TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK –12

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak-12

Osmanlı Avrupa’sında yani Balkanlarda, kim ne derse desin; lambadan çıkan CİN ‘ i, bir daha geriye koymak mümkün değildi. Daha doğrusu, siyaset bilimimde AZGELİŞMİŞLİK MİLLİYETÇİLİĞİ dediğimiz, Alman düşünce ve disiplinin de etkisinde kalan, tarihsel kavram – olay ve değerler içerisinde, söylencelere, masallara, anonimlere genellikle aktarımlarla kuşaktan kuşağa eklemelerle zenginleşen hatta günlük olayları bile kapsayan, yerine göre; söz – müzik – sahne ile de desteklenen, genellikle sözlü ve yığınlara hitap edilen, kültürel bir aktarım modeli değil midir?

( ORAN – MARDİN – ERÖZ – TÜRKDOĞAN )

Bu tür MİLLİYETÇİLİK anlayışının, var olma ve sürmesi için ki temel amaç; bir yandan canlılığını, çekiciliğini ve yığınların ilgisini çekerken aynı zamanda engelsiz ve rakipsiz olmayı da temel hedef olarak alacaktı.

Özellikle sınır aşan – sınırlar arası halk ve toplulukların bir arada komşu, sınırdaş olarak yaşadıkları coğrafyada egemen / hegemonik güç de, zamanla bir zaaf-güç kaybı yaşayacak olursa,  *  bu farklı halklar arasında, çeşitli nedenlerle çıkar kavgaları veya boşalan denge unsurunun yerini alma kavga / rekabeti doğacaktır. Bu ise daha sonra anlı çatışma ve savaş hali demekti. Bu sürece bir de şunu ilave etmek şarttır. **  Merkezi gücün zaafa uğraması bu halklar arasında MERKEZKAÇ eğilimin kuvvetlenmesine yol açacaktır.

Bütün bu gelişmelere bir de komşu bir devlet, kendi ulusal çıkarları için karışacak olursa, hoşnut olmayan halklardan birini veya tümünü desteklerse, kimse bu KAOTİK durumdan KARLI ÇIKMAYACAĞI ortadadır. Osmanlının bütün uçları gerek doğu da gerek Avrupa da bu durumdaydı.

Balkanlar dediğimiz: Osmanlı Devletinin Avrupa’sı gerçek anlamda bir “MİLLİYETLER MOZAYİĞİ “ idi. Bakın burada MOZAYİK tanım ve kavramını gerek politik gerekse sosyolojik anlamlarında bilerek kullanıyorum.( YERASİMOS – MİLLAS – ARMSTONG –BROWN )

SIRP – YUNAN ve BULGAR isyanları XIX. y. yılın başlarından başlayan nihayetinde de sonlarında biten bir süreçti. Yaklaşık bir yüzyıl sürmüş, sonuçta İstanbul neredeyse 450 - 500 sene egemenliği altında tuttuğu, taşıyla toprağıyla bir COĞRAFYAYI VATANA ( R. OĞUZ ARIK ) çevirdiği bu coğrafyadan bazen adım adım bazen de bir sprinter gibi çekilmişti. Bu süreç yalnız çekilen AK TOPRAKLAR da (.E.I OKÇU ) yaşayan Türk Halkı üzerinde değil, asıl vatan dedikleri topraklarını mallarını ve her şeyden önce de anılarını terk eden kendilerine MUHACİR denilecek yığınlar üzerinde ŞOK etkisi bırakacaktı. ( ŞİMŞİR – MCCHARTY )

Bu üç halkında Osmanlıya karşı verdikleri BAĞIMSIZLIK SAVAŞ ve MÜCADELELERİNDE hiçbir zaman yalnız olmadıklarını, sürekli olarak ya birbirleri ile MÜTTEFİK ya da EMPERYALİST DEVLETLERDEN ya tekli ya da çoklu, askeri – diplomatik destek aldıklarını biliyoruz ve görüyoruz.

XIX y. yılın son yıllarında GİRİT yüzünden ATİNA, İSTANBUL ‘a meydan okuduğunda, Osmanlı Orduları, ileri öncü birlikleri nerdeyse AKROPOL ‘un eteklerindeydi. (1897) Batılı devletler derhal araya girerek. Osmanlı Komutanı GAZİ ETEM PAŞA’YI durdurarak. Tarafları, bir masa etrafında buluşturdular. Galip devlet olarak masaya oturan Osmanlı, sanki yenilmiş gibi masadan GİRİT ‘i kaybederek kalkmış oldu.

Neden bu yazı serimde iki alt başlık kullandığım akla gelen sorulardan biri olabilir, isterseniz benim kişisel görüşüm olarak TARİH dendiği aman ne anladığım sorunsalından başlamak gerekir diye düşündüm. Eğer düşünme biçimimi ve bu başlıktan ne çıkardığımı anlatabilirsem hem şekli hem de muhteva olarak, amacımı daha iyi anlatmış olurum.

Mülkiye’de öğrencilik yıllarında III İDARE BÖLÜMÜNDE, mesleki derslerimizden biride METEDOLOJİ dersiydi. Ders hocamız, hayli ilerlemiş yaşına rağmen son derece aktif, araştırmacı enerji dolu rahmetli İBRAHM YASA ‘ idi. Ders’ in temel kitabı, bir ara kitapları görüşleri ile ülkemizde Politika ve Sosyoloji gibi konularda eserleri olan, ülkemiz aydın ve üniversite çevrelerinde çok tutulan ünlü FRANSIZ bilim adamlarından MAURİCE DUVERGERİN, TOPLUM BİLİMLERİNDE ARAŞTIRMA YÖNTEM BİLİM VE TEKNİKLERİ adlı eseriydi. O yıllarda konu hakkında ender bulunan ilk eserlerden biriydi.

Hatta hocamız bu dersi içinde hepimize ayrı ayrı konu ve kitaplar üzerinde BOOK REPORT denilen örnek bir çalışma yaptırmıştı. Bende hem tarih hem de sosyolojik ve biraz da iktisadi bir havası olsun diye, MEAD ın BERLİN BAĞDAT DEMİRYOLU adlı eserini seçmiş, sınıfta tartışmıştık. Bu arada hocamla, sık sık görüşür ondan bir çok sosyolojik kavram değer ve yaklaşımı öğrenme fırsatı bulmuştum. İsimlerini ve görüşlerini öğrendiğim konunun uzmanlarından bir kaçının ismi: R.REDFİELD – L.MORENO - M.BLOCH – F.BRAUDEL, gibi sahalarının / alanlarının dev isimleriydi, Ancak en büyük şanssızlığım, birçoğunun eserleri henüz dilimize çevrilmemiş olması bildiğim FRANSIZCNIN da bu eserlerin orijinalini okuyup anlamaya yetmemesiydi. Aradaki bu boşluğu en azından o yıllarda, son derece önemli ve değerli eserleri, dilimize çevirtip yayınlayan TÜRK SİYASİ BİLİMLER DERNEĞİ yayınlarıydı.

Seçtiğim alan ve tercihim beni SOSYOLOJİ, SİYASAL BİLİM disiplinliklerinde belli ve kısıtlı da olsa bir noktaya taşırken; İDEOLOJİK olarak: TÜRKÇÜ DURUŞ ve DAVRANMA, psikolojisi, çocukluktan bu yana özel ilgi alanım olan TARİH ile bu eğitimin aldığım alan ve konuların, bir tür bileşkesini, kendi dünyamda düşünürken, okuldan arkadaşım olan ALİ İHSAN KARACAN vasıtasıyla, bizim okul mezunlarından, devre / dönem büyüğüm ALİ BİRİNCİ ile tanıştım. O okuldan sonra EMNİYET BURSLUSU olduğu için, POLİS ENS. Görevlendirilmiş, bu arada DOKTORA yapmaktaydı.

Onunda yönlendirmesi ile DEVLET ANA adlı eserini okuduğum KEMAL TAHİR i keşfetmemi, onu okumamı sağladı. Onların ZAFER ÇARŞISINDA bir Kitapçı dükkânları vardı. Sürekli K.TAHİR okudum. Bu arda da TÜRK TARİH KURUMUNUN en iyi sadık müşterilerinden biri. Kitap almak, okumak gerçekten bir hastalıktır. Hele kıt kaynaklarla.

TARİH – SİYASAL BİLİM – SOSYOLOJİ; üçgeninin içine, bir de sos türünden İKTİSAT, JEOPOLİTİK, STRATEJİYİ de ekleyebilir ve hiçbirinin DETERMİNİSTİK tutsağı olmazsanız, TARİH İLMİ size sonsuz bir düşün gücü ekler / katar.

Tarih ilmi asla geçmiş / mazi değildir. Bir milletin gerçek yaşam öyküsü ama geleceğinin de yansımasıdır. Tarih iyi okunur bilinir ve de anlaşılırsa; o ülkenin, milleti ve devletin geleceğidir. Tarih, içinde gelecekle direkt ilgili binler e örnek olaydır. ELBET TARİH TEKERRÜR ETMEZ. AMA ALINACAK DERSLER VE ÖRNEK OLAYLARLA DOLUDUR. SONUÇ OLARAK TARİH, CANLI YAŞAYAN BİR ORGANİZMADIR. ASIL SORUNSAL İYİ OKUNMALI, BİLİNMELİ VE GEREKLİ DERSLERDE ÇIKARILMALIDIR.

Osmanlı Devletinin, ana kudret ve gücünü oluşturan OĞUZ TÜRKLERİ. Aşağı yukarı İSTANBUL ‘un fethine kadar, artık beylikten devlet olma aşamasına gelmiş,” TİMUR FIRTINASINI “ adına FETRET denilen, bir ara dönemi yaşamış ancak devletin RUMELİ KANADI ‘nın güçlü ve ayakları üstüne kalması sayesinde, sallanmış ama yıkılmayarak, kısa zamanda ANADOLU’ da, tekrar devlet otoritesini sağlamıştı.

YILDIRIM ın oğulları arasında çıkan taht kavga ve mücadeleleri, sona erip hatta ülkede görelide bir sakinlik ve düzen kurulmuştu. Hatta devletin bu geçirdiği bu geçici kaotik yapıdan yararlanmak isteyen batılı güçlerin son HAÇLI SEFER girişimleri VARNA da, akamete uğramıştı.

Son yıllarını birazda taht şehri EDİRNE ‘ de gönülsüzce geçilen II. MURAT hakka yürüdükten sonra, taşrada MANİSA ‘da valilik yapan oğlu MEHMET, EN GÜVENDİĞİ YAKIN ÇEVRESİYLE, Marmara’yı geçerek TAHT ‘ a geçer.

1453 de FATİH ‘in BİZANSI FETHİ ve adını İSLAMBOL’ a çevrilmesi, DİVİTÇİOĞLU ‘ nun son derece isabetli kavramlaştırması ile ilk olarak BEYLİKTEN DEVLETE, DEVLETTEN İMP. Doğru bir politik / askeri evrime uğrayacak, artık devletin, tek dil – din – soy (TÜRK / OĞUZ ) özelliği, zaten, Osmanlının Balkanlara sıçraması ile belli limitlerde değişmeye / bozulmaya başlamıştı. Özellikle farklı din / dil ve soylardan gelen halkların da, Devletin sınırları veya en azından, politik askeri hegemonyası uzadıkça, genişledikçe, Osmanlı hukuk ve toplum yapısında; geçerli olan ŞERİ HUKUK anlayışı ve uygulamaları sorunlara neden olabilirdi.

Geçmişimize; bu tür bir bakışla bakılacak olursa, bütün TÜRK – İSLAM devletlerinde, en sık ve çokça karşılaşılan en temel sorunlardan biriydi. TİMUR döneminde de, devleti bu gibi sorunlarla çok sıkı karışılacaktı. Bunun çözümünü ki BABUR’ un HİNDİSTAN ‘ da kurduğu o muhteşem devletine en büyük sorunsallarından biri bu toplum – hukuk ikilemi üzerinde yaşanacak, pratik TÜRK AKLI ( RAİSON D’ETAT ) hemen deveye girerek. ÖRFİ – ŞERİ ayrımın yaparak çözüm üretecekti. ( BAYUR – AKA – ROUX ) Osmanlılar ise özellikle BOSNA nın fethinden sonra ister istemez önce dinsel – dilsel farklılıkları olan halklara karşı önce İSTİMALET sonra da “ KADİMDEN GELEN “gibi pratik çözümler üretmişlerdi. (.M.GENÇ )

Osmanlı Devleti ortalama XVIII. yılının son çeyreğine kadar, adına Rumeli ama daha geniş coğrafi deyimle BALKANLAR olarak anılacak coğrafyanın hegemonik merkeziydi. Ama bu üstünlük, göreli yapısal bir durum arz ediyordu. Bir yandan, VENEDİKLİLER, diğer yandan AVUSTURYALILAR ile AKDENİZ ve MACARİSTAN üzerinde, adım adım diyebileceğimiz bir savaş / kaotik ortam içerisindeydi.

Osmanlı Devleti, AKDENİZ ve BALKANLARIN özellikle DALMAÇYA kıyılarında, Venediklilerle denizlerde ve karalarda savaşırken, hemen bu coğrafyanın kuzey-batısında yer alan, VİYANA’NIN “defterini dürmek” amacıyla büyük bir ordusunu Viyana’ya doğru hareket etti.

KÖPRÜ GELENEĞİ’ nden gelen, hatta KAPIKULLARI’ ndan olan MERZİFONLU KARA MUSTAFA Paşa’ydı. Paşanın gerek askeri, gerekse politik yaklaşımı, taktik ve stratejik bakışı, savaşın hatta II. VİYANA KUŞATMASI’NIN bir felaketle sonuçlanmasına yol açacaktı. Bu süreç: SONUN BAŞLANGICI’ydı.

Aslında Osmanlı Devleti için, geniş anlamda düşünecek olursa,” sonun başlangıcı “ olarak değerlendireceğimiz, süreç, II.VİYANA KUŞATMASI değil de, KANUNİ ‘ n ZİGETVARDA hakka yürümesinden sonra, tahta geçen oğlu II. SELİM ve torunu III.MURAT’ ın döneminde başlamıştı.

Elbette bu TÜRK TARİHÇİLER için bir anlamda DURAKLAMA ve GERİLEME dönemi olarak kabul edilen dönemin başlangıcı sayıldı. Bu dönemi birkaç paragraf içine sıkıştırmak, anlatmak mümkün değil. Zaten böylesi, bir iddiada bizi aşar.

Ama bu konuda bizim de söyleyeceğimiz, yazacağımız bir kaç cümlemiz de olmalı değil mi? Bunun içinde, bu gibi durumlarda sık sık başvurduğumuz, “ ARTI KIL “ ve “ KROKISEL KUŞBAKIŞI “ gibi yöntemlere başvurabiliriz. Böylece bu konuda yapılacak analiz / saptamalarda daha sağlıklı ve doğru sonuçlara varmamızı sağlayacaktır.

Madem, sorunumuz meydan da bakış ve ele alış yöntemimiz / yolumuzu da tespit ettik. O zaman; ilk olarak sıra, temel ayrımımızı yapma zamanı değil midir? Osmanlı Devletinin yapısal sorunlarını başında: EKONOMİK – MALİ – TİCARİ ve HUKUKİ sorunlar gelmekte. Devlet, gerek çağın gerekse ister savaş isterse barış durumunda olan ülke / devletlerdeki bu tür gelişmeleri takip etmek, onlarla rekabet gibi bütün gelişmelerin dışında / uzağında kalmış / kalacaktı.

Devletin askeri / siyasi alanlarda üstün ve avantajlı olduğu dönemler, ilişkide olduğu Avrupalı bazı devletlere tanıdığı adına da KAPİTÜLASYONLAR denilen mali –gümrük ayrıcalıkları zamanla ilişki kurulan bütün devletlere tanınmış, bu haklar yetmezmiş gibi, kendi vatandaşlarının da yabancı elçiliklerin koruma altına girmesine izin veren, adına MAHMİ denilecek yeni bir diplomatik- hukuki ayrıcalık verilecekti. Ayrıca hem yabancı elçiliklere hukuki, yargılama hakları da tanınacak, devlet içinde hukuk / yargı tekliği bozulacaktı.

Devletin iki kanatlı olduğunu daha önce söylemiştik, devlet egemenlik ve politik üstünlüğünü kaybetti, yenilgi üstüne yenilgiler yaşandıkça; ülkenin, sürekli savaşlarda, toprak, nüfus ve gelir kayıpları artıkça, ülkenin uzak köşelerindeki özellikle etnik / din ve dilsel farklılığı olan halklarda, MERKEZ KAÇ eğilimler hem oluşacak hem de kökleşecekti.

Osmanlı Devletinin bir döneminde, dünya ölçeğinde yaşanan ve adına da KÜÇÜK BUZUL ÇAĞI denilen, klimatolojik döneminde nerede ise TARIMSAL ÜRÜN ve ÜRETİM sıfır düştü. Bu yokluk döneminde, bir de, nerdeyse ana nedenleri tamamen ekonomik olan CELALİ İSYANL Bu ise adına ÇİFT BOZAN denilen, köylerden kentlere bir tür İÇ GÖÇ süreci demekti.

 ( ORTAYLI – İNALCIK – AKDAĞ – AVCIOĞLU – CEM – KARPAT – BERKES - TÜRKDOĞAN)

 

VİYANA’ dan sonra SANDRAZAM MERZİFON ‘lu canını vererek kurtulmuşsa da artık;”BÜYÜ BOZULMUŞ “ Avusturya kuvvetleri yardıma gelen LEH SÜVARİ gücünün yardımıyla, Osmanlı Ordusunu, çok ağır bozguna uğratmış ORDUGÂHINI neredeyse, odununa kadar yağmalamış, SANDRAZAM, boynunu CELLATIN İLMİĞİNE uzatacağı BELGRAD ‘a “KAPAĞI “ zor atmıştı.

Osmanlı Devleti neredeyse BALKAN SAVAŞLARINA kadar; dikkat ve gücümü Balkanlarda; statükoyu, mevcudu korumaya vermiş, içinde sürekli, ARTÇI SAVAŞLAR verecekti. İşinde kötüsü, bu dönemde o günlerde hiçte hesapta olmayan, RUS ÇARLIĞI, bir heyula gibi OSMANLININ sınırlarında ağırlığını ve varlığını duyurmaya başlayacaktı.

Osmanlı sivil ve asker devletlüleri, kuzeylerinde ağırda olsa IV İVAN ‘ dan sonra belirmeye başlayan, MOSKOVA / MOSKOFLU varlığını gözden kaçırmışlar ve konuyu KIRIM HANLARINA emanet edeceklerdi .Kırım askeri gücü ve kapasitesi; HAFİF SÜVARİ ağırlıklı, taktik ve stratejik olarak belli yıllarda MOSKOVA’ya kadar akın yapmak dönüşte yağmalanmış yiyecek, ürünler, genç kız ve oğlanları Kırım’da ESİR PAZARINDA satmaktı .Asla PİYADE ve TOPÇU gücü olmayan, bu ihtiyacı, Osmanlı Devleti İstanbul’dan yolladığı YENİÇERİLER ile karşılamayı planlamıştı.

II. VİYANA BOZGUNUN’ DAN dan sonra; Ruslar artık kendileri için en uygun ortamın ve şartların doğduğuna ikna olunca, Moskova 3 lü bir strateji izleyecekti. Rus jeopolitiği, Moskova için üçlü bir taktiği zorlayacaktı. İlk olarak “ yakın tehlike “ olarak gördüğü, hemen kuzeyindeki, İSVEÇ tehlikesine öncelik vermek zorundaydı, o sorunu I.PETRO Poltava ‘ da ( 1709 ) çözümledi. İkinci hedef ise daha güneyinde yer alan öne KIRIM sonra ‘da OSMANLI DEVLETİ ile kozunu paylaşacaktı. İsveç’i devreden çıkarması, onu Ukrayna ve Lehistan üzerinde elini rahatlatmıştı. Viyana ise şimdilik daha erken bir hedefti bekleyebilirdi. I.PETRO, bizim bazı tarihçilerimiz tarafından ” DELİ “olarak nitelense bile; politik – diplomatik ve askeri görüş, seçim ve öncelikleri bakımından son derece akıllı, muktedir bir ÇAR ‘ dı.( ŞİROKORAD – ARMAOĞLU – VERNADSKY – ÇAŞIN – MADADİGA – ELTUHOD, STİTES – KURAT )

PETRO, devlet hayatına egemen olup annesi ve kız kardeşini Moskova dan uzaklaştırdıktan sonra, geleceği için tehlikeli gördüğü, BOYARLARI, ÖZEL GÜÇLERİ tasfiye etti. Sonra da, RUS MODERNLEŞMESİ süreci olarak tarihe geçecek, iç mekanizmayı işletti. Büyük devlet olmak için DENZLERE açılmanın, dünya limanlarında sivil – askeri gemi bulundurmanın şart olduğunu anlamıştı. Rusya’nın kuzeyindeki limanlar iklim yüzünden gemi seferleri için çok kısa bir mevsim ortam ve zamanı veriyordu. İster istemez PETRO; SİYASİ VASYETİNDE belirlediği için SICAK DENİZLERE açılmanın şart olduğunu, bu imkâna kavuşmak için önündeki tek engel, OSMANLI DEVLETİ ve BOĞAZLARDI.

Dikkat edin MOSKOVA, 1711 Prut ‘ dan sonra ağırlık ve gözünü daha doğrusu stratejisini sürekli AZAK DENİZİ ve KIRIM HANLIĞINA verecekti. Önce Azak Denizi üzerinde Prut sonrası geri adım attıysa da ilk fırsatta, tekrar dönecek ve Kırım Hanlığı içindeki HAN – KALGAY iç politik çekişmelerinde saf tutmuş, İstanbul’un kararsızlığından yararlanarak, Hanlığın istikrarını bozacaktı. En sonunda da, İstanbul ‘un, BAHÇESARAY üzerindeki emredici psikolojik / vesayet havasını geriletmiş, onlara BAĞIMSIZLIK ruhunu aşılamıştı. En sonunda da MOSKOVA resmen işgal ederek, İstanbul’u adeta ŞOKA sokmuştu.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş felsefesi gerek KÖPRÜLÜ gerekse AKÇURA nın çok yerinde tespitleri ile eski ( kadim ) TÜRK BOZKIR DEVLET GELENEĞİ, (TANERİ ) PERS – SASANİ, İSLAM HUKUKU ve sınırlıda olsa BİZANS DEVLET PROTOKOLU; üzerine dayanan yaslanan EKLEKTİK bir devlet, iskeleti üzerine inşa edilmiş, zaman zaman oluşan boşluklarda bazen ŞERİ bazen de ÖRFİ (KADİMDEN GELEN ) formülü ile çözümleyerek, devletin son derece esnek, zamana ve olaylara uygun politika üreterek / uygulayarak, gerçekten zamanın en büyük farklı bir İmparatorluğun, hem kurucusu hem de yüzyıllar boyunca ayakta kalmasını sağlamıştı.

Bakın bu tarihsel gerçeklik ve uyum gösterme özelliği bütün tarihi TÜRK DEVLETLERİNİN anatomik yapısına egemen olan ona yön, biçim ve içerik veren çok özgün olan; yapısal – kavramlaşan bir özellikti. İster, TİMUR ister SAFEVİ isterse BABÜR ‘ ün; devlet ve imparatorluklarına, KROKİSEL BAKIN tümünün neredeyse, sanki birbirlerinin İZDÜŞÜMÜ gibi olduklarını hemen görür ve tespit ederiz. Belki, bir İmparatorluk davranışı, olarak açıklanabilir, ama bütün TÜRK SOYLULARIN çoğunluk olmasa bile ASKERİ – MÜLKİ olarak egemen oldukları devlet yapılanmalarında da geçerli politik / askeri kültür olduğunu çok rahat olarak görmekte ve tespit etmekteyiz. Farklı örnek mi, MISIR MEMLÜKLÜLERİ ( DEVLET’ İ ET TÜRKİYYE) ,üstelik BAHRİ veya BURCİ olsun durum aynı değil midir?

Mesela bu konuda son kez birkaç konunun daha da iyi anlaşılması için, TOPRAK – TARIM gibi, özellikle ÜRETİM – TÜKETİM hatta İHRACAT – İTHALATgibi alt başlıklara da bakmakta yarar görürüm.

Osmanlı Devletinin belki de Avrupalı çağdaşlarına göre; göreceli üstünlüğü, MÜLKİYET konusunda yaşanmıştı. İslam Hukukuna göre MÜLK ALLAHIN ve dolasıyla DEVLET ‘e ait olması, İslam toplumlarında bir sürede dengeli bir yapının oluşması anlamına geliyordu. Resmen de en azından görüntüde olsa KÖLE ‘ liğin yasak oluşu, bu arada BOZKIR KÜLTÜRÜNÜN doğal unsuru ve uzantısı olan POTLAÇ geleneği, TÜRK HAYAT TARZINDA; SINIFLAŞMA – SÖMÜRÜ gibi bazı olumsuz değerlendirmelerin yaşanmasına engel olacaktı. Ama her toplumda olduğu gibi, elbet AKKEMİK –KARAKEMİK gibi veya AKBUDUN – KARABUDUN gibi rol – model ayrımsal farklılıklar olacaktı. DEDE KORKUT anlatılarından bilebildiğimiz, çıkarabildiğimiz kadarı ile bu tür ekonomik ve toplumsal ayrım ve çeşitliliğin zamanla siyasal –askeri açıdan da bazı olumsuz sonuçlar da doğurduğunu bilmekteyiz.

Osmanlı Toprak sistemi, ORTA DOĞU nun daha doğrusu, tarımsal üretim ve yerleşim, normal olarak TOPRAK REJİMİNE göre şekillenmişti. Böylesi bir hukuki – politik, ekonomik biçimlenme, SELÇUKLU döneminde İKTA, Osmanlı döneminde TIMARLI Bizans d da THEMA SİSTEMİ, isim olarak farklı da olsa içerik birbirlerini andıran yanları ile aralarında sanki bir devamlılık arz eden ilişki / illiyet var gibidir.

Osmanlının en küçük toplu yaşam alanı KUY dan üretilen KÖY kavramıdır. ( BAYKARA ) Osmanlı Toplum yapısında, o dönemin egemen üretim model ve yeteneğine göre TARIM ağırlıklı olması, askeri yapısının da böyle bir güce dayanması, KURULUŞ YILLARINDA: BOY / SOY VE KANKARDAŞLIĞI ANLAYIŞ VE POLİTİKASININ artık yetersiz kalışı, önce güçlü bir PİYADE sınıfının doğuşuna neden olurken aynı zamanda yaşamasını ve donanımını merkezi bütçeye yük olmayacak, TÜKETİCİ değil aynı zamanda ÜRETİCİ de olacak ÇİFTCİ / ASKER sınıfını doğuracaktı.( TIMARLI SİPAHİ )

Osmanlı Devletinin toprak / tarım / mülkiyet üçlemesi arasındaki ilişki hem besleme hem de yenileme işlevi açısından uzun yıllar, son derece verimli bir gelişme göstermiştir. Bu karşılıklı birbirlerini besleyen, tamamlayan unsurlar; devletin en önemli ASKERİ GÜCÜ olan TIMARLI SİPAHİ günün hem ayakta tutmuş hem de ordunun finans yükünü HAZİNE ‘ den alarak, devlet maliyesi için munzam bir güç olacaktı.

Burada bir karışıklığa neden olmamak için Osmanlı askeri sisteminde SÜVARİ SINIFI iki parçalıydı. Birinci grup, KAPIKULU SÜVARİ denen, YENİÇERİ OCAĞININ ,” atlı bölükleriydi “ bizim asıl ele alacağımız ise; TIMARLI SİPAHİ denilen TARIM dan beslenen, donanan güçtü. Bunlar ANADOLU ve RUMELİ coğrafyalarında konumlanmış durumdaydılar. Ancak İSTANBUL’ dan BEYLERBEYLERİNE gelen haber, oradan da TIMAR sahibi olan beylerine “ TOPLAN “ çağrısı üzerine, belli MENZİLLERDE toplanıp, yola çıkılmasıydı. Eğer sefer Anadolu tarafına olacaksa ordugâh, HÜNKÂR ÇAYIRINDA ( GEBZE ) yok hedef Avrupa ise; bu sefer toplanma merkezi EDİRNE oradan da BELGRAD olurdu.

Osmanlı Devletinin askeri gücünün finansmanı ve ağır yükü; TARIM ve oradan biriktirilip, Ordu’ya aktarılacak ARTI DEĞERDİ. Bu büyüklük ve devletin Vergi gelirleri, alınan HARAÇLAR, GANİMETLER eğer bir savaşı, seferberliği karşılayacak güçte ise, Devletin mali sorunu yol demekti. Ancak Devlet artık hem Avrupa’da hem de Asya’da, sürekli savaşlar, CELALİ İSYANLARI, bu arada daha önce de dediğimiz gibi, KLİMATOLOJİK değişiklikler ve olumsuz etkiler, ÇİFTBOZAN dediğimiz, İÇ GÖÇ tarımdaki krizi üzerindeki VERGİ YÜKÜNÜ çekilmez hale getirmişti.( AKDAĞ –İNALCIK –UZUNÇARŞILI –ORTAYLI – KIVILCIMLI – SENCER – BERKES – KARPAT )

Asıl önemli sorun bu bağlamda; Avrupa’ da yaşanacaktı. Avrupalı bazı tarihçilere göre KARANLIK ÇAĞ dediğimiz, özellikle BATI ROMA ‘ nın sağladığı PAX ROMA çağına son veren, KAVİMLER GÖÇÜ, Avrupa’ya o çağlara kadar, egemen olan, düzeni sona erdirecekti. Roma sonrası paramparça olan Avrupalı halklar önce kendilerine Roma’dan beri BARBARLAR, baskı, vahşetinden kurtulmak, bu sonradan gelen halkları da ya eritecekler ya da yok edeceklerdi.

Merkezi Asya’da, bütün BOZKIR HALKLARININ kendilerini tutan, kontrol eden setlerini yıkan, SEL SULARI gibi akması, farklı halklar üzerinde DOMİNO etkisi yaratması, Avrupa’nın bir uçtan ötesine, HUNLAR-VİZİGOTLAR – ASLAR – ALANLAR – NORMANLAR –VİGİNKLER- MACARLAR – GEPİDLER – KUMANLAR – PEÇEEKLER – NORMANLAR VS Adeta binlerce atları, arabaları koyun veya büyükbaş hayvanları ile ASYA ‘ dan AVRUPA ‘ya yüz binlerce insandan oluşan yığınlar halinde akmışlardır. Bunların bir anlamda “ oturak “ hayata geçişleri üzerinde elbette önce ROMA SİYAS VE MEDENİ GÜCÜ ile daha sonraki yüzyıllarda bu sürece büyük etkisi olacak olan KATOLİK HRİSTİYAN İNANCI kısaca PAPALIK açıkça ERİTME KAZANI ( MELTİNG POT ) işlevi görecekti.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

377 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi