TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK –13

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak-13

Osmanlı Devleti, kendisinin siyasi coğrafya literatüründe RUMELİ ( BALKANLAR )dediği ama batılı güçlerin GÜNEYDOĞU AVRUPA dedikleri coğrafya da fetih- kolonileşme – yerleşme – Anadolu’dan Türkmenlerinin iskânı (ŞEN ABAD ) ,Bu coğrafyanın bir anlamda VATANLAŞMA süreci değil midir?

Yüzyıllar sonra, Osmanlı Devleti, bu coğrafyayı çeşitli ve hep yenilgilerle biten savaşlar sonrası terk etmeye başlayınca. İstanbul bir sabah binlerce; RUMELİ GÖÇMENİ ile “ yüz yüze” gelecekti. Bu geri dönüş süreci çeşitli zaman aralıklarıyla, büyük kafileler halinde sürecekti. Hatta siyasi tarihimizin önemli olaylarından olan ALİ SUAVİ ANLATMAYA ÇALIŞTIĞIMIZIN TİPİK ÖRNEKLERİNDEN BİRİDİR. Bunun ülkemizde ETNİK ayrılıkçıların zaman zaman suçladığı, kendilerine MUHACİR kavramı ile ötekileştirmeye devletçi diye suçladıkları bu kesimin, en hassas dikkatli oldukları, şuuraltı değer: dedelerinin - nenelerinin topraklarını nasıl terk ederek “ AK TOPRAKLARA “ göç ettikleri, yollarda neler çektiklerini, asla unutmamışlar; masal, türküler, folklor anlatılar yoluyla kuşaktan kuşağa nakletmişlerdir. Ayrıca VATAN KAVRAMI öyle İŞSELLEŞMİŞ Kİ, HER TÜRLÜ BÖLÜCÜ – AYRILIKCI girişim ve çabayı en yüksek seviyede ALARM olarak kabul etmişlerdir.

BAB I ALİ XVII y. yılın son çeyreğine kadar, gerek Balkanlarda gerekse Orta Avrupa son derece rahat durumdaydı. Önünde tek askeri / politik güç, VİYANA çekirdeği etrafında birleşen Avrupalı müttefiklerdi. Bu bağlamda maalesef Osmanlı kendi iç yapısından çıkan sorunlarla uğraşırken.( KAÇ GUN – CELALİ - KITLIK) Avrupa da yıllarca süren DİN / MEZHEP kavgaları, Prensler arası mücadeleler, özellikle PARİS’ te yaşanan BARTEMEY FACİASI en sonunda da neredeyse bir Almanın bile kalmayacağı YÜZ YIL SAVAŞLARININ, WESTFALİA BARIŞ görüşmeleri sonucunda taraflar arasında imza altına alınması, artık devletler ve ülkeler arasında DİN / MEZHEP savaşlarına son vermesi, artık Avrupa da ULUS DEVLET oluşunun başlaması. (DİL –SOY – DİN )

Avrupa gerek kıtasal gerekse ülkesel bazda; VİYANA nın öncü olduğu, bu barış anlaşması sonucunda, gerçek güç olmaya başlayacaktı. Bu süreç ancak iki yüz sene sürecek, yine bir başka Avusturyalı siyasetçi METTERNİCH’ in ev sahipliği ve öncülük edeceği VİYANA ANLAŞMASI ( 1815 ) İLE. NOKTALANACAKTI. Adı geçen bu anlaşma sonucunda, Avrupa’nın iç yapısındaki özellikle politik - askeri – diplomatik ve her şeyden önemli ve öncelikli olan DİN / MEZHEP mücadelelerine son veriyor. Hukuki, yönetsel bütün meselelerin barış karşılıklı görüşmeler ile çözümlenmesi için taraflara öğütte bulunup yol gösteriyordu. Böylece;

• DEVLETLERİN EGEMENLİĞİ HALKLARA SELF DETERMİNATİON HAKLARI,

• DEVLETLERARASI EŞİTLİK İLKESİ,

• BİR DEVLETİN İÇ İŞLERİNE KARIŞMAMAZLIK.

( ARMAOĞLU – ÜLMAN – GÖNLÜBOL – BİLGE – ROBERTSON – KARAL )

Osmanlı Devletinin belki de en büyük şansızlığı, politik - askeri rakibi olan, Avrupa ‘lı devlet ve güçlerin, XVI y. yılın sonlarından itibaren, Osmanlı Devletinin ilerlemesi ve Balkanlar üzerinden ORTA AVRUPA ‘ya, sıçrama girişimleri artık giderek sertleşen hatta zaman zaman da Osmanlıyı baskılayan bir düzeye gelecekti.

İSTANBUL ‘un, kısaca batı karşısında veya bir başka deyişle batını Osmanlıya karşı durum ve tutumunda, sorunlar veya karşılaşılan alanlar yalnız askeri – politik alanlarda değildi. Bu ilişkilerin KÜLTÜREL – EKONOMİK - TOPLUMSAL – DİNİ, yani hayatın çeşitli alanlarında da zaman zaman sert az da olsa daha barışçıl ilişkiler yaşanmıştı.

Kısaca BATI diyebileceğimiz coğrafya ve kültürel merkez, tarih içinde İSLAM ALEMİ ile çeşitli şekillerde ilişki kurmuştur. Öncelikle ABBASİ ler dönemi bu ilişkilerin belki de ilk defa KURUMSALLAŞMIŞ, özellikle, HALİFELİĞİN Avrupa’ya yolladığı, mekanik ürünler, sergilendiği merkezlerde gerçekten büyük beğeni ve takdir kazanacaktı. Bir ikinci ilişki dönemi, HAÇLI SEFERLERİ sırasında yaşanacaktı. Haçlı Ordusunda bulunan, bazı din adamları veya bilim meraklısı askerler, İslam Dünyasından birçok bilgiyi, eseri, ülkelerine taşıyacaklardı. Asıl etkileşim ve KÜLTÜRLEŞME; İSTANBULUN fethinden sonra, Bizans’tan, Avrupa ‘ya kaçan Bizanslı aydınlar, Avrupa merkezlerine akmaya başlayınca, uzun süredir KATOLİK KİLİSE ve PAPALIĞIN, psikolojik ve fiziksel baskısı karşısında ne düşüncelerini hatta ne de adlarını bile” dillerine alamadıkları” ANTİKİTENİN, Yunan ve Roma PAGAN aydın ve düşünürlerinin çoğu Arapçaya çevrilen eserleri, öncelikle LATİNCEYE çevrilmeye, doğa - tarih – hukuk alanlarında gerçekten KARANLIKLAR ÇAĞI yaşamakta olan. Avrupalılar REFORM ve RÖNESANS dönemini yaşayacaklardı.( U.ECO – ŞENER – DAVİES – ÖZSEL –WICKHAMM - BAUER )

Bu süreçte asıl bizler için önemli olan değerlendirme. Batı bilim adamları, düşünürler, doğudan gerek düşünce gerekse pratik olarak aldıkları, beğendikleri her türlü görüş ve mühendislik ürünlerini inceleyerek, bu üretimleri veya objeleri bir eğlence, oyuncak, boş zamanları değerlendirme nesnesi olmaktan çıkararak, toplu üretimlere en azından MANİFAKTÜR seviyede bir iş / meslek ve de ÜRETİM haline getirme becerisinde bulundular.
Uzak doğudan çeşitli kanal ve yollarla elde ettikleri KÂĞIT –BARUT – İPEK ve hatta ÇELİK gibi alanlarda, kısa zaman içinde DOĞULU halkların çok daha ötesine geçmeyi becerdiler. Bu kadar mı? Elbet soru ve cevapları artırmak derinlik kazandırmak mümkün.

Mesela; Avrupalı güçlere asıl siyasal / askeri güç ve kapasite kazanma sürecinde, elindeki en güçlü MANİVELA, olan YELKEN – RÜZGÂR gücü ile kazandığı ek güç ve imkânla “ UFKUN ÖTELERİNE “ seyahat etme kapasitesine sahip olmuştu. PUSULA –USTURLAP gibi teknik donanımlar / yenilikler, bu arada yüz yıllar boyunca AKDENİZ gibi iç denizlerde yeterli olan LATİN ( KARE ) YELKEN yerine teknelerin hareket, manevra gücünü, hızını artıran ÜÇGEN YELKEN e geçiş bile bu alanda bir DEVRİMDİ.

Bütün bu gelişmelere veya radikal düşünceler, yeniliklerin icadı ve her türlü icadın, hemen üretime, pratiğe aktarılması, Avrupalı ulusları görelide olsa dünyanın kadim halkları üzerinde EGEMEN / HEGOMONİK GÜÇ olma evreleri için, bir tür SIÇRAMA ( TAKE OF WALFE ) durumu olarak kabul edilemez mi?

Osmanlı Devletini yorumlarken daima bir gözümüz, tarihi ve siyasi haritada olmalı, devlet doğuda İRAN denilen coğrafya da kurulan en az kendi kadar güçlü ve iddialı bir başka TÜRK DEVLETİ tarafından adeta bloke edilmiş, güneyindeki ARAP yoğunluk, üzerinde MERCİDABIK – RİDANİYE SAVAŞLARI ile egemenlik kurmuş, doğal büyüme ve genişleme, asıl HAYAT SAHASI olarak gördüğü değerlendirdiği RUMELİNE, eline geçen ilk fırsattan yararlanarak, adeta BİZANS ‘ın içine yuvarlandığı yoksunluk halinden de yararlanarak, ”bir çırpıda “ Marmara’nın öteki yakasına sıçrayacaktı.

Bizans’la nihayi hesaplaşmadan önce EDİRNE başkentli Osmanlı devletinin artık gerçek hayat sahası ( LEBENSRAUM ) önünde kendine ciddi anlamda karşı duracak, direnecek veya diğer Hıristiyan halkları etrafında toplayacak bir organizasyon olmaması, bu yönde yapılan / yapılmaya çalışılan bütün girişimleri bloke eden veya fiziken ( savaşlarla ) durduran Osmanlı Devleti, bu süreç içinde birkaç savaşı, vuruşmayı kaybetmesi normaldi. Ancak; ANKARA SAVAŞI ve alınan darbe, sonrasında yaşanan adına da FETRET DÖNEMİ yaşanacak, bu dönem özellikle Osmanlının Anadolu ‘ da ki egemenlik girişimlerini bir süre durduracak ama asıl önemlisi, böylesi bir yenilgi, Osmanlı merkezli Anadolu Türklüğünün doğudan gelen bir başka, TÜRK DEVLETİ ve GÜCÜ tarafından darbe alması, yalnız fiziken, askeri ve toplumsal anlamda değil her şeyden önce TARİHSEL / PSİKOLOJİK yani kısaca DUYUSAL ANLAMDA DARBE ALMASI, SOĞUMASI demekti.

Bu süreçte TİMUR’ un SURİYE ve ŞAM seferlerinde SEMERKAND ‘ a el koyup götürdüğü, Arap âlim ve din adamlarının bazıları, Timur’ un, Çin seferi sırasında HAKKA YÜRÜMESİNDEN sonra Anadolu’ya gelmeleri, sığındıkları Osmanlı saray ve mahfillerinde; TATAR –MOĞOL diye tanımlamaları, uydurma anlatıları, Osmanlı devletinin özellikle Osman oğlu soyunda oldukça etkili olacaktı. FATİH ‘in BİZANS I dağıtması, kişisel egemenliği, egosu öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, devletin kuruluşundan bu yana en önemli makamlarında görev alan neredeyse 3 kuşak devlete hizmet eden TÜRK SOYLU ÇANDARLI ailesini bir çırpıda harcamış yalnız onları değil, Osmanlının ilk kuruluşundan yani BEYLİK döneminden beri; BOY ve KAN KARDAŞLIĞI üzerinde kurulu (PRIMUS İNTER PARES ) ilişki ağı ve düzeni dağıtılmış, çoğu çocukken VAFTİZ edilmiş, DÖNME / DEVŞİRME, KÖLE ORJİNLİLER devlette en üst seviyelerde mülki – askeri seviyelerde görev almaya başlayacaklardı, bir de bu sürece YAVUZ ‘un Mısır seferinden getirdiği ARAP ULEMASININ, EMEVİ gelenek ve söylencelerinin İstanbul’da Osmanlı Medreselerine egemen olması, ŞAH İSMAİL ve ardılları ile yaşanacak askeri / politik mücadeleler, İSTANBUL’ un bütün dikkat ve ağırlık noktasının Balkanlar ve ötesi olmasına yol açacaktı. Sık sık vurguladığımız gibi Devlet iki kanatlıydı. Biri Rumeli diğeri ise Anadolu. İsterseniz burada kısa bir aka plan yapalım ve DTCF büyük hocalarından Rahmetli ÖGEL HOCAYA kulak verelim Hoca, HUN TARİHİ adlı çalışmasında, Hun Devletini; SOL BİLGE BEYLERBEYLİĞİ ve SAĞ BİLGE BEYLİĞİ diye ikiye ayırarak inceler ve SOL BİLGE BEYLERBEYLİĞİNİN, saygınlık, statü ve protoküler anlamda, devlet hayatında daha önemli ve ağırlıklı olduğunu yazar. Her ne kadar genç tarihçi hocalarımız, BAYKUZU ve ERCILASUN ‘ un yeni çalışmaları varsa da daha okuma imkânımız olmadı.

TÜRK DEVLET GELENEĞİ nasıl TANRIKUT METE ‘den yana aynı kural / ilke ve anlayışını devam ettiriyorsa, Osmanlı devletinde de bu ayrımın ince bir politika duyarlılığı içinde devam ettiğini görmekteyiz.( TANERİ )

Osmanlı Devleti, ağırlıklı olarak, biraz da jeopolitik gerçekliliğinin zorlaması ile ister istemez, askeri strateji ve önceliğini Rumeli - Balkanlar ve orta Avrupa’ya vermek zorunda kaldı. Dikkat edin, her ileri adımında, kendisine karşı olan direnç hem derinlik hem de yaygınlık kazanırken, aynı zamanda sertleşme eğilimi zaman zamanda Osmanlı ilerleyişinde “vites küçültme” denecek anlar da yaşanmadı değil.

Osmanlının Macar ovalarından daha kuzeye ve batıya yürümesi artık mümkün değildi. Ancak yerel beyler ve AKINCI denilen bir tür ÖZEL KUVVETLER, akın, keşif amaçlı VUR KAÇ türü operasyonlar yapılıyordu. Çünkü büyük kuvvetlerle yapılan savaşların finansmanı, HASSA HAZİNESİ için yıkım oluyordu. Bu seferde halktan adına AVARIZ denilen bir tür olağanüstü vergi alınmak zorunda kalınıyordu. Bilindiği gibi her türlü vergi ve olağanüstü istekler, halk üzerinde olumsuzu etkiler bırakır zaten Anadolu ‘da dengesini zor sağlayan devlet içinde yeni “ GAİLELER “ demekti.

İstanbul için asıl dikkat edilmesi gereken hem doğuda ki (İRAN) TÜRK DEVLETİ ile hem de Balkanlarda ya tek ya da ikili – üçlü oluşumlar halinde karşısına dikilen güçlerle sürekli savaş haliydi. Bir de bu cepheye, AKDENİZ ‘ de, İSPANYA ve yanında yer alan RODOS – MALTA – VENEDİK le zaman zaman hayli şiddetlenen mücadeleleri birlikte düşünürseniz ki; bir de bu mücadele alanına HİNT OKYANUSUN ‘ da başarısızlıkla sonuçlanan PORTEKİZ’ lilerle olan mücadeleleri de, birlikte düşünmek şarttır.

XV.yüzyılın son yıllarında Avrupalı denizciler gerçekten, bir anlamda bilinmeyene yelken açarak, HİNDİSTAN’ a “yelken açtılar” İnsanlık ve uygarlık tarihi açısından önemli dönemeçlerinden biri olan ; bu keşif – 1492 ( ATTALİ – TOCQUAVİLLE) , artık bundan sonra dediğim gibi insanlık ve uygarlık tarihi açısından önemli dönemeçlerden biri olacaktı. Bu olaya benzer bir başka gelişme ise, 1588 de İNGİLTERE ‘yi işgal için yola çıkan ve adına da DENİZCİLİK TARİHİNDE “ MUHTEŞEM ARMADA “ denilen ortak İSPANYOL – FRANSIZ donanmasının, fırtınada İngiliz sahillerinde batması ve ortadan kalkmasıyla olacaktı.

Amerika kıtası denilecek bu yepyeni adeta boş ( ıssız ) kıta, gerçekten, kendilerine KIZILDERİLİ denilecek bir avuç kadar insanla meskûndu. Kuzeyde çok dağınık ama av - otlak mücadelesi yapan; AVCI – TOPLAYICI yaşam tarzında olanlar daha güneyde, AZTEKLER denilen kentli – yerleşik- tarımcı ancak İNSAN KURBAN eden gruplar, daha da aşağılarda yani GÜNEY AMERİKA da ise, İNKALAR.

Bu gruplar hakkında dilimizde çevrilen değişik eserler incelemeler varsa da en orijinalleri olan MORGAN ‘ nın ANCİENT SOCİETY ile yıllar sonra kaleme alınan ünlü FRANSIZ antropolog C. L STRAUSS ‘ın HÜZÜNLÜ DÖNENCELERİ okuyucusuna kısa özet bir bilgi verebilir.

Bu yeni kıtanın yüzlerce sene biriken ve aslında zamanın koşul ve ortamında değer ifade etmeyen; ALTIN – GÜMÜŞ gibi zenginlikleri Avrupa’ya yani İspanya ‘ya akmaya başladı. Portekizliler ile aralarında şiddetli bir savaş çıkmaması için PAPA araya girmek zorunda kalacak, tarafları adına TORDESİLLAS ANLAŞMASI ile ( 1494 ),güney Amerika’yı iki ülke arasında coğrafi olarak paylaştıracaktı. Brezilya Portekiz’e düşerken kalan topraklar İspanya’nın olmuş yalnız Arjantin bir ölçüde en azından İTALYAN ‘canın etki sahası olacaktı.

Osmanlı Devlet sistemi ve kamu yönetimi rejimi; bu kadar geniş, farklı, soyların, dillerin, inançların ve her şeyden ötesi ulaşım / iletişim gibi fiziki zorluklara karşın, belli bir süre, gerçekten sorunsuz; yarı otomatik bir mekanizma gibi çalışmıştı.

Sistemin böylesi bir ortam içinde çalışması her şeyden önce, kendi içyapısal özellikleri, kurucu ataların, DEVLET aşamalarına kadar, OĞUZ / TÜRK geleneğinin temel karakteristik yapısı olan EŞİTLER ARASI BİRİNCİ diyebileceğimiz bir hukuki / siyasal formülasyona bağlı kalmalarından kaynaklanmış. Evlilikler yoluyla civarda bulunan diğer TÜRKMEN HANEDANLAR ile akrabalık ilişkilerine özel önem verilmiştir.

Başkentin BURSA’dan, EDİRNE’ye taşınmasından sonra, temel hedef ve göz dikilen coğrafya, nerede ise iç kargaşadan yılan, hatta “TÜRK SARIĞINA “ EVET DİYECEK HALKLARIN VARLIĞIYDI

Anadolu’da sağlanan nisbi güven ortamı ve ileri uçlarda vaat edilen,” ŞEHİTLER TEPESİ “ çağrısı, daha önce gelmiş yerleşik hayata geçmeyen/ geçemeyen BOZKIR HAYAT TARZINI ve KÜLTÜRÜNÜ benimseyen, devam ettiren TÜRKMEN boyları ile gelmeye devam eden TÜRKMEN GÖÇMENLERİ, Anadolu’da kurulmaya çalışılan SELÇUKLU sonrası düzenin devem etmesi, için: Boyların zaman geciktirilmeden, RUMELİNE aktarılması onlara tercih ettikleri yaşam tarzına uygun, ya KÖY – TARIM arazileri ya da KONARGÖÇER hayatlarının devamı için YAYLAK – KIŞLAK alanlarının gösterilmesi tahsisi şarttı. ( BARKAN – ORHON – TÜRKDOĞAN – DİVİTÇİOĞLU – TUFAN – HALLAÇOĞLU )

Osmanlı Devlet sisteminin, belki de en tipik meşru / yasal yapısal özelliği, DENGE ve HUZUR ikilemi üzerine kurulmuştu.( GENÇ )

Devletin mülki – askeri yöneticilerinin, İmparatorluğun son gününe kadar, Bu ilkeyi hep göz önlerinde OLMAZSA OLMAZ olarak tutup değerlendireceklerdi. Ama yine de korktukları ve de çok önemsedikleri bu korku, endişe, İmparatorluğun sonunu getirecekti.

Sık sık üzerine basarak hatta altını çizerek; şu huşuları hep anlatmaya çalışmışımdır. Önce OSMANLI DEVLETİ gerçekte bulunduğu coğrafya’ da, konjonktürel de olsa,” belirleyici” , “ yön verici” askeri ve siyasal bir güçtü. O yüzyıllarda bu gücün alternatifi yoktu. Zaman zaman bazı halklar, bazen ten bazen ittifaklar kurarak, bu gücün karşısına çıksalar da sonucu değiştirecek organizasyon kuramamışlardı.

Osmanlı Devletinin bir başka avantajı veya gözden uzak tutulması gereken bir diğer özelliği ise; İDEOLOJİK GÜCÜ ve bu gücün gerek devleti herekse kendilerine SÜRÜ anlamında REAYE denilen, devletin gerçek kurucusu olan ama zamanla egemenlik ve iktidar gücünü, OSMANLI HANEDANINA kaptıran TÜRK soylu halk ne durumdaydı.

Öncelikle YAVUZ’ un MISIR SEFERİ dönüşte HALİFELİK sıfatını sahiplenmesi belki o zamanlar ve sonrasında siyasal / ideolojik bir işlevi yoktu. Ama zamanla, İSTANBULA, ARAP din adamları aracılıyla getirilen, Arap kültürü, davranışları ve anlayışı sanki İSLAMİ KÜLTÜREL değer ve kodları gibi sunulup propagandası yapılması genel kural gibi, sanki dinin OLMAZ SA OLMAZI gibi sunulup kabul ettirilmesi; BELKİ DE SONUN BAŞLANGISIYDI.

Yeni dünyanın keşfi elbette insanlar için ek fırsat ve imkân demekti ama tümü için böyle bir şey söylemek elbette mümkün değildi. Doğanın kendine özgü kuralları vardır, eğer her hangi bir durumda, bir kazanan taraf varsa emin olun bunun karşılığında da kaybedenin de olması normal değil midir? Hayatın anlamı olan DİYALEKTİK YASALARI da bize bunu anlatmaz mı?

Avrupalı denizci ve keşifçilerinin HİNDİSTAN’ ı bulacağız diye çıktıkları keşif gezisinde, farkında olmadan, adına daha sonra AMERİKA denilecek uçsuz bucaksız neredeyse maddi açıdan hesap edilemeyecek kadar zenginlikler, imkânlar ve fırsatlar ile dolu bir dünyayı elde edeceklerdir. En büyük şansları ise, bu namütenahi coğrafyanın adeta ıssız olmasıydı.

Yeni dünyanın zenginlikleri doğal olarak ana egemen olan İSPANYA ‘ya gemilerle akmaya başlamıştı. Asıl değer ifade eden ALTIN - GÜMÜŞ gibi değerli madenler ile Avrupalıların daha bilmediği bazı meyve, sebzelerdi. İspanya ekonomisine girmeye başlayan bu munzam kaynaklar, İspanya’ da gerçek anlamda yatırım / sermaye niteliğine dönüşemedi, şimdilerde bile İspanya’ya giden turistlerin hayranlıkla seyrettiği / gezdiği SARAYLAR – MÜZELER’İN İNŞASINA harcandı. Bu arada, İspanyolların elindeki veya en azından kontrol ettikleri bu zenginlikler, doğudan yapılan lüks eşya ve benzer malların ithalatının finansmanında kullanıldı. Böylesi tüketim / gösteriş amaçlı, ekonomi – mali uygulamalar, İSPANYA ekonomisinin ENFLASY ONİST yapısı ve egemen havası, İNGİLTERE ve özellikle İngiliz Korsanları ile giriştiği mücadeleyi, neredeyse ana vatana yolladığı altın – gümüş dolu teknelerini İngiliz korsanlarına kaptırması ile sonuçlandı. İngiliz korsanlar; ülkelerine ve devletlerine yaptıkları bu hizmetlerin karşılığında da SIR ünvanı alacaklardı.( DRAKE – MORGAN )

BRAUDEL in deyimi veya kavramlaştırması ile AKDENİZ ve DÜNYASI, ÜMİT BURNUNUN dolaşılması ile birden dünya ticaret hadlerinde, sahip olduğu sıralamada arka sıralara inmeye başlayacaktı. Hemen hemen aynı yıllarda da Osmanlı Dünyası’nda da ekonomik sıkıntılar, özellikle ENFLASYON dev seviyelere çıkarken, Osmanlı devlet adamlar, gerçekleri göremediler fark etseler de adını koyamadılar. Bunun yerine değerli madenlerden basılan paranın içindeki, değerli madenin oranını ve ağırlığını azaltma yoluna gittiler.( ZÜYUF AKÇE )

Bu gelişmeleri Osmanlı Dünyası açısından en iyi analiz eden ; AKDAĞ – AVCIOĞLU – TABAK – BRAUDEL. Hemen hemen bütün eser ve çalışmalarında konuya ait son derece zengin incelemelere ve eserlere imza atmışladır.

Dünya’da ilk SANAYİLEŞME, daha doğrusu EVE SİPARİSTEN, MANİFAKTÜR ÜRETİME, en sonunda da kitlevi üretim olan FABRİKASYON üretim, İNGİLTERE de yaşanmayacak mıydı? İngiliz hanedanı bugünkülerde dâhil, ALMAN kökenliydiler. Bu ailenin ilk İngiliz kralı olacak ferdi LONDRA ‘ya tahta çıkmak için çocuk çağında geldiğinde bir kelime bile İngilizce bilmiyordu, yanında da Alman danışmanlar ve akranları ile gelmişti.

Zaten İngiltere son derece şiddetli bir iç savaş yaşanmış kral infaz edilmişti. Burjuvalardan oluşan KENT / BELEDİYE KONSEYLERİ ve özellikle LONDRA kliği, CROMVELL dönemi denecek bu süreçte HANNOVERLİLER denilen bu hanedan döneminde gerçek anlamda MEŞRUTİ denilecek bir “ rüzgârı “ yakalamışlardı (SOYSAL )

DEVAM EDECEK

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

232 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi