TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK-14

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak-14

XVI.Y. yılın son çeyreğin gelindiğinde, İSTANBUL ; tarihi – siyasi ve beşeri coğrafyasının artık son noktasına ulaşmış gerek jeopolitik ve jeostratejik açıdan ,daha da ileri gitmesi mümkün değildi. Devletin taktik ve stratejik aklı bir başka deyimle RAİSON D’ ETAT dediğimiz ,” ince ayar “,bu noktada sosyolojik deyimle KRİSTALİZE edilecekti.

 

Osmanlı devlet adamları şimdi bu noktadan çizilecek geniş bir yayın KIRIM’ ı da içine alacak ,KAFKASYA ‘ya güney tarafını da kapsayacak bir alanın da İSTANBUL ‘ un erişim alanı olmasına özel dikkat gösterilmesi gerekirken, devlet hiç te kendinden beklenmeyen hem taktik hem de stratejik hata yaptı. Bu belki de; Osmanlı devlet adamlarının bütün ilgi ve dikkatlerinin VİYANA ve ötesine yoğunlaşması tehlike risk sıralamasında temel önceliklerinin VİYANA ve Şİİ coğrafyası / güç merkezlerine yönelik olması ; tehlike algılamasında MOSKOVA asla hedef tahtasında değildi.

 

Daha önce anlattığımız için; tekrar olmsın diye, üzerinde fazla durmayacağım. Osmanlı Devleti MOSKOVA ‘ yı denetim ve baskılama görevini BAHÇESAYAR ‘ a havale etmişti. Kırım Hanlığı özgün HAFİF SÜVARİSİ KOLORD USU gibi düşünülmüş ve teçhiz edilmişti, PİYADE ve ATEŞ GÜCÜ olarak yok denecek kadar da zayıftı. Bu iş tümüyle, YENİÇERİLERE bırakılmıştı.

 

MOSKOVA KNEZLİĞİ, ALTINORDA HANI , TOKTAMIŞ ‘ın, haddini aşarak, velinimeti TİMUR’ a, devamlı arkadan saldırması üzerine, TİMUR tarafından yıkılması, ondan sonra da bir daha düzen tutulamamışı / kurulamaması üzerine bu büyük coğrafya’ da SLAV KENT DEVLETLERİ arasında ; MORENO’ nun deyimi ile “ YILDIZ “ bir kent olacak, kendisinden çok daha güçlü, diğer kentlerin arasından sıyrılacaktı.

 

İSTANBUL bütün dikkat ve ilgisini VİYANA ve ötesine verince MOSKOVA ‘ yı ıskalamış ve onun PASSİONER GÜÇ / YETENEĞİNİ dikkate almayarak , protoküler / diplomatik açıdan eşiti olarak görmemiş, MOSKOFLU işlerini BAHÇESARAY’ a bırakmıştı.

 

VİYANA önerinde ikinci defa da olamamak bir de ordunun beredeyse bütün ağırlıklarını geride bırakarak panik halinde BELGRAD ‘ a kadar “ panik “ halinde ricat. artık yeni bir dönemdi. Zaten Avrupalı güçler 1571 de İNEBAHTI ‘da bir baskınla OSMANLI DONANMASINI yakmıştı ama, LALA MUSTAFA PAŞA ertesi yıl KIBRIS’ ı tümüyle feth etmişti.

 

1683 II.VİYANA BOZGUNU: Ertesi yıllarında böyle bir durdurma / bloke etme zaferi kazanılmayıp, ricat halinde çekiliş devam ettikçe, özellikle PRENS EUGENE ve MONTECUCULİ nin önünde alınana seri yenilgileri Osmanlı Devleti için,” sonun başlangıcıydı “

 

1648 VESTFALİA ve arkasından “ yaşlı kıtada “ da yaşanan, tarihi-toplumsal- hukuki ve diplomatik gelişmeler. Adına REFORM denilecek çağın ,politik sonuçları yalnız DİN-TOPLUM açısından değerlendirilmemeli ,bu dönem sonrası, artık AVRUPA asla eski AVRPA olmayacaktı.

 

Avrupa halklarının da kendi aralarında politik / askeri ve ekonomik açılardan ayrışması için; daha bir süre beklemek gerekecekti. Bu değişikliklerin başlangıcı, ana kıtadan dar bir boğazla ayrılan İNGİLİZ ADALARINDA yaşanacak, orta çaplı bir krallıktan DENİZ AŞIRI ÜZERİNDE GÜNEŞ BATMAYAN BRİTANYA İMPARATORLUĞU do.ğacaktı

Gerek felsefi gerekse sosyolojik olarak, tarihe baktığımızda ülke coğrafyalarının, toplum veya millet, yaşamında çok önemli rol oynadığını / aldığını hem görmekte hem de bilmekteyiz. Hatta, bazı düşünürler ve araştırmacılar bu hususta daha ileri bir adım atarak, tarihi ve milletleri coğrafyalarının TUTSAĞI / KURBANI hatta MAHKÜMÜ ilan edeceklerdi. ( T.MARSHALL )

Böylesi bir görüş ve yaklaşımı daha güzel anlatmak, açıklamak üzere farklı coğrafyaların farklı ülkelerine göz atmakta da fayda var. İsterseniz önce, ABD ‘ den başlayalım. Ne Avrupa ne de Asya kıtaları ile , fiziki sınır ilişkisi yoktur. Adeta bir tür soyutlanmıştır. Özellikle 1776 FİLADELFİYA ‘ da Kongresinden sonra KIRMIZI CEKETLİLERİ, ülkelerinden kovarak,1820 de İngilizlere karşı alınan yenilgiden sonra BAŞKAN MONROE nin ünlü İNFİRADCILIK POLİTİKASI ve DOKTİRİNİ ile tüm Amerikan kıtasının dışında özellikle Avrupalı hiçbir gücü kıtalarında istememişler, bunun sonucun da da MEKSİKA da FRANSIZ kökenli kral devrilmiş ve İNFAZ edilecekti.

ABD iki büyük OKYANUS ile diğer kıtalardan ayrılması, uzun yıllar bu devlete büyük bir avantaj sağlayacak, bütün yeryüzü üzerinde taraf olmadığı her türlü siyasal, askeri, uluslararası çatışmalarda üst konumda, kalmış ; mesela birinci dünya savaşına ancak ZİMMERMAN MEKTUPLARI ‘ nın İngilizler tarafına deşifre edilmesinden haberleri olunca hayli geç bir tarihte savaşa katılacaktı. ( 1917 ) Aynı şekilde İkinci Paylaşım Savaşına da 1941 Aralığına kadar bekleyecekti. (PEARL HARBOUR )

Bir örmekte ülkemizden verelim mi ? Bunun en tipik zaman aralığı XX. y. yılın hemen daha başlangıcında, REVAL de dile getirilmeye, Osmanlı Devleti artık gizli diplomasinin konusu olmaktan çıkmıştı. Osmanlı coğrafyası jeopolitik konumu gereği, İngiliz çıkarları için AKDENİZ –SÜVEYŞ- HİNDİSTAN ve aynı yıllarda önce İRAN daha sonra İrak’ da keşfedilen, keşfedilecek olan HİDRO KARBON yatakları, ÇARLIK içinse, ”SICAK DENİZLERE “ inme stratejisinde ve aynı şekilde hemen güneyinde “ YUMUŞAK KARNINA” yapışmış elli yıl önceki KIRIM YENİLGİSİ , KAFKASYA ‘da direnişin hemen arkasında duran İSTANBUL ile de “KOZLARINI “ paylaşması gerekmiyor muydu ?

Maden söz konusu Anadolu coğrafyası bir kaç farklı değerlendirme yapmak şart değil mi, ? genel jeopolitik bilgilerimiz ve konuya yönelik stratejik değerlendirmeleri de göz önüne alırsak: Anadolu coğrafyası konum olarak, KÖPRÜ – BARİYER, GİB HEM KONUM HEM DE DEĞERLENDİRME İŞLEVİ VARDIR.

Coğrafyalar gerçek anlamda halkların / ulusların kaderlerini, yapılarını gerçekten etkileyen faktörlerin en başında gelir. Nasıl geçmişlerini etkilemiş aynı şekilde geleceklerini de etkiler, şu ünlü söz belki de farkında olmadan, ”MAZİDEN ATİYE “ denen formülasyonu tam olarak karşılamaz mı ? ( KÜLEBİ – ARMAOĞLU – OKÇUOĞLU – HASANOV – BİLGE )

 

Uluslararası ilişkiler ; ülkeler, devletler ve uluslararası her türlü, her düzeyde çok farklı, bütün ilişkilerde, insani / beşeri ölçütleri kapsayan, siyasal, sosyoloji, hukuki bütün ölçütleri kapsayan gerçek anlamda çok farklı değişken ve girdilere açık bir yapı göstermesidir.

Böylesi geniş ve derinlikli yaklaşımın önemli bir boyutu da MODERNLEŞME ve onun beki de daha farklı bir boyutu olan ÇAĞDAŞLAMADIR. Bazı araştırmacı veya tarihçiler bu iki kavramı zaman zaman iç içe, birlikte hatta eş anlamlı olarak bile kullanabilirler. Makro bakışla iki kavram arasında, çok belirgin farklılıklar veya ayrılıklarda yoktur.

Bu iki kavram arasında olsa olsa, sosyolojik bir fark veya değerlendirmede, en azından etki – tepki diyebileceğimiz, bir ayrılık olabilir. Mesela benim kişisel okumalarıma , tespitlerime göre; Modernleşme sürecinde, asıl istek ve itki içerden bazı grup ve sınıflardan gelirken, Çağdaşlaşma sürecinde bu arzu ve istek yalnız içsel değil aynı zamanda dışardan da farklı devletlerinde kendi çıkarları için bu projeye hem moral hem de destek verirler.

Osmanlı Aydınlanması veya bir başka deyimle TÜRK MODERNLEŞMESİ denilen bu konuya çok farklı derinlik ve açılardan bakan hemen hemen bütün Türk ve Osmanlı sosyologları, bu süreci tartışıp incelerken, kendi ideolojik ve siyasal görüşlerinin etkisi altında kalmaları doğal bir davranış ve düşünce tarzı değil midir ? ( GÖKALP – TÜRKDOĞAN – FINDIKOĞLU – MARDİN – TÜTENGİL –SENCER- BERKES )

Adını nasıl koyar kavramlaştırırsanız kavramlaştırın, ilk bakışta bu ik kavramı TARİHSEL temel ve çerçevede, nasıl ve nereye koyarak ele alacaksınız. ? İşte bizim bundan sonra yanıtını aramaya çalışacağımız veya en azından altını çizeceğimiz temel SORUNSAL bu noktada belirlemiyor mu ?

Bu kısa özet ve özgün açıklamalarımızdan sonra isterseniz tekrar kaldığımız yerden devam edelim.

Eğer DEVLET İ ALİYE için gerçek anlamda son derece ciddi bir dönüşüm yaşanma, gelecekle ilgili kaygı ve korkunun belki de “ ZİRVE “ yaptığı yer ve zaman ; 1907 REVAL değil miydi.? Bu toplantı, görüşme konuları, zamanın basını veya diplomasi koridorlarında konuşulmaya başlanınca, Osmanlı asker ve sivil aydınlarını radikal anlamda iktidara el koymanın tek yol olduğunu, kabul ettirmiş. Balkanlarda gençliklerini dağlarda Bulgar –Yunan ve Sırp EŞKİYA – KOMITACI kovalamakla geçiren ORDU GENÇLİĞİ, artık YILDIZ ‘ın baskıcı, otoriter siyasi rejimine / sistemine ,meydan okuyarak askerleri ile dağlara çıkmışlardır.

Hemen bu eylemleri izleyen olaylar sonrasında, İstanbul ‘ da cereyan eden GERİCİ – YOBAZ ayaklanması ( 31 MART ) gerçekleşince, ORDU yönetime el koyup, PADİŞAH II.ABDULHAMİT hal edip. SELANİK e SÜRGÜNE YOLLADI.

Bu saatten sonra OSMANLI DEVLETİ ,klasik LONDRA yanlısı ,onun korumasında varlığını devam ettirme, bir anda MOSKOVA ‘ya karşı “ DENGE “ önceliği verme politikasını zaten,1877-78 ( 93 HARBİ ) Osmanlı –Rus savaşının hem yaşandığı yıllarda hem de sonlandığı BERLİN ANLAŞMASI sırasında, aslında İngilizlerin” el altından” görevlendirdiği BİSMARC ( PRUSYA) ı yanında bulacaktı.

XIX. Y.Yılın son çeyreğinden itibaren, genel olarak OSMANLI , özel ise TÜRKLER için yeni bir dönem başlayacaktı. Sık sık vurguladığımız gibi Rus askeri tarihçi ŞİKOGRODOV un da, altını çizerek belirttiği gibi ; TÜRK – RUS ilişkileri askeri – politik ve diplomatik boyutlarda son derece, girift, kompleks her saha da cereyan edecek. Bu ilişkilerde, yenilen, gerileyen toprak / nüfus kaybeden, yok edilen ya da ata – baba topraklarını kaybedenler hep TÜRKLER olmuştur. Türk – Rus ilişkilerinin farklı bir boyutu da; Balkanlarda diğer farklı ulusların ( SIRP – YUNAN - BULGAR ) isyanlarında, Ruslar direkt çatışmaların içinde olmasalar bile en büyük yardımcı güç olmuşlardı.

Rusların , Kafkasya ve İran üzerinden Afganistan ‘a, sızıp HİNDİSTANA sokulma stratejilerini bertaraf etmek için, LONDRA, İstanbul üzerinden, Kafkasya ‘da “ DAĞLI HALKLARI “ donatarak, yardım ederek Rus yayılmacılığına karşı; caydırma veya maliyet artırma savaşımı verecekti.

TÜRK –KAFKASYA-İRAN ve AFGANİSTAN, adını verdiğimiz ve İngiliz coğrafi algılamasına göre de ÖN ASYA denilen bu coğrafya, DOWNİNG STREET NU 10 hedef alan her ülkenin ortak tek coğrafi amaçları HİNT ALT KITASINDAN, “ TOMMY “ leri kovalamaktı. Bu amaçla daha XVIII.y. yılda Fransızlar Plesley yenilmeleri ve adı geçen bu coğrafyadan kovalanmalı, daha sonra NAPOLYON ‘ nun MISIR SEFERİ,1.Paylaşım Savasında ALMANLARIN “ DRANG NACHT OSTEN”( doğuya doğru ) politikalarını P.HOPKİRK,BÜYÜK OYUN adlı eserinde ve ORTAYLI ‘ nın, Osmanlı İmp Alman Nüfuzu tezi, McMEEKIN ‘ ın OSMANLIDA SON FASIL adlı çalışmaları bu anlatmaya çalıştığımız dönemi, daha da ayrıntılı ele alır ve işler.

93 Harbi İSTANBUL açısından sanki bir “ YOL AYRIMIDIR “ bu savaşın ilk anlaşması ,daha doğrusu bir tür ATEŞ KES ‘i olan neredeyse Osmanlı Devletinin bir tür “SELASI “ olan AYASTEFANOS ANLAŞMASI, İstabul’a bir top menzili kadar yaklaşan Ruslarla bu alaşa imza altına alınacaktı.

Balkanlarda ve Orta Doğuda İngiliz çıkarlarının bu kadar aleyhine olan bir anlaşmayı, LONDRA’ nın “ evet “ demesi mümkün değildi. İngilizler “ el çabukluğu marifet “ der gibi, fırsattan istifade edercesine KIBRIS’ a; eğer Rus ilerlemesi devam ederse Osmanlıya daha çabuk / hızlı yardım etme bahanesi ile DE FACTO el konuldu.

Rusların bu kazanımlarını ilerde Balkanlarda daha da tehlikeli gelişmelere, neden olacağını anlayan LONDRA, tarafları BERLİN’ de, tekrar bir araya getirdi, ancak Moskova ‘yı gelecekte kendisine karşı olumsuz tavır almaması için, “ arabuluculuk “ görevini, yıllarda DANİMARKA - AVUSTIRYA ve FRANSA ‘ya karşı askeri –siyasi ve diplomatik zaferler kazanan, prestiji en üst seviyede olan, Alman Şansölyesi BİSMARC ‘a havale edecekti.

Bismarc , iri gövdesi ,şiirsel Fransızcası ile BERLİN görüşmelerinin baş aktörü olacaktı. AYASTEFANOS’ un, çok ağır şartları mümkün olduğunca, İstanbul ‘un az da olsa lehine düzenlenmesi, YILDIZ ‘da, geçicide bir rahatlama yaratacaktı.

Bu arada İstanbul, uzun süredir izlediği zaman zaman da temasta olduğu PRUSYA ‘ yı adeta yeniden keşfedecekti. Daha Berlin ‘de görüşmeler devam ederken, Osmanlı temsilcisi, askeri açıdan en azından eğitim / öğretim ve örgütlenme, açısından ASKERİ ISLAH HEYETİ TALEP ETMİŞTİ.

Hatırlanacağı gibi Osmanlı Devleti daha önce, MISIR BUNALIMI sırasında Almanya dan askeri uzmanlar getirtmişti. Bunlardan en önemli şahsiyet, DEDE ( BÜYÜK ) MOLTKE, Nizipte ki savaşı bizzat gözlemlemiş ülkesine döndükten sonra yazdığı : TÜRKİYE MEKTUPLARI adlı eseri bu konuda yazılan temel REFERANS bir eserdir.

İsterseniz azıcık zaman tünelinde geriye gidelim , Osmanlı Devleti, Balkanlar üzerinden Macaristan ve Orta Avrupa ile Leh coğrafyasına karşı baskı – askeri politika uygularken karşısına, dikilebilen, onu daha da ileriye gitmesini engelleyen yani kısaca bloke eden güç, VİYANA idi. Bu güçte, KUTSAL ROMA / GERMEN gücüne yaslanan KATOLİK dünyasının bir anlamda ileri ucuydu. Askeri terminoloji olarak düşünürseniz : İLERİ KARAKOLU DEMEKTİ.

Ancak VİYANA asla İSTANBUL ‘ da eşit, statülü denk devlet olarak görülmez, kabul görmezdi. Avusturya hükümdarının bu statüye kavuşması için uzun yüzyıllar geçmesini beklemek gerekecekti. Osmanlı Devletinin kamu diplomasisinde, şu ilke ve gelenek her zaman egemendi ve uzun yıllarda, geçerliliğini koruyacak ve korumuştu.

İSTANBUL asla yurt dışında başkentlerde devamlı sabit temsil edilen , bir ülke / devlet değildi. Ancak BARIŞ GÖRÜŞMELERİ sırasında GEÇİCİ yalnız bu işle görevli temsilci / temsilciler yollar veya İstanbul’a gelen heyet / heyetlerle görüşme yapardı. Genellikle de “ buyuran –talep eden ve kabul “ ettiren taraf olurdu. Uzun yıllar özellikle MACARİSTAN üzerinde karşı karşıya gelen gelen bu iki devlet arasındaki ilişkilerin diplomatik/ hukuki yapısı bu esaslar üzerine kurulmuştu.

Osmanlı Devleti için asıl ontolojik kopuş yani kırılma noktası, klasik değerlendirmelere göre ne YÜKSELİŞ ne de DURAKLAMA döneminde olmadı. Duraklama döneminde artık ileri yürüyüşler durmuş, kesin sonuç alınacak savaşlar yapılamamakta, özellikle İSPANYOL KALYONLARININ taşıdığı Amerika altın ve gümüşünün neden olduğu, ENFLASYONİST BASKI, nasıl İspanyolları bozmuşsa, aynı olumsuz etkiyi Osmanlı devletinde de gösterecek, bir de klimatolojik değişikliler, ”İÇ GAİLELER” İstanbul’ un TAŞRA – ÇEVRE ilişkilerini neredeyse kopmasına neden olacaktı. Kısaca “DİRLİK ve DÜZEN “bozulmuştu.

Devletin askeri yapı ve sisteminde ana nokta, asıl işlevsel gücü, TIMARLI SİPAHİ denilen ; ANADOLU VE RUMELİ’ den toplanan, asıl gelir / geçimlerini tarımdan sağlayan, merkezi bütçeye ek yük getirmeyen bir ORDU SİSTEMİ ydi.

Gelir olarak devletin hizmet ve yararlılık gözeterek verdiği toprağın büyüklüğü verim durumları da göz önüne alınmak üzere her hak sahibi beraberinde SÜVARİ olarak ,belli sayıda asker getiri onların bütün masraflarını karşılardı, Osmanlı Ordusunda bir de KAPIKULU denilen KÖLE / DEVŞİRME esaslı bir ocak daha vardı. Bunlarda PİYADE –SÜVARİ olarak ikiye ayrılmışlar, piyadelere YENİÇERİ ,süvarilere de KAPIKULU SÜVARİSİ denecekti. Bunlar ağırlıklı olarak, İSTANBUL ‘da, kalelerde, boğaz ve savunma amaçlı mevkilerde özel görevlendirilmişlerdi. Bu sınıf karşılığı / işlevleri açısından Avrupa ‘da bile olmayan bir tür ASKERİ KAST dı.

Ancak bu sınıfın asıl istihdam edildiği bulunduğu yer, devletin Başkenti olunca, zaman zaman devlet adamları hatta dönemin padişahları üzerinde de BASKI ARACI oldular.

Aslında her zaman her devir her devlet ve toplum için geçerli olan genel geçer kural: EKONOMİ ve TOPLUM arasındaki o duyarlı denge değil midir ? Bu denge bir kere bozulmasın; eğer devlet e toplum bu bozulmayı fark ederler gerekli her türlü hatta yerine göre de RADİKAL REFORM lar yapamıyorlarsa, ancak SEZAR’ın GALYA ‘da, teslim töreninde haykırdığı” VEYL MAĞLÜPLERE” DEMEKTEN ÖTE NE DENİR Kİ ?

 

Osmanlı Devleti, belli bir tarihten sonra yalnız Balkanlar da değil bulunduğu her coğrafya’da mevcut devletlerle sorunlar yaşamaya, adeta geriye püskürtülmeye hatta itilmeye çalışılıyordu. Üstelik bu ilişkilerin askeri / fiziki yanı ise “ sürekli savaş “ve hemen hemen her savaş yeni bir yenilgi, yeni yeni maddi / manevi kayıp demekti.

İstanbul, reel bir bakışla veya değerlendirmeyle, her çeşit cephede, en üst düzeyde alarmda ve savaş psikozu içindeydi Osmanlı toprak rejimi yani TIMAR SİSTEMİ çökmüş, hem askeri hem de ekonomik sistem, artık devletin yükünü çekemez hale gelmiş. Bir devletin / ülkenin, devamlılığı yani günümüz moda deyimi ile BEKA’ sı ekonomik ve toplumsal yapısı ile direkt bağlantılıdır.

Osmanlı Devletinin, Avrupa ile ilişkilerinde yaşadığı sorunların en başında veya Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerinde en başta askeri / siyasal koşullarda ve dengelerde, Osmanlı lehine olan yapı / dengenin alt üst olduğunu görmekte ve tespit etmekteyiz. Belli bir tarihte önce dengeler kurulmuş, artık İstanbul bir anlamda, ilişkilerde “buyuran – emir ve talimat” veren konumdan çıkarak pozisyonlar neredeyse eşitlenmiş oldu. Osmanlı Padişahına denk sayılmayan asla muhatap alınmayan, AVUSTURYA imp bile, Padişah’a denk sayılıyor, Viyana, Osmanlı’ya verdiği HARAÇ, kavram olarak “haraç “ denmemekte “ HEDİYE “ olarak kavramlaştırarak, ilişkilerde denge, “ eşitlik “ düzenine doğru evrilmekteydi.

Osmanlı Devleti uzun yıllar Avrupa başkentlerinde ELÇİLİKLER veya DAİMİ TEMSLCİLİKLER, açmamışlar veya bulundurmamışlar, genellikle ilişkilerde tek yanlı bir tür kurulmuştu. Osmanlı Devleti önemli durum veya konularda geçici ve özel konumda delegasyon göndermeyi tercih ediyordu.

Bu tür ilişki İSTANBUL güçlü olduğu sürece, böylesi bir sistem veya politika, sorun olmamıştı / olmayacaktı, ancak ilişkilerin derinliği ve boyutu değiştikçe, sorunların çığ gibi büyüdüğü ve arttığı anlaşılacaktır. ,daha doğrusu, en önemli sorun. İstanbul Avrupa’da ki toplumsal –askeri – ekonomik ve siyasal sorunları anında ve yerinde tespit edememekte ve uygun politika üretememekteydi.

 

Türk Devlet geleneğinin en önemli ilke ve uygulamalarından biri de, komşu coğrafyalarda yani sınır ötesinde, ilgi alanına giren coğrafyalarda neler olup bittiğini anlama, öğrenme ve yeri geldiğinde de müdahale etme güç ve yetisidir. Bu konuda en güzel örneklerden biri de; Almanya ‘ da baş gösteren MEZHEP KAVGA ve çekişmelerinde, İstanbul süreci yakından izlemiş hatta bazen sürece zaman zaman KİNG ‘in lehine küçük müdahalelerde bulunmuştu. Yine bu arada İSPANYA’ da RECONQUISTO DÖNEMİNDE, zor duruma düşen, KATOLİK KİLİSE ‘nin baskısı karşısında zor duruma düşen hem MORİSCO( Müslümanlar ) hem de, MARRANO ( Yahudiler ) denilen halkların güvenliği, direnmeleri için destek sağlamışlar hatta Musevileri deniz yoluyla, SELANİK’ e getirerek, iskan edeceklerdi.

 

DEVAM EDECEK

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

94 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi