkları vardı. Bu farklılıklar enin de sonunda bir çatışma alanı / nedeni yaratması olasıydı.

Viyana’ nın ne askeri ne de ekonomik gücü muhtemel bir Rus saldırısını önce bloke edip sonrada geri püskürtecek durumdaydı. Böyle bir durumda ister istemez BERLİN, ağırlığını ve tercihini VİYANA’dan yana kullanması gerekecek bu ise, zaten pusuda bekleyen PARİS’ e fırsat demekti. Bu korku ve endişe, BİSMARK’ı, bu konuda her zaman VİYANA, konusunda en yüksek düzeyde, alarm durumundaydı.

Peki, bir bakıma ALMAN AÇMAZI da diyebileceğimiz bu pozisyonunda II. WİLHELM nasıl bakıyor ve duruş alıyordu? Gerçekte taraflar arasında deyim yerindeyse “dananın kuyruğunu “ koparan, aradaki “ipleri koparan” temel politik ayrılıklar bu noktada belirginleşiyordu,

Aslında taraflar arasında pek dile getirilmeyen yüksek sesle dillendirilmeyen, başka bir sorun, son derece tutucu / yetkeci hatta zaman zaman da bağnaz, aristokrat ve seçici olan, BİSMARK ile bazı konularda daha liberal söylemi olan çevresinde bazı karışık ilişki ve özellikleri olan tiplerle arkadaşlığı bu kişilerin devlet çarkına zaman zaman müdahale etme girişimleri de taraflar arasında yeni yeni çatışma alanı demekti.

Hani derler’ ya, ”kader ağlarını örüyor” diye, LONDRA ve BERLİN belki açık açık karşı karşıya gelmediler / kalmadılar ama her ikisinin de izlediği, izlemek zorunda aldığı politik / ekonomik çıkar ağırlıklı, ilişkiler ağı eninde sonunda bir yerde tarafları yüz yüze getirecek belki de “NİAHİ ÇÖZÜM “ olmasa da taraflar arasında kesin bir HESAPLAŞMA olmak zorundaydı.

Sürekli ve sık sık hatta üstüne basarak, Berlin’e egemen olan politik / ideolojik, DRANG NACH OSTEN propagandası, artık RASİON D’ETAT düzleminde ve toplumun neredeyse bütün kesimlerine egemen olmuştu. Artan, çoğalan Alman nüfusu, artık ana vatana sığmaz duruma gelmiş, bu gelişme ise DIŞ GÖÇ demekti. Amerika kıtası ister kuzey isterse güneye göç etmekle de çözüm olmayınca, dünyanın uygun alanlarına sistematik bir göç ve mümkünse KOLONLAR teşkil etmekti.

Osmanlı Devleti ve onun özellikle, ARAP ORTADOĞUSU: MEZOPATAMYA ve FİLİSTİN, Alman göçmen veya kolonlar için en uygun alan olarak tespit edilmiş. Almanya’da çok etkin olan PAN CERMEN KLÜPLERİ bu süreçte son derece etkili ve faaldiler. Alman’ ya nın bu politikası, öylesine baskın ve talepkârdı ki, İngilizler ve Fransızlar, BERLİN ‘in ısrarlarına ve üstü örtülü tehditleri karşısında, Afrika’da, Pasifik’de alanlar, topraklar tahsis edildi.

Alman ULUS DEVLETİ ve ULUSLAŞMASI hayli geç bir tarihte olmuş,( 1871 )ve SERMAYE – ÜRETİM gibi konularda da, çok güçlü bir SANAYİ sahibi olmalarına rağmen, PAZAR-EMEK –HAM MADDE gibi, inceliklerde, büyük sıkıntı ve derhal çözümlenmesi gereken sorunları vardı.

LONDRA’ nın en duyarlı ve dikkatli olduğu jeopolitik alan ORTADOĞU’nun da ötesinde olan, İngiliz ana karasının en büyük hem maddi refah ve ekonomisi için hem de prestiji / statüsü için olmazlarından olan HİNT ALT KITASI’ nın çok özel bir önemi ve konumu vardı.

Uzun yıllar LONDRA MERKEZLİ BATI HİNT KUMPANYALARI’nın kontrolünde olan bu kıtasal coğrafya, SEPPOY isyanından sonra doğrudan WITHHALL in kontrolüne alınmış ve “TACIN İNCİSİ” olarak statüsü değiştirilecekti.

Bu coğrafya sahip olduğu zenginlikler İngiltere ile hesabı olan her devletin ilk göz koyduğu, bir sonsuzu zenginlik kaynağıydı. İlk kez Fransızlar şanslarını denemişler PLESSEY’ de öyle bir darbe almışlardı ki, ÇİN HİNDİ’ne “kapağı atabilmişlerdi” İkinci bir girişim RUSLAR tarafından düşünülmüş, önce İran’a oradan AFGANİSTAN’ a sızılarak HİNDİSTAN ‘a sokulmak istemişler, İngilizlerde Rusların bu düşünce ve girişimlerini KAFKASYA’da ki DAĞLI HALKLARI, Osmanlı Devleti üzerinden manipüle ederek isyan ettireceklerdi. Taraflar sonunda bu tür bir mücadelenin her ki tarafın çıkarlarına aykırı olduğunu anlayınca ,”DÜNYANIN DAMI: TİBET “ de adına diplomaside MACMAHON HATTI denecek bir çizgide anlaşacaklardı. Sanki Amerika kıtasını, PAPA’ nın, PORTEKİZ ve İSPANYA arasında pay etmesi gibi.(TORDELLAS )

Uluslararası ilişkilerde veya diplomasi tarihinde güçlü devletlerin, böylesi özel durum ve statülerde benzer anlaşmalar yaptıkları günümüze kadar devam etmiştir. Mesela SYKES – PİCOT ( 1917 ) 1945 YALTA KONFERANSI gibi.

 

DEVAM EDECEK

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

74 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi