TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK – 9

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak – 9

Neredeyse İsa’dan önce denilecek bir tarihte; 1905’te NOBEL ÖDÜLÜ alan, bir tarafı LİTVANYA TATARI olan, ünlü POLONYALI tarihçi, HENRYK SİENKİEWİCZ yazdığı iki ciltlik, TÖTON ŞOVALYELERİ adlı eserinde okumuştum.(1973). Bu tarihten yıllar sonra aynı yazarın, ATEŞ ve KILIÇ adlı eserini de okudum (1990). Bu eserlerde, XV. yüzyılın ilk çeyreğinde; KATOLİK inancın en ön saflarında, HAÇLI SEFERLERİNDE, din için savaşan Töton Şövalyelerini bu sefer, Slav bozkırlarındaki PAGAN (Putperest) halklarla olan kanlı savaşlarda görmekteyiz. 

Hatta o yıllarda, Slavlar arasında güçlü bir HRİSTİYANLAŞMA süreci yaşanmakta, VAFTİZ olma ritüeli uygulansa bile; şövalyelerin gözlerinde, bu halklar “KÂFİR-DİNSİZ” insanlardı.

 

Taraflar arasında, bir ölçüde “NİHAİ ÇÖZÜM” için son bir kapışma 1410’da TANENBERG’de taraflar aralarındaki kozu son bir kez paylaştılar. Lehler, Rumenler, Ruslar ve diğer bütün Slav halklar, LİTVANYA BÜYÜK Dükü’nün bayrağı altında birleşerek şövalyelere “TARİHİ BİR DERS” verdiler. Savaşın bitiminde başta ÜSTATLAR olmak üzere şövalyelerin %60’ı savaş meydanında kaldı. Kaçamayan 10.000 civarında şövalye tutsak alındı.

ÖNEMLİ NOT: Yüzyıllar sonra Alman orduları aynı yerde, Rus ordularını “evire çevire” yenerek yok edeceklerdi.(1915) Bu savaşın galibi Alman generalleri HİNDENBURG ve LUDENDORF idiler.

Balkanlar bu açıdan bakıldığında en karakteristik, yapısal özelliği: SLAV-ORTODOKS kimlikleridir. Yüzyıllar boyunca önce, CERMEN daha sonra VİYANA kimliğinde saklanan ALMANLIK duygusu ve bu arada bu coğrafyaya, bir ok gibi giren TÜRK EGEMENLİĞİ arasında sıkışıp kalmışlardı.

Yüzyıllar boyu süren ROMAN-KATOLİK-CERMEN gücüyle TÜRK-İSLAM güçleri arasında ve bu arada bu coğrafyada etkin bir varlık olan MACARLARI da unutmamak şarttır. Slavlık duygusu ve ideolojisi, önce “BİZ KİMİZ, KİMLERDENİZ ?” (S.HUNGTINGTON) sorunsalına yanıt aramak ve cevaplamakla ilgili bir dönem yaşanacaktı.

Sık sık vurguladığım bir husus da Fransız Devrimi ve arkasından yaşanan PARİS’ten MOSKOVA’ya uzanan bir dizi savaştan sonra; 1815 VİYANA KONGRESİ ve AVRUPA UYUMU ilkeleridir. Sonuç olarak bu anlaşma en az gerek Avrupa gerek dünya tarihi açısından WESTFALİYA’ya (1648) kadar önemlidir.

Özellikle, İNSANLIK 1830-48 Avrupa toplumsal hareketlerinden (BARİKATLAR SAVAŞI) sonra yeni bir döneme adım atacaktı. Bunun ilk adımı: Osmanlı Balkanlarında yaşanacak olan SIRP İSYANI’ydı. (1804-06 ) Bu isyan SLAVİZM dediğimiz, duygu ve düşüncenin, savunma amaçlı bir taktik olmaktan çıkıp, politik-askeri içerikli bir SALDIRI aşamasına geçişinin belkide spontane bir uygulamasıydı.

1789 FRANSIZ DEVRİMİ gerek bireysel gerekse ulusal anlamda büyük bir radikal dönüşüm sürecini “tetikleyen” bir değişimin / dönüşümün başlangıcı sayılırdı. Özellikle MİLLEYETÇİLİK söylemi ve görüşleri, neredeyse bütün halkları içine çeken bir toplumsal / siyasal “ ANAFOR “ ideolojiydi.

Halklar için bu yeni duygu – söylem kısa zamanda içi ekonomik – politik sav ve görüşlerle, tarihsel anlamda da geçmişle beslenerek, çağının en güçlü İDEOLOJİK dünya görüşü oldu ve kısa zamanda da yalnız felsefi, bir inanç değil, halkları, ileri daha da ileriye sürükleyen onları etkisi altına alarak adeta SARHOŞ eden bir güç olacaktı. (.ANDERSON – SMİTH – WALLERSTEİN – TÜRKDOĞAN –HOBSBAWN – ARMAOĞLU – GELLNER)

Konumuzun ana başlığı ya da ilgi alanı BALKANLAR / OSMANLI olunca ister istemez , kapsam alanımızı daraltmak ve bölgesel olmak zorundayız. Balkanların etnik / dini hatta mezhep yapısı ile bu bölge üzerinde bu ince / duyarlı noktalara dayanarak, politika üretmek ve ona göre bir diplomasi yürütmek isteyen ülkelere ve bunların bu coğrafyada yaşamakta olan insanlara neler vaat ettiklerime de kısaca göz atmakta yarar vardır.

Daha önce ne demiş ne yazmıştık? Osmanlı Avrupa’sı üzerinde, dış güç olarak VİYANA –MOSKOVA’ nın hem “ gözü” hem de “ etkisi “ büyük ve önemli bir ağırlığa sahipti. Viyana, 1683 den sonra bazen adım adım bazen de seri ve süratle Osmanlıyı Macaristan’dan çıkararak, daha da ötelere sürmüşlerdi. Çarlıkta bu süreci XVIII.y dan sonra aynı şekilde politik - askeri kampanyalarla, kendi jeopolitik duyarlılık ve ilgi alanı olarak gördüğü / kabul ettiği; özellikle TUNA ‘ nın karşı tarafına doğru sürmeye başlayacaktı.( ŞİROKOGRAD )

Bunlar yaşanırken acaba QUOI D’ ORSAY ve DOWNİNG STREET NU 10; ne yapıyor veya nasıl bir davranış / tutum içindeydiler sorusuna cevap vermek gerekmez mi? Londra genel olarak dış politikasında önceliği ve temel tercihi, KITA AVRUPASINDA olup bitenlerden, yaşananlardan mümkün olduğunca uzak durmak, Londra için bu konuda WATERLO bir ayrıksı tutumdu, zira Avrupa’da Napolyon u fiilen durduracak güç kalmamış gibiydi. İngilizler eğer Alman süvarileri BLÜCHER komutasında, savaşa katılmasalardı, Fransızların karşısında tarihi bir yenilgi almış olacaklardı.

 

İngiltere bu coğrafyaya biraz dolaylı bakıp, dünyanın farklı alan / bölgelerindeki çıkarlarına öncelik / ağırlık verirken, PARİS bu bölgeye daha farklı ve yakın plan olarak ilgilenmeye başlamıştı. Bunun da nedenleri; jeopolitik ve jeostratejikti, sonuçta Fransa da elbet EMPERYALİST, deniz aşırı sömürgeleri olan bir devletti, ancak, KARA EGEMENLİĞİNE dayalı bir tarih ve diplomasi geleneğine sahipti. Dikkat ederseniz zaman zaman LONDRA / İNGİLTERE derken DOWNİNİG STREET NU 1O ifadesini kullanıyorum burada amaçladığım BAŞBAKANLIK tır. Buna karşılık, PARİS – FRANSA derken QUOI D ‘ ORSAY kısaltmasını kullanıyorum bu kavram ile FRANSIZ DIŞ İŞLERİ BAKANLIĞI demektir.

Bu ise her iki devletin, yalnız temel tercih ve eğilimlerinden kaynaklanmaktadır. Fransa Osmanlının Avrupa topraklarından, kendi karacı jeopolitiği çıka ve anlayışına uygun olarak hem AKDENİZ e hem de Balkanlara egemenlik kurarak, VİYANA’ yı ve MOSKOVA ‘yı kuşatma, vurma anlayışı ve seçimidir.

Bu açıdan QUOI D’ORSAY devrimden sonra İSTANBUL da önemli kazanımlar ve başarılar kazanmış, özellikle padişah III. SELİM ‘ in sempatisinden yararlanmayı becermiştir. İstanbul olayların aldığı şekli ve boyutu ancak yurt dışından temsilcilerinden, ajanlarından gelen raporlardan sonra, özellikle DEVRİMİN aldığı / büründüğü KAOTİK yapı, yargılamalar GİYOTİN gibi spesifik uygulamalar, belki de İstanbul ‘un “kulağına kar suyu kaçıracaktı “

Ancak Napolyon ‘nun anlamsız MISIR SEFERİ arkasından apar topar tekrar vatanı ‘na dönmesi, hemen arkasından PRUSYA – AVUSTURYA özellikle de sonu hüsran ve büyük kayıplarla son eren MOSKOVA SEFERİVE HEPİMİZİN YAKINDAN BİLDİĞİ WATERLOO sonrasında SNT HELEN ‘ de o bilinene son.

Paris için: YAKIN DOĞU, GÜNEYDOĞU AVRUPA gibi coğrafi alan ve bölgelerinde hayatı çıkarları en az AFRİKA kadar önemli ve ağırlıktaydı. Yani özet olarak OSMANLI COĞRAFYASI, aynı anda PARİS – LONDRA – MOSKOVA nın,”sofrasında “ çok değerli-doyurucu bir lokma gibiydi.

Osmanlı Devleti Balkanlara açısından bu üç güçlü devletin zaman zaman da VİYANA nın da küçük ısırıklarına kurban gidecekti.

Önceden ne demiştik Osmanlı ANADOLU – RUMELİ gibi ,iki farklı coğrafya üzerine oturmuş ama ORTADOĞU ‘ da da, önemli bir varlıktı. İstanbul’un en “zayıf karnı” muhtelif etnik / dini / mezhebi varlıkların olduğu Avrupa yakası değil miydi? O halde Osmanlı Mirasına konmak isteyen ve hatta zamanı geldiğinde onu “HASTA ADAM “ olarak niteleyecek olan; EMPERYALİST DEVLETLER, kollarında adeta “can çekişen “ HASTA ADAMIN, GERİDE BIRAKACAĞI MAL VARLIĞINI, o daha hayattayken aralarında anlaşarak bölüşme / paylaşma amacındaydılar.

Bu niyet ve planlarını birbirlerine açmadan mümkün olduğunca Osmanlı Devletini zayıflatmak, hırpalamak amacıyla, Osmanlı Devletinin Balkanlar coğrafyasında var olan Milli / DİNİ farklı halklarını hem birbirleriyle hem de Osmanlı devleti ile çatıştırmak / savaştırmak için özel planlar yapıp zamanı geldikçe uygulamaya koyacaklar, ilk fırsatta da müdahale edeceklerdi. ( ARMAOĞLU –POULTON – KARATAY –MCCHARTY –ADANIR- FAROQHİ – JELAVİCH – KARPAT - M.ANDERSON )

 

Artık 1683 den sonra, artan Hıristiyan güçlerin baskısı karşısında tutunamayan; sürekli askeri - siyasi darbeler karşısında, sürekli toprak ve nüfus kaybeden Osmanlı Devleti, artık tamamen ya artçı ya da örtme savaşları vermek zorunda kalmış, ama bu geri çekilişi asla durduracak durumda değildi.

Avrupa uzun bir iç savaş ( din-mezhep ve hanedan ) sürecinden çıkmış, RÖNESANS – REFORM – AYDINLANMA dediğimiz süreçleri, şiddet dolu sahneler yaşamasına rağmen, kendi içyapılarında büyük bir DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM yaşamışlardı. PASSİONER GÜÇ ve KAPASİTELERİN kaybeden, Osmanlı yayılması önce bloke edilip hatta geriye püskürtülmeye başlayınca, Avrupalı uluslar ve aydınları için yeni bir fırsat ve munzam imkân yaratılmış olacaktı.

Avrupa tarihi veya halkları için bu ek fırsat, imkânlar onlara güç temerküz etme açısından yeni yeni fırsatlar demekti. İşte Avrupa nasıl Avrupa oldu sorunsalının en iyi yanıtı burada değil mi?

Avrupa tarihi açısından belki de en büyük EPİSTELOMOJİK gelişme, bu noktada bize durumu anlama, tespit etme ve kavrama yetisi vermektedir. XVIII. y. yılda ki sonuçlar bu dediğimiz sürecin, en belirgin özellikleri aşamalar, bu dönemde çok daha belirgi yaşanacak, sırayla;

• KEŞİFLER,

• İCATLAR

Çağı olarak tespit etmek, tarihsel / sosyolojik çözümleme yapmak şarttır.

Avrupalı toplumlar sırsıyla toplum – halk ve MİLLET olma aşamalarını, her zaman sık sık söylediğimiz, vurguladığımız gibi; politik / askeri ve ekonomik gelişme aşamaları ve hatta zaman zamanda şiddetli askeri mücadelelerden sonra,1815 de VİYANA da bir noktada, en azından KUTSAL LİG dedikleri bir platformda buluşacaklardı. KONGRENİN yıldızı METTERNİCH iken KUTSAL LİG in yıldızı ise RUS ÇARI 1.ALEKSANDR oldu.

Avrupalılar bu arada, ilk olarak CROMWELL DEVRMİNDEN sonra, İNGİLTERE de yaşanacak olan, adına da SANAYİ DEVRİMİ denecek, bir süreç yaşanacak, artık MANİFAKTÜR üretimden FABRİKA türü bir üretim model ve uygulaması demekti. Bu süreç kısa zamanda, Manş’ın karşı kıyısına da atlamış ve tüm Avrupa’ya farklı boyutlarda da olsa etkili olacaktı. Bütün bu gelişmelerin olumlu, güzel yanı daha çok Batı Avrupalı halklara yansırken, olumsuz yanları ise İSPANYA – PORTEKİZ - OSMANLI ve İRAN TÜRK İMP. Olacaktı belki de en olumsuz etkilenen devlet ise TÜRK – HİND İMP. Oldu.

ATLANTİĞİN karşısı ise özellikle güneyi, tek kelime ile İspanyolların – Portekizlilerin av sahası olmuştu. Belki de, ileride diplomasiye / siyasete damgasını vuracak olan LEBENSRAUM kavramı, adı konmasa bile uygulanacaktı.

 

Siyasi ve tarihi coğrafya’ya yakın plan bakıldığında, sanki dünya bir “ tahtıteravalli “ gibi, bir tarafta OSMANLI diğer tarafta tüm Avrupalı ulusları düşünün. Neredeyse XVII. y.yılın sonlarına kadar, Osmanlı tarafı bu dengede hep ağır basan taraf olacaktı, ancak Avrupa’nın kendi iç dinamikleri, öylesine hızlı ve ağır bastı ki; Osmanlı devleti XVIII ilk çeyreğinden itibaren, bir anlamda devamlı toprak kaybeden hatta bu kötü gidişi durduracak, ciddi kalıcı hiçbir tedbir alamadığı gibi politikalarda üretemedi.

Osmanlı Devleti için benzer sorunları yaşayan bir diğer devlet ise İSPANYA KIRALLIĞI  idi Akdeniz’in batı ucunda olan bu büyük imparatorluk, zaten XVII y.yılın sonlarından itibaren açık denizlerde ( ATLANTİK – KARAYİPLERDE – HİNT OKYANUSUNDA ) göreli üstünlüğünü; Hollandalılara – Fransızlara ve sonunda İngilizlere karşı kesin olarak kaybedeceklerdi. Özellikle, devletler, uluslararasında ki, en büyük ayrım ve bloklar halinde kopuş XVIII. y.yılın başlarından itibaren tepe yapmış, 2 asır önceki dünyanın güçlü bölgelerinde, denge unsuru olan, bazı devletler, bu güç ve denge siyasetinde geride kalmaya, bu işlevlerini kaybedeceklerdi. Bunların başında daha önce de dediğimiz gibi, OSMANLI –İRAN TÜRK ve TÜRK – HİND İMP idi.

Daha önce ne demiştik; İlki İngiltere de olmak üzere, dünya’ da, yeni bir dönem başlamış ve adına da SANAYİ DEVRİMİ denecekti. Artık, üretimde KAS / RÜZGÂR gücü değil. BUHAR / KÖMÜR kardeşliği veya bileşkesine dayanan, bir ENERJİ ÜRETİMİN VE EKONOMİNİN emrindeydi. Bu munzam güç, gerçekten İNSANLARIN ufuklarını, erişimlerini, dünya ölçeğine eriştirecekti.

Bütün bu gelişmeler veya yaşananlar, elbette insanları, toplumları ve ulusları: DAHA İLERİYE – YÜKSEĞE – HIZLI bir şekilde ulaştırması, beraberinde Ham Madde – Pazar - Finansman ve Emek dediğimiz unsurlara da, ihtiyacı büyüktü ve bu sürecin OLMAZSA OLMAZI değil miydi?

XIX y.yılın ikinci yarısı belki de buna bir tarih vermek gerekirse KIRIM HARBİNİ bitiren 1854 PARİS ANLAŞMASINI vermek mümkündür. Paris anlaşması ile Osmanlı Moskova’ya karşı korunmuş oluyordu ama buna karşılık Osmanlı devleti hiçte ihtiyacı olmadığı ilk defa DIŞ BORÇLANMA yolunu seçip yıllarca KAPİTÜLASYON “ AYAK BAĞINA “ şimdi de bunu ekliyor artık Osmanlı Maliyesi için, bu durum kambur üstüne kambur demekti. İlkinden belli ölçülerde kurtulmak için 1914 ama kesin kurtuluş için, 1924 ü ikincisi içinse 1950 leri beklemek zorundaydı.

Osmanlı Devleti için gerçek felaket veya ORTAYLI’ nın o ünlü tamlamasıyla ,” EN UZUN YÜZYILI “ daha yaşanmamıştı.

Kırım Harbi öncesinde Osmanlı Avrupa’sın da iki etnik / dini halk, zaten İstanbul’a karşı, Rusların ve bazı Avrupalı güçlerin son derece aktif katkılarıyla da bağımsızlıkları için ayaklanmışlar, Politik ve askeri başarılar kazanarak, kendi devletlerini kuracaklardı.

Avrupa cephesinde XIX. y yılda NAPOLYON liderliğinde açıkça REVİYONİST bir siyaset ve diplomasi izleyen Fransa’nın nefesi WATERLO ‘ da tükenince, ilk defa 1866 da PRUSYA, önce VİYANA, 1871 de de PARİS’ in gücünü BİSMARC bir çırpıda dağıtıvermiş, böylece PRUSYA merkezli bir ALMAN İMP.DOĞACAKTI.

 

XIX. Y.Yılın ikinci yarısına kadar, dünyada belli başlı güç merkezleri: PARİS – LONDRA – MOSKOVA ve VİYANA, ağırlıklı bir Avrupa uyumu sistemi üzerine oturmuştu. Her ne kadar Kırım Savaşından Çarlık yenilmiş ve PARİS ’te Osmanlı Devletine bazı ödünler vermişse de, büyük devlet olma niteliğinden gücünden / iddiasından herhangi bir kaybı olmamıştı. VİYANA ise gün geçtikçe içten içe zayıflayan, ülke bütünlüğü MERKEZ KAÇ güçlerin etkisi içindeyseler de, genel de, büyük devletlerarasında yerini zor da olsa korumaktaydı.

 

Bunların dışında dünyada var olan WAŞİNGTON,1820 de hem denizde hem karada hem de İngilizler tarafından yenilgiye uğratılması, hatta o yıllarda ahşap ağırlıklı olan inşa edilen, BEYAZ SARAYIN yakılması karşısında, adına MONROE DOKTRİNİ denecek, İZOLASYONİST bir uygulama modeline dönecek, BERLİN ise aralarında düşmanlık duygu ve ayrılıklara uğramış onlarca Prensliklere bölünmüş, İSTANBUL ise artık farklı etnik / dini yapıların ayrılık türküleri, savaş ve isyanları ile içyapısal sorunlara gömülmüş, bütün reform ve düzenleyici çabalara rağmen ne ekonomik ne de politik açıdan derlenme / toplanma aşamalarından çok uzak; BÖLÜNÜK bir ülke görünümündeydi. İran Türk Devleti de her ne kadar TÜRK SOYLU büyük Türkmen grupları kendi aralarında, iktidar mücadeleleri içerisindeydiler. BABUR den sonra da zaman zaman büyük sıkıntılar çeken, TÜRK – HİND İMP. Artık XVIII. y.yıldan itibaren bir yandan Fransızların öte yandan da İngilizlerin EMPERYALİST politikalarına “ av “ olacak, taraflar PLESSEYDE, kozlarını paylaşacaklar sonuçta Fransızlar ÇİN HİNDİSTANINA ( VİETNAM ) “kapağı zor atacaklardı “ ( 1753 )

 

İngiliz Donanması dünya denizlerine bir numara haline gelmiş, Uzak Doğu da ani Pasifikte kendilerine rakip olacak ÇİN ve JAPONYA, ZAMAN TÜNELİNDE SIKIŞIP KALMIŞLAR ADETA DONMUŞLARDI. Japonlar: ülke / devlet olarak, hala ORTA ÇAĞDA YAŞIYORLARDI. Tam o yıllarda, AMERİKALI Komodor PERY’ in KARA GEMİLERİ, daha yeni YOKOHAMA limanına gireceklerdi. Hemen arkasından Japonya dünyanın gördüğü, tanık olduğu en büyük DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM lebinden birini yaşayacak. TOGUGAVA REJİMİ yerini MEİJİ RESTAROSYONU denecek bir sürece terk edecekti. Aşağı yukarı 1854 de başlayan bu modernleşme süreci 1905 de, JAPON - RUS savaşında; Rusların hem PASİFİK hem de BALTIK FİLOLARI denizin dibini bulacak, kara da ise Japon kara kuvvetleri, savunma mevzileri arkasına çekilen Rus kuvvetlerini yeneceklerdi.

Gerek Avrupa da gerekse dünya ölçeğinde bütün bunlar yaşanırken ORTA AVRUPA’ da, daha önce de dediğimiz gibi onlarca prensliklere bölünen ALMANLAR, ŞANSÖLYE BİSMARC ın liderliğinde önce DANİMARKAYI –AVUSTURYAYİ ve sonrada 1871 de SEDAN’ da FRANSAYI “dize” getirecekti.

 

BERLİN in Avrupa daha doğrusu Dünya politikasında ağırlıklı yere ulaşması, bu konuma gelmesi için, bir süre daha beklemesi gerekecekti.877-78 RUS-TÜRK SAVAŞININ; Osmanlı aleyhine sonuçlanması, Rusların Anadolu’da ERZURUM a Balkanlarda ise İstanbul un “burnunun dibine “ Yani AYASTEFONAS ‘ a gelmesi ve çok ağır şartlarla bir anlaşma imzalanması, DOWNİNG STREET NU 10 üzerinde “ SOĞUK DUŞ “ etkisi yarattı. Londra varılan sonuçların kendi AKDENİZ – SÜVEYŞ KANALI politika ve çıkarlarına ters olduğu için. ”ateşten kestaneleri “ alma görevini, Avrupa’nın “parlayan yıldızı “ olan ALMAN ŞANSÖLYESİ BİSMARC a verdi. BERLİN’ de toplanan heyetler daha önce tarafların vardığı Ayastefonas anlaşmasını mümkün olduğu kadar, Osmanlı lehine düzeltmeye çalışmış ama LONDRA bu hizmetlerinin karşılığı olarak ücret karşılığı KIBRIS’A EL KOYACAKTI. DAHA SONA DA SAVAŞ YILLARINDA

 

1878 BERLİN KONGRESİ bir anlamda Alman imp. ‘ nu yalnız Avrupa sahnesine dâhil olmaktan çıkarıp, artık dünya çapında GÜÇLER DENGESİ ‘ nin egemen / hâkim güçlerinden biri, uluslararası ilişkilerde ve diplomaside, başat güç haline getirilmesi demekti. Bu kongrenin Almanya için önemi ve işlevlerinden biri de, o anlara kadar BALKAN - OSMANLI coğrafyasına ve anlaşmazlıkları gibi konularda soğuk / mesafeli duran ve siyasi davranış / tutum içerisinde olan / bakan ülke konumundaydı.

 

BERLİN KONGRESİ bir anlamda OSMANLI ve ALMAN İMP. Arasında çığır aşacak bir gelişmenin ilk adımlarıydı. Berlin bu Kongrede biraz da LONDRANIN yönlendirmesiyle İstanbul’a daha hayırhah bir tutum almış. Ayestefanos anlaşmasının “ yumuşatılmasında “ gerçekten olumlu rol oynayınca, İstanbul özellikle de YILDIZ ın, sempatisini kazanmıştı.

 

YILDIZ ve BABI ALİ, Berlin’den derhal askeri yardım talep etti. Bismark, bu talebi yeni bir fırsat olarak görüp. Olumlu yanıt verdi. TÜRK – ALMAN ilişkilerinde asıl gelişme için BERLİN de, II. WİLHELM in İmparator olmasını beklemek gerekecekti. Genç İmp. Önce kendine politika ve diplomatik görüş ve düşüncelerine“ AYAK BAĞI “ olarak gördüğü ŞANSÖLYE BİSMARC ı emekli edecek onu memleketi PRUSYA ‘ya gönüllü sürgün edecekti.

 

Almanya artık “ GÜNEŞİN ALTINDA “ kendine yer arayacaktı. Ekonomisi, maliyesi, teknolojik gücü, askeri ve diplomatik kapasitesi ile geç kalmışsa da; DİRİ / GENÇ, EMPERYALİST DEVLET ‘ ti.

 

II. WİLHELM’ in, politik / diplomatik öncelikler sıralaması / tercihi, kelimenin tek anlamıyla REVİZYONİST ağırlıklı özellik taşıyordu.

 

WİLHELM öncelikleri; Bismark’ dan daha farklı özellikler / öncelikler taşıyordu. Bismark, 1870 SEDAN ZAFER’ inden sonra, bütün dikkatini muhtemel bir PARİS – MOSKOVA ittifakı ve iki cephede savaştı. Bu tür bir oluşumu önlemenin en kestirme yanı LONDRAYI bu çemberin yani ittifakın dışında tutmak olmuştu. Onun içinde İNGİLİZ – ALMAN ilişkileri son derece olumluydu.

 

Bu konuda genç İmp. Aksine böyle düşünmüyordu. İNGİLİZ ANA KRALİÇESİİ, ANNEANNESİ olması ana dilinin de İngilizce olmasına rağmen, o dört dörtlük bir GERMEN ve PRUSYALIYDI.

II. Wilhelm' in temel öncelik ve seçimi eğer hedef LONDRA ise, bu devletin denizlerdeki egemenliğine son vermek olmalıydı. Aynı zamanda SEPPOY AYAKLANMASINDAN sonra HİNDİSTANDAKİ son BABURLÜ AİLESİ sürülmüş, neredeyse kıta büyüklüğündeki, olağanüstü zengin, verimli bu alt kıta, LONDRA ‘nın elinden alınmalı, ANGLO SAKSONLAR adalarına mahkûm edilmeliydi.

 

Berlin ‘in elinde bir başka ideolojik – diplomatik aygıt / silahta: DRANG NAC OSTEN (doğuya doğru ) ilkesi ve PAN CERMENLİK ideolojisi Alman gücünün SOFT yanıydı, daha çok ağırlıklı, yanı PROPAGANDA

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

141 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi