TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK –10

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak -10

1890 yıllarından sonra artık hem Avrupa hem de dünya ölçeğinde bir devlet olarak doğmuş, bunun içinde BİSMARC iktidar koltuğundan uzaklaştırılması yetmişti. Genç İmparator ve çevresi için; BERLİN bir LONDRA bir PARİS olacak. Alman asker ve diplomatik gücü, bütün dünya da, varlığını göstermeye başlayacaktı. Bu politik / askeri ve ekonomik varlığın kendini gösterdiği alanlardan / coğrafyalardan biri de OSMANLI DEVLETİ olacaktı.

 

Bu sürecin ilk taşları BERLİN görüşmelerinde BİSMARC ın görelide olsa, Rus istek ve taleplerine karşı, İSTANBUL dan yana tavır alması, hayırhah tutumu, ABDÜLHAMİT’ i BERLİN e yaklaştıran en büyük nedenlerden biridir.

 

Osmanlı Devleti KRİZLERE girdikten sonra, Avrupalı güçlere karşı sürekli savaş halinde olmuş, barış zamanlarına bile bu devletlerin diplomatik baskılarına maruz kalmıştı. Her seferinde de toprak – nüfus ve gelir kayıplarına uğradığı yetmezmiş gibi, KATLİAM – GÖÇ – SÜRGÜN gibi halkın toplumsal belleğinden silinmeyecek acı hatıralara ve reel gerçeklere sahne olacaktı.( B.ŞİMŞİR – J.MCCARTHY )

 

Berlin – İstanbul arasında ne azınlıklar ne de toprak sorunları vardı, Berlin, diplomatik – askeri – ekonomik ilişkilere ağırlık vererek, ilişkilerde; önceliği / ağırlığı, stratejik bir açılım getirecek, bu ise OSMANLI Devletinin, bir anlamda Berlin’e “ yamanmasına / yaslanmasına “ neden olacaktı.

 

Tek kelime ile OTOKRAT – MÜSTEBİT- EK ADAMCI – DİKTATÖR eğilimli, II. ABDULHAMİT için aradığı ve uzun zamandı kolladığı ek bir imkân ve munzam fırsat değil miydi.

 

O yüzyılların en büyük yatırım projelerinden biri de; SÜVEYŞ KANALININ yapımından sonra adına siyasal tarihte 5 B diye kodlanacak olan, BERLİN-BELGRAD – BİZANS – BAĞDAT DEMİRYOLU inşası ve işletmeye alınması değil miydi? BERLİN ve İSTANBUL bu büyük projeye, deyim yerindeyse “ BALIKLAMA “ atladılar. Bu projenin elbette kendi yapısından kaynaklanan sorunları vardı. Mesela finansman, inşaat zorluk ve engelleri, siyasal ve diplomatik sorunlar gibi.

Bütün bu olumsuz şartlara ortama rağmen, Osmanlı Devleti savaşa girdiğinde; TOROSLAR hariç, projede başarı “çıplak gözle “ görülebilecek kadar açıktı.

 

OSMANLI DEVLETİ: Çoğu zaman büyün iyi niyet ve çabasına rağmen ne devletini ne de toplumunu değiştirebildi / dönüştürebildi. OSMANLI ÇAĞDAŞLAMASI – BATILILAŞMASI – MODERNLEŞMESİ adına veya sürece ne derseniz deyin, bütün gayret ve iyi niyetlere rağmen başarılı olamadı.(KARPAT –BERKES – AVCIOĞLU – CEM – SHAW – MARDİN - TÜRKDOĞAN )

 

Osmanlı Toplum yapısının, kim ne derse desin; ÇOK DİLLİ –DİNLİ ve ETNİLİ yapısı homojen bir yapıdan çok uzak oluşu, 1789 FRANSIZ DEVRİMİ ve beraberinde getirdiği, politik / ideolojik yaklaşımlar, Osmanlı Devletindeki ana unsur olan TÜRK unsuru dışındaki bütün ÖZELLİKLE TÜRK – İSLAM OLMAYAN UNSURLARI HAREKETE GEÇİFREN ONLARI MOBİLİZE EDEN  BİR GÜDÜ / SAİKTİ.

 

II. WİLHELM le başlayan yeni ALMAN DIŞ POLİTİKASI: farklı da olsa sonuçta birbirlerini tamamlayan bir kaç ayaküstüne oturacaktı. Alman Dış politikasının birinci hedefi, İNGİLTERE yi devre dışı bırakmak olmalıydı. Bunun içinde önce İngiltere’nin o yıllarda rakipsiz geçilmez güç olduğu denizlerde, ona meydan okumak, İngiliz donanmasının, ikmal üslerini, sosyal tesislerini, telsiz merkezlerini ve kömür depolarını devre dışı bırakmak, buna karşılık kendi içinde buna benzer; üsler, limanlar bulmalıydı.

 

Bu rekabet ve adı konmasa da yaşanan mücadele 1905 lere gelindiğinde, hem çehresi hem de içeriğinin değiştiğini, bu değişimin beraberinde taktik / stratejik ve jeopolitik düşünce ve planlarda radikal anlamda değişmelere yol açacaktı. Öncelikle, XVIII – XIX y.yıllar da, dünya da bütün düzen ki buna ekonomik – toplumsal – politik dengeleri bu yüzyıllarda KÖMÜR / BUHAR kardeşliği ve dayanışması üzerinde kurulan bir düzenin ürünüydü.

 

Ancak dünyadaki teknolojik gelişmeler, ihtiyaçlar öyle boyutlara ulaşmıştı ki, artık ne kömür ne de buhar, artık yeni düzenin ihtiyacı olan ENERJİ KAYNAĞI değildi. Üstelik makine ve metalürji mühendisliği beraberinde kimya dâhil son noktalara ulaşacak, hatta bazı BİLİM TARİHİ ve FELSEFESİ ile uğraşan düşünürler, bu yılları, “ DEHA ÇAĞI” olarak niteleyeceklerdi. (GENUİS )

 

İngiliz – Alman mühendisleri İÇTEN PATLAMALI MOTOR buluş ve yenilikleri ile dünya sanayinde büyük bir açılım yapacaklar ve bu motor teknolojisine uygun bir ENERJİ sağlayacaktı.

 

Böylesi bir yarış / rekabet daha çok ham madde – işgücü – pazar demekti, bu ise ilişkilerin hem gerginleşmesine hem de daha da kıyıcı olmasına yol açacaktı.

 

Berlin deniz aşırı ve gemicilik / donanma sektörlerinde, LONDRA ‘yla belki şimdilik silahlı bir çatışma yaşanmadı ama karşılıklı “ ALARM “ düzeyleri sürekli son aşamadaydı. Alman diplomasisi, İngilizleri rahatsız etmek, ek kaynaklar tahsis etmek hatta belki de oyalamak için İngilizleri karalardan da, ”yumuşak karnı “ lan HİNDİSTAN’ da da rahatsız etmek amacıyla. Osmanlı Devleti üzerinden, İran ‘a oradan da Afganistan’a sızarak Hindistan’a girmeye hazırlanacaktı.( İSTANBULUN DOĞUSUNDA BİTMEYEN OYUN.P.HOPKIRK )

 

ALMANLAR, daha doğrusu WİLHELM in BERLİN i, artık siyaset ve diplomasisi ile gerçek anlamda dünyadaki düzen için, gri değil “siyah “ bir alan oluşturuyordu. Afrika’da EMPERYALİST rekabet ve yarış ,neredeyse LONDRA PARİS 1904 de savaşa tutuşacaklardı. Ancak II WİLHELM in yanlış bir manevrası FAS ta, attığı yanlış bir adım. bu iki devleti bir araya getirdi,1911 de bu ikili Berlin’ in yüzünden, aralarındaki anlaşmazlıkları, öteleyerek ENTENDE CORDİALE ( samimi anlaşma ) imzalayacaklardı.

 

Dünya XX. Yıla girdiği ilk on yılı içinde, gerçekten İSA ‘ dan, sonra 1900. Tarihin başlaması da eğer yazıyla veya bir başka kabulle, SÜMERLE başladığına inanılacak olursa, bütün gerek düşüncel gerekse pratik değişmeleri / gelişmeleri ile XIX. y. yılın son çeyreği ve XX. y. yılın ilk on yılındaki değişmeler / gelişmeler ile karşılaştırılmaz.

 

İnsanlık ve toplumlar bu XX. yüz yılı; Amerikalı siyaset bilimci PAUL KENNEDY XXI. Y. YILA HAZIRLANIRKEN adıyla çok verimli/ güzel bir eseri kaleme almıştır. Şu anda tanık olduğunuz,( CONORA günlerine rağmen ) yaşamaktayız.

 

Günümüzde yaşadığımız ekonomik - siyasal- askeri – diplomatik bütün sorunların ana kaynağı, çıkış noktası, XIX. y. yıldan, XX. yüz yılın ilk yarısındaki gelişmeler olarak görebilir / kabul edebiliriz.

 

Tarihe bu açıdan baktığımız da; önümüze, gerek AVRUPA ‘da gerekse ORTADOĞU ve AFRİKA ‘da, var olan OSMANLI toprakları, EMPERYALİST AVRUPALILARIN HEM GÖZ DİKTİĞİ VE İŞTAHASINI ARTIRAN BİR COĞRAFYAYDI.

 

Böylesi bir bakış ve “yeniden değerlendirme “ süreci: BAB I ALİ için, hayati derecede uyarıcı ve dikkat çekici, bir değerlendirmeydi. Özellikle 1905 deki, Mühendislik ve Metalürji alanında ki dev ileri adımlar, bu teknolojiye uygun ENERJİ kaynakları önce İngiliz araştırmacı D’ ARCY tarafından İran da bulunacaktı. Ondan sonra da, başta İNGİLİZLER olmak üzere, Osmanlı ORTADOĞU sun da, yüzlerce istihbaratçı – mühendis – arkeolog,” CİRİT ATIYORDU “ (KÜRKÇÜOĞLU - YERGİN –MASSİE – WALLERSTEİN )

 

Batılı güçler – ÇARLIK DÂHİL – Osmanlı coğrafyasını stratejik ve jeopolitik çıkar ve ilgi alanlarına göre; bazen, hem Osmanlı Avrupa’sında da hem de Osmanlının Ortadoğu’da ki topraklarına ki artık barındırdığı veya sahip olduğu, yeraltı kaynak / zenginlikleri bakımından, en dikkat çeken coğrafyalardı.

 

1907 de Baltık kıyısı ‘n da Çarların yazlık sarayında, siyasi tarihe ve diplomasi tarihine REVAL GÖRÜŞMESİ olarak geçen İNGİLİZ KRALI ve RUS ÇARI arasında “HASTA ADAM, KOLLARIMIZDA CAN VERECEK, ŞİMDİDEN BÖLÜŞELİM “ gibi söylenen bir görüşmenin, gerçekleşmesi dünya kamuoyu tarafından öğrenilmesi, Osmanlı Dünyasında, gerçekten büyük bir endişe / korku ve panik yaratacaktı.

 

Bu duygular ve düşünceler iki türlüydü, ilki Osmanlı yurtseverleri, vatanseverleri ve politik muhalifler, ülke ve devletlerinin geleceğinden korkup paniğe kapılırken, bazı askerler YILDIZ ‘ a meydan okuyarak, emrindeki askerleri ile dağa çıktılar. Aynı şekilde özellikle; yurt dışında odaklanan örgütlenme – propaganda ile özellikle yabancı ülkeler başkentlerinde örgütlenen, azınlık temsilcileri için sanki NİAHİ ÇÖZÜM AMAÇLI DÜĞMEYE BASILMIŞ

 

LONDRA, BAB I ALİ ve YILDIZ ı daha doğrusu OSMANLI DEVLETİNİ, geleneksel MUHAFAZAKÂR PARTİNİN, Osmanlı yanlısı tutum ve davranışları zaten, GLADSTONE ve LİBERAL PARTİNİN iktidar yıllarında, BULGAR İSYANI sırasında terk edecekti. DOWNİNG STREET NU 10 da artık RUS rüzgârı esmeye başlamış, Osmanlı Devletinin; İngilizlerin gözünde ağırlığı ve öneminde anlam kayması olduğu kadar ekseni de değişmişti. Önce daha önce, başka yazılarımda da sık sık bahsettiğim gibi. Londra’nın gözünde tek önemli yanı HİLAFET / HALİFELİK kurumunun İngiliz dış politikasındaki önemi ve ağırlığıydı.

İngiliz dış politikasında yani diplomasisinde, BAB I ALİ, doğası gereği iki açıdan ele alındı ve siyaset plancıları tarafından tartışıldı:

• DELHİ GRUBU ( SAVUNMA – ASKER ) AĞIRLIKLI; LONDRA açısından HİNDİSTAN, SEPOY AYAKLANMASINDAN sonra “ TACIN İNCİSİ “ sıfatıyla, direkt TAC a bağlanmıştı. Bu ülkede 100 milyona yakın MÜSLÜMAN halk vardı. Gerçek anlamda, bu halk HALİFEYE sadık insanlardan meydana gelmişti, psikolojik olarak da LONDRA eğer İSTANBUL u direkt karşısına alırsa, bu Müslüman halkta derin bir hoşnutsuzluk yaratabilir. Müslümanlar HİNDU MUHALİFLERLE İŞBİRLİĞİ YAPABİLİRLERDİ.

Askerler için bir başka soru n ise gerçi Ruslarla daha önce MACMHON HATTIN da, Hindistan için anlaşmaya varılmıştı ama Rusların fırsat kolladıkları çok açık bir gerçekti. Muhtemel bir TÜRK – İNGİLİZ savaşı, Ruslara belki aradıkları böyle bir fırsatı verebilirdi. Çünkü Ruslar Hint Müslümanları üzerine etkili olup,5.KOL FAALİYETİNDE bulunabilirlerdi.( Y.H BAYUR – A.ÖZCAN)

• DOWNİNİG STREET NU 10 ‘ un İSTANBUL politikası üzerinde etkili olan bir diğer merkez ise genellikle DIŞ İŞLERİ BAKANLIĞINDA kümelenen ve kendilerine, KAHİRE BÜROSU denecek olan, o meşhur, LAWRENCE, GERTHURD BELL gibi istihbaratçılarında görev alıp, Osmanlı coğrafyasını, “ avuçlarının içi “ gibi bilen daha onlarca ajan görev başındaydı.

Bunlar HİLAFET / HALİFELİK kurumuna çok farklı bakıyorlar, artık bu kurumun TÜRKLERİN elinde olmasına gerek duymuyorlardı, Arapların elinde olmasında da kendileri için sakınca da görmüyorlardı. Onlar için ilk öncelik KIBRIS ve KANAL dı.

İSTANBUL, nasıl jeopolitiğin avantajlarından yararlanarak belli tarihe kadar, Avrupalı güçlerin aleyhine büyümüşse şimdi de belki de jeopolitiğinin, KURBANI oluyordu / olacaktı.

 

Dinamik tarih anlayışı içinde asla tarihi durdurmak hatta geriye çevirmek mümkün değildir. Tarih bilimi, bütün bilimlerin anası olan FELSEFE ‘den ayrıldıktan sonra binlerce yıl, genel kanıda tarihin kurucu atası olan HEREDOT ve sonrasında, binlerce yıl geçmiştir.

Nasıl insanlık hem fiziken hem de ruhen zamanla gelişmiş, kudret ve gücünü daha çok düşünme / yaratma alanlarında göstermişse, tarih ilminde de; bu konuda çalışanlar yazanlar, gerek teoride ( kuramsal ) gerekse pratikte sürekli, her zaman dediğim gibi; daha ileriye, daha yükseğe, daha hızlı (pratik ) sıçramalarla, modeller, yaklaşımlar geliştirmişlerdir.

İnsanların ekonomik / toplumsal gelişmeleri daha iyi ve çeşitli bir menüye sahip olmaları; hem psişik hem de bilişsel gelişmelerinde yeni bir çığır demek değil midir?

XV. y. yılla başlayan KEŞİFLER ÇAĞI özellikle Avrupa’nın beslenme rejiminde dev bir eğişim ve çeşitlenme demekti. FASULYE – MISIR – PANCAR – DOMATES – PATATES ve egzotik diğer özellikle ŞEKER KAMIŞI gibi meyve sebzeler bitkisel proteinler,” BEYAZ ADAMIN “ BEYİNSEL İŞLEVİNİ ARTIRDIĞI GİBİ FİZİKİ GELİŞİMİNİDE OLUMLU YÖNDE ETKİLEYECEK, ONA EK DOĞAL BAĞIŞIKLIKLAR KAZANDIRACAKTI.

TARİH ilmi de bütün bu olumlu gelişmelerden payına düşeni, bol bol alacak, kendi dinamiği içinde, bir yanda gelişirken öte yandan da ek değer ve güç kazanacaktı. Her zaman dediğimiz gibi, her farklı toplum / ulus ve millet, uluslararası dinamiğe ve sisteme katıldıkça, tarihin anlam ve önemi de buna paralel olarak daha farklılaşıp, gerek bireyler gerekse toplumlar için, yeni ve önemli konuma gelecekti.

Elbette insanlığın bireysel veya toplumsal her ileri adımı ister fen isterse toplumsal bilimlerde olsun, kapsam ve derinlik olarak daha da zenginleşmiş ve insanların hayatında başat rol oynamaya başlamıştı. İnsanlığın ortak aşamalarından biri de POZİTİVİZM, İŞTE BU BELLİ BAŞLI AŞAMALARDAN BİR DEĞİL MİYDİ?

Elbette hayatımızda AK varsa KARA nında olması son derece normal değil midir? HOBBES’ i yalnız tek başına yorumlama ona bir değer izafe etmek, LOCKE’ suz olur mu? Ya da AREND okunmadan, totalitarizmi, MİSES bilinmeden LİBERALİZ’mi kavramak mümkün mü? En azından günümüz açısından FUKUYAMA – POPPER tartışamazsak, tarih bilmenin ne anlamı ne de önemi vardır.

Daha önce ne demiştim, tarihe yol ve yön veren ideolojik / felsefi yaklaşımları görmemezlikten gelmek, önemsememek bizi tarihin karanlıklarına götürmez mi? O halde TARİH İLMİNİN ya paralelinde ya da onun içinde ona zenginlik ve anlam katan, diğer disiplinlerle olan ilişkisini karşılıklı, gerektiği zaman kıyas yapabilecek, güç ve yetenek artık tarih ilminin SİNE A QUON ‘ u değil midir?

 

Altını çizerek üstünde durduğum hususlardan biri de; XVIII- XIX yüz yıllar Osmanlı Devleti açısından “ KORKU TÜNELİ “ olarak kabul edilir, bu zamanı / süreci ülkemizin en tanınmış tarihçilerinden ORTAYLI “ EN UZUN YÜZYIL “ adlı bir teziyle işlemiştir.

Bu zaman süreci içinde, elbet devlet adamları ister sivil ister asker olsun, çeşitli yenilik program ve görüşleri ile çözüm / çare bulmak isterler. Bunun içinde içerden aldıkları bu istek – talep ve programlarını da gerçekleştirmek amacıyla yurtdışından getirilen / gelen asker / sivil uzmanlardan yararlanmayı düşünürler.

Bu konuda seçilen PİLOT SAHA, elbette; ASKERİ alan olacak, Osmanlı örgütlenme-eğitim-donanım gibi konularda, gelen uzmanların askeri gelenek ve tercihlerine göre yeniden ordusunu kurmaya / eğitmeye / donatmaya çalışacaklardı. Takdir edersiniz ki he gelen ASLERİ ISLAH HEYETİ yalnız askeri misyon işleri ile yetinmemişler, kendi devletleri için ekonomik – ticari ve politik yönlendirmeler yapmışlardır.

Islah heyetleri Osmanlı ordusunun ateş gücünü artırmak daha etkin, çevik ve atak hale gelmesi için, ordunun silah ve donanımının kendi ülkesinde üretilen savaş malzeme ve silahlarla donatılmasını amaçlayarak, gerek BAB I ALİ gerekse YILDIZ, özellikle ALMAN SİLAH FABRİKALARININ satış temsilcileri ile doluydu. Alman KRUPP ve MAUSER, Fransızların CREUSOT, İngilizlerin VİCKERS – ARMSTRONG hatta Amerika’dan, H.MARTİNİ silah fabrikasının satış temsilcileri için İSTANBUL önemli bir pazardı, ORTAYLI olsun diğer bazı tarihçiler bu dönemi, oldukça ayrıntılı incelemişlerdir.

Osmanlı Devleti, YALNIZ ASKERİ TEKNOLOJİLERİNİ DEĞİL, Avrupa ile karşılaştırıldığında çok geri düzeylerde olan, ulaşım – iletişim – maliye – idare – eğitim ve bütün alanlarda da reform yapmalı, aradaki açığı kapamak zorundaydı. Bu ise sağlam açık vermeyen bir BÜTÇE, sağlam devamlılık arz eden mali kaynaklar şarttı.

Gerçekçi olunacak olursa, Osmanlı Devletinin asla yapamayacağı, sağlayamayacağı tek neden, MALİ / İKTİSADİ ortam ve koşullardı. Eski güçlü zengin dönemlerinde verilen ve de giderek kurumsallaşan KAPİTÜLASYONLAR ve diğer mali kısıtlamalar, Devletin “ elini kolunu “ bağlayan unsurların başındaydı.

1789 FRANSIZ DEVRİMİ ile tüm dünyayı saran ÖZGÜRLÜK ATEŞİ bütün tahakküm altında olan halkların üzerinde gerçekten büyük etki yaratacaktı. Bu gruba giren halklar üzerinde;

• Kendiliğinden DİL / SOY / DİN ve TARİH farklılıklarından kaynaklanan; BİZ / BEN KİMİZ sorunsalının, halkların özellikle aydınlarının gündemine girmesi, teorik açıdan da ALMAN ROMANTİZMİNİN, (FİCHE – HERDER ) etkisi,

• Halkların spontane olarak bu açıdan uyanmaları, naif milliyetçilik duyguları, bu coğrafyalar üzerinde gözü olan veya bu halklarla çeşitli amaçlarla işbirliği yapmak isteyen ulus / devletle için tarih- sosyolojik ek imkânlar ve fırsatlar olacaktı.

• Bu anlayış stratejik ve jeopolitik açıdan da ek / munzam kaynak ve fırsat sağlayacak demekti. Bu konuda fırsat arayan, kollayan, güçlü, sanayileşen; EMPERYALİST DEVLETLER için gün doğmuş demekti.

 

DEVAM EDECEK

 

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

143 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi