TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK –11

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak-11

Dikkat ederseniz artık XX. yüz yıl OSMANLI DEVLETİ gibi. Çok uluslu / dilli / dinli günün moda deyimi ile uluslaşan devletlerin dağılıp ULUS DEVLET aşamasına bir dönüş veya ULUS İNŞASI diyebileceğimiz, gene günün moda deyimi, ”tarihsiz halkların “ kendi tarihleri ile sosyo-psikolojik buluşmaları, keşfetmeleri ve öğrenmeleri süreciydi ki, bütün halkların bu gerçeği bulmaları, idrak etmeleri bazen anlaşarak ama çoğu zamanda direniş, isyan ve gözyaşı ile mümkün olacaktı.

 ( SMİTH – GELNER – TÜRKDOĞAN –MARDİN – BALİBAR – WALLERSTEİN – ANDERSON )

 

Böyle bir açıklamada; elimizdeki verileri veya kaynaklardan yola çıkıldığında, konuyu daha da ileri düzeyde görmek anlamak için, üzerinde biraz daha durmak şarttır.

 

Öncelikli olarak OSMANLI DEVLETİNDE, TÜRKLERİ ele almak, konunun özü değil midir? Devletin asıl KURUCU / ASLİ unsuru, Türkler, BEYLİKTEN DEVLETE geçiş sürecinde, kamu ve askeri düzendeki ağırlık ve önceliklerini korurken, İSTANBUL’ un fethinden sonra, artık Osmanlı DEVLETTEN İMPARATORLUĞA EVRİLMİŞ, askeri sınıftaki (mülki sınıf da dâhil) TÜRKLER ağırlıkların ve güçlerini kaybedecekler, devletten TÜRK UNSURU ( ARİSTOKRASİSİ ) ELENECEKTİ. Bu gelişmenin üzerine YAVUZ ‘la, birlikte, HALİFELİĞİN alınması bir anlamda Osmanlı Devletinin: ŞERİ / SUNNİ / EMEVİ bir yorumu benimsemesinin yanı sırasında MERKEZİ DEVLET için güçlü bir MÜLKİ idare kurulma çabaları, vergi, arazi, sürü, yaylak, kışlak gibi konularda, bazı zorlayıcı kuralları, devletin TÜRK UNSURUNUN; BOZKIR KÜLTÜRÜ içinde kalan boylar ve güçler, bu kurallara kayıtlara, uyum sağlamayınca, bazı sorunlar yaşanmadı değil. Özellikle devlete egemen olan DEVŞİRME / DÖNME unsurlar, maalesef devletin bütün kahredici / yok edici gücünü, TÜRKMEN /TÜRK / OĞUZ ların üzerinde kullanmakta bir saniye bile beklemediler.

 

Bir karşılaştırma olsun diye, özet olarak VİYANA yani AVUSTURYA – MACARİSTAN İMP bahsedeyim; VİYANA – İSTANBUL arasında bütün politik – diplomatik ve askeri ilişkiler, biliyorsunuz ERDEL – MACARİSTAN üzerinde düğümlenmiş, taraflar neredeyse 200 yıl karşılıklı savaşmışlar iki defa Osmanlı orduları farklı tarihlerde Viyana’yı kuşatmıştı.

 

Tarafların aralarında paylaşamadıkları MACARİSTAN sonunda Viyana’ ya terk olunurken, Osmanlı askeri güçleri TUNA’ nın belli yerlerine çekilmek zorunda kalmış, devamlı ARTÇI savaşlar vermek zorunda kalmışlardı. Bu arada da daha kuzeyde MOSKOVA PRENSLİĞİ merkez olmak üzere birleşen, ADINADA Türk Tarihinde MOSKOFLU denilecek yeni bir PASSİONER güçle de bitip tükenmez savaşlar yapacaklardı.

 

VİYANA, Osmanlı güçlerini Macar ovalarından daha öteye sürünce, içine aldığı, özellikle her an ayrılıkçı, MERKEZ KAÇ güç ve düşüncelerin tutsağı olması mümkün MACAR SOYLULARINI, VİYANAYA çeşitli özendirici tedbir ve politikalarla bağlamayı tercih etti. Artık devlet AVUSTURYA – MACAR İMP olacaktı. Macarların bu bütünleşmelerinde ortak MEZHEP den gelmelerinin de etkisi çok büyük olacaktı. Mesela HIRVATLAR da aynı mezhepten gelmelerine karşın soy olarak SLAV olmaları, onların VİYANA ile entegre olmalarına engel olacaktı.

Bu bağlamda asıl sorunsal SIRPLARDI. Sırpların bu tarihi komşularına sempati veya sıcaklıkları Osmanlı Devletine karşı daha da kuşkulu ve mesafeliydi. Çünkü Osmanlı Devleti BİRÇOK AÇIDAN ÇOK DAHA HOŞGÖRÜLÜ VE DİNİ ÖZGÜRLKLERDEN YANAYDI.

 

VİYANA açısından, Sırp Sorunu neredeyse yüz yıllık bir geçmişe sahipti. Sırp toprakları adeta OSMANLI – AVUSTURYA arasında “kozların “ paylaşıldığı; Macaristan’dan sonraki coğrafya olmuştu. Tarafların birbirleri aleyhine attıkları her adım, bu coğrafyayı. Savaş meydanına çevirmişti. Osmanlı Devleti sınırlarının bu kesiminde her zaman; bir gözü bir kulağı VİYANA ‘da diğeri de MOSKOVA olmak zorundaydı. Bu ise politik / askeri ve diplomatik ek dikkat ve itina demekti.

 

Gerek VİYANA gerekse İSTANBUL için temel sorun,1804-6 tarihleri arasında MOSKOVA’ nın açık seçik son derece net şekilde destek verdiği 1. SIRP İSYANIDIR. PARİS te dolaylıda olsa, sırf VİYANA’ yı rahatsız etmek için işin içine atlamıştır. Bu konuda daha öncede kısa özet bilgi verdiğim için tekrar olmasın diye kısa keseceğim. BELGRAD isyancıların eline geçer, isyancılar o dönemde henüz BAĞIMSIZLIK TÜRKÜSÜ söylememektedirler. YENİÇERİ ZULMÜNE ve TÜRK - SIRP BEYLERE, TOPRAK SAHİPLERİNDEN YAKINMAKTADIRLAR. İstanbul bu mesajı alır, ek kuvvet yollayarak BELGRAD ‘ ı tekrar kontrol altın alır. Ancak artık ”CİN ŞİŞEDEN ÇIKMIŞTIR “ Sonunda Sırbistan’a kısmi de olsa BAĞIMSIZLIK verilir. (CASTELLAN – ARMAOĞLU – POULTON - MİLAS –JELAVİCH – MACCARTY – ÜNAL )

 

Osmanlı Avrupa’sında “ BÜYÜ “bozulmuş, farklıda olsa bir HALK savaşarak, elbette destek alarak BAĞIMSIZLIĞINA kavuşmuş oluyordu. Bu olay ve sonuç Osmanlı boyunduruğu altındaki bütün halklar için DERS ALINACAK örnek bir olaydı. İlk öncelik * İSTANBUL’un; “elinin kolunun “ bağlı olduğu, iç yapısal zafiyet halidir,** Uluslararası ortam uygun olmalıdır, *** Mutlaka arkaya / yana bir büyük devlet desteği sağlanmalıdır.

 

DİKKAT EDİN GEREK OSMANLI GEREKSE TÜRKYE CUMHURİYETİ DÖNEMLERİNDE BÜTÜN BENZER HAREKET VE TALEPLERDE BU ÜÇLÜ YAPI. TEORİK VE PRATİKTE TAKTİK VE STRATEJİK BİR KURAL OLMUŞ, OLMAYA DA DEVAM ETMEKTEDİR.

 

Her ne kadar SIRP BAĞIMSIZLIĞI; İSTANBUL için “ en uzun yüzyılın “ belki de “ tetikliyeni olmuşsa da, VİYANA için daha da riskli ve sorunlu bir oluşum demekti. Uluslararası ilişkilerde en büyük sorun, bu tür siyasal oluşumlarda sınırlar etnik / tarihi / dini-mezhebi, özelliklere göre değil de daha çok ekonomik / ticari ve mali çıkarlara göre çizilir ve saptanır.

 

SIRP HALKI tarihsel sosyoloji açısından bakıldığında, XV yüzyılın sonlarından itibaren, önce Osmanlı - Macar sonra da Osmanlı –Avusturya savaşlarının kesiştiği tarafların birbirlerine karşı üstünlük sağlama mücadelesinin önemli alanlarından biri olduğunu hemen görmekteyiz.

 

SIRPLAR gibi coğrafi vatana topraklara sahip olan halklara tarihsel / siyasal sosyolojide SINIRAŞAN / SINIRLARARASI YAŞAYAN HALKLAR DENİR. Bunlardan bir parçası zamanla BAĞIMSIZLIĞINI elde ederse. Bu seferde adıma IRREDENTİST dediğimiz, dışarda kalan parçalarla birleşme mücadelesi başlar. Bu mücadele; he zaman düşünce / ülkü halinde gelişme olarak başlar, zamanla örgütlenme, politik söylem ve eylemlere dönüşür.1914 TEMMUZUNDA DA SARAY BOSNA DA BİR SUIKASTLE SONUÇLANIR.

 

BELGRAD, uluslararası sisteme ve diplomasiye dahil olduktan sonra, bir yanda gözlerini PARİS ‘ e , LONDRA ‘ya dikerken, kulaklarını da deyim yerindeyse MOSKOVA ‘ya çevirecekti. VİYANA ve İSTANBUL ise; BELGRAD ‘ın hedefleriydi. Eğer umdukları, hedefledikleri BÜYÜK SIRPBİSTAN ve SLAV KARDEŞLİĞİYDİ.

 

Bu hedeflerinden BELGRAD ‘ ı uzak tutan asıl güç İSTANBUL ‘du. VİYANA ve İSTANBUL a karşı tek başına “KAFA TUTAMAZ “ onlara karşıda bir savaşı göze alamazdı. Onun içinde, Viyana’ya karşı Moskova ‘yı askeri Londra ve Paris’i de diplomasi alanında yanında bulmayı, devlet politikası haline getirecekti. İSTANBUL’ a karşı asıl öncelik MOSKOVA olsa bile, asıl tercihi silahlı bir çatışma halinde yanında ATİNA ve SOFYA’ yı da, ateş hattında görmek istiyordu.

 

Bütün bu gelişmelere karşı VİYANA ve İSTANBUL ne düşünüyor ne planlıyorlardı. Viyana’ nın MOSKOVA önünde karşısında ne direnecek ne de karşı gücü vardı. BERLİN dayanabileceği tek güç ve kaynaktı. Osmanlı devleti ise neredeyse, aynı durumda idi. Üstelik henüz BERLİN le de bu kadar içten bir ilişkisi de yoktu ve II. WİLHELM bekleyecek, ancak o zaman BERLİN, yeni İmparatorla DRANG NACH OSTEN deyince; Berlin’in gözünde jeopolitik ve jeostratejik, bir önem ve değer kazanacaktı.

 

İsterseniz bu noktada bir ara verelim ve de zaman tünelinde geriye doğru kısa bir bakış atalım.

 

Osmanlı Avrupası denince aklımıza, insanlık tarihi için en önemli iki olayı gelmelidir. Bunlardan birincisi, FRANSIZ İHTİLALİ ikincisi de VİYANA SÖZLEŞMESİDİR.

 

Bunlardan birincisi; politik / ideolojik yani bir anlamda düşünsel bir güç iken ikincisi ise, hukuki / toplumsal bir anlayışı kavramı dillendiriyordu.

 

İlk gelişim, direkt insanın duyu / düşünce dünyasına seslenir onu beslerken ki İHTİLALİN en büyük etkili ilkesi MİLLİYETÇİLİK düşüncesiydi. Doğal olarak, bu düşünce, insanlığın hem bireysel hem de toplumsal gücü, onu motive eden en naif gücü ve mekanizmalarından biriydi.

 

Bu gücün / düşüncenin kendini göstereceği belki de yıllar boyu, tüm insanlığı ve dünyayı etkileyeceği coğrafya RUSYA ve RUS HALKI olacaktı. Özgün adına SLAVCILIK DİYECEĞİMİZ BU AKIM, birbirine paralel iki akımdan eş zamanlı gelişti sayılabilir. Bunlardan birincisi, daha önce bahsettiğim, TÖTON ŞOVALYELERİ ve PAN CERMENİZME karşı Doğu Avrupa’da, ilk tohumları atılan, VİYANA’ ya karşı duyulan tepki. Diğeri ise Rusya ‘nın derinliklerinde, özellikle Avrupa kültür ve düşünüşüne duyulan kompleks sonrası, KIRIM SAVAŞI ile zirve yapan RUS SLAVİZMİ.

 

• Ne demiştik? SLAVİZM DÜŞÜNCESİ ve hatta zamanla İDEOLOJİYE doğru evrilmesi, bu süreç içinde reel politikle yüzleşmesi, bu sistematik düşünce biçimine, jeopolitik / stratejik pratiklerinde, gerek savaş gerekse politik / diplomatik ALANLARDA ETKİLEMESİ, DÜNYAMIZ VE HALKLARIN OLUŞUMUNDA İLK ELDEN EN ETKİLİ OLAN BİR KAZANDI.

 

• Ne demiştik, ? Bu düşünce iki farklı kaynak ve coğrafyadan doğru ama zamanla içine DİN / MEZHEP gerçeğini de içine alarak, hem anlam hem de yeni bir yüz kazanarak, DERİNLİĞİNİ artırdı.

 

• Ne demiştik? İki farklı alan ve coğrafyada var olmasına, düşünce olarak çıkmasına rağmen REDFİEL D ‘in dediği gibi; BÜYÜK – KÜÇÜK KÜLTÜR, ikili yapıların doğasına var olduğu gibi, küçük olan zamanla büyüğün içinde erimesi ve yitmesi sonucunu doğurmaz mı? Eğer diyalektik düşünecek olursa bu “ erime / kaynama “sürecinden sonra ortaya çıkacak düşünce sistematiği acaba, eskisi gibi olabilir mi?

 

O halde şimdi yapacağımız ilk iş bu sorunlara fazla derin düşünce ve ideolojik, teorik yaklaşımlara dalmadan, daha pratik, uygulamalar açısından cevap aramalı / bulmalı değil miyiz?

 

SLAVCILIK veya SLAVİZM: kendilerini diğer özellikle “EFENDİ “ olarak gören, egemen etnik varlık GERMEN ve de az da olsa MACAR hegemonik varlığına duyulan; önce tepkisel BİZ ve BEN KİMİM SORUSALINA verilen cevap ve düşünce sistematiğinin bir cevabı değil miydi? Demek ki, önce bir tepki ama SAVUNMACI içgüdüsel bir çıkarımdı.

 

PRAG / ÇEK merkezli bu savunmacı düşünce / davranış biçim ve modeli, kısa bir zaman sonra, doğduğu topraklardan daha farklı tarihi ve politik geçmişi olan başka SLAV kökenli halkta, bu sefer daha saldırgan, sınır tanımaz, bir halkta özellikle dar / sınırlı asker – sivil entelektüel bir tabakada, siyasal / sosyolojik bir değer ve harekete geçirici “ ANAHTAR “ kelime ve değer oluyor. Tipik “ AÇAR “ bir kavram ama aynı zamanda güçlü bir ideolojik unsur.

 

Slavizm düşünce ve ideolojisini bir anlamda adres değişikli göstermesi, “ esir- mahkûm millet “ psikozundan kurtulup aksine, iç dinamikler ve şuuraltı olarak SALDIRGAN / EMPERYAİST, eğilimlerle dolu olan artık kendilerine SLAV değil de RUS denen bir ulusun hem savunmacı hem de saldırgan politika unsuru, harekete geçirici, bir yapısal dönüşüme uğraması, günümüze kadar gelecek olan politik- ideolojik ve askeri düşünme biçimini modelini doğurmuş olmasın?

 

Bu bağlamda en dikkat çekici şu unsur asla gözden kaçmamalıdır. İlk çıkış noktasında savunmacı ve biraz da sosyolojik olarak bizlik / benlik sorunsalının eseri olan bu düşünme biçimi, MOSKOVA ‘ nın çekim ve ilgi alanına girince, sınır aşan bir düşünceye evrilmiş. Kısa zaman da bu geniş,”amorf” yapı, RUS rengi ve tadıyla, daha da derinlik kazanıp, MOSKOVA nın günümüze kadar uzanan ASTRAL POLİTİKASINA yön verecektir.( ARMAOĞLU- GÖNLÜBOL – NADAS - BİLGE – KURAT – ŞİMŞİR – KÜLEBİ – İLHAN – KOHN – HOBSBAWM )

 

DEVAM EDECEK

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

115 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi