TARİHİ İYİ BİLMEK İYİ OKUMAK VE DERS ALMAK – 8

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak – 8

Biraz daha Rusya üzerinde duralım istiyorum ki. Bu yolla günümüze kadar uzanan, süreçte ÇARLIK arkasından KOMUNİST şimdi de OTOKRAT RUSYA yı daha iyi anlamak mümkün olur diye düşünüyorum Bu belki de II. PETRO – BREJNEV ve PUTİN çizgisindeki Rusya’yı anlatır bize. 

Nasıl bazı konularda elde dört dörtlük diyebileceğimiz; belli konularda ülkemizin akademisyenlerinin, diplomat ve araştırmacılarının temel eserleri vardır, hemen aklımıza gelen ve bu çalışmamızda da yeri geldikçe isimlerini verdiğimiz, F.ARMAOĞLU – O. TÜRKDOĞAN .- S.SHAW – J.MCCARTH – A.KÜLEBİ – Y.AKSOY – B.ŞİMŞİR – İ.ORTAYLI – H.İNALCIK - hemen bir çırpıda sayabileceğimiz isimlerin başında gelir. ,RUS – RUSLAR denince: Ancak ilk gelen isimlerin başında stratejik ve jeopolitik açıdan, iki dev esere imza atan MESUT HAKKI ÇAŞIN ‘ın; RUS İMPARATORLUK STRATEJİSİ ve RUS DIŞ POLİTİKASINDAKİ DEĞİŞİM, çalışması, konuya ilgi duyanlar için “ ufuk açan “ temel bilgiler veren gerçekten VADEMECUM türü eserlerdir.

Daha önce ne demiştik Rus stratejisi gerçekten çok oynak ve şartlara hemen uyum sağlayan “ ayak uyduran “ özelliklere sahipti. Bu güç ve esnekliğini de aslında coğrafyasına ve yakın çevresinde oluşan onu dengeleyecek güçlerin olmamasından da kaynaklanıyordu. Önce batıda 1709da POLTOB-VA da İsveç kuvvetlerini bir vuruşta dağıtmış, kralları XII CHARLES Osmanlı Devletine sığınarak canının zor kurtaracaktı.1711 de PRUT da, BALTACI MEHMET PAŞA nın kendi ordusuna özellikle YENİÇERİLRE güvenememesi sayesinde, alındığı çemberden kurtulmaya başarmış, Osmanlı Devletine verdiği sözleri de ilerde uygulamaya koymayarak ya da yerine getirmeyerek durumu kurtarmıştı. Güneyindeki İRAN TÜRK EGEMENLİĞİ ise bir türlü, Rusya gibi bir gücü durduracak güç ve organizasyondan çok uzaktı. Osmanlı devleti bir yandan Avrupa da II. VİYANA KUŞATMASI ve alınan yenilgilerle uğraşıp, artık yalnız İÇ HATLAR SAVAŞIMI verme ve her girdiği savaşta toprak / nüfus kayıpları ile karşılaşıyor. Anadolu da ise adına CELALİ İSYANLARI denilecek; TOPLUMSAL – EKONOMİK içerikli isyanlarla, mücadele ederek; gittikçe azalmakta olan otoritesini yeniden sağlama savaşımı vermekteydi. ( M.AKDAĞ - C.YETKİN )

Rusların ve MOSKOVA KNEZLİĞİNİN bir avantajı da TÜRK – MOĞOL egemenliği döneminde DEVLET – YÖNETİM –MALİYE - HABERLEŞME gibi konularda gerçekten iyi ve verimli bir staj dönemi yaşamalarıdır.

TİMUR UN sürekli kendisini “ sırtından bıçaklayan “ TOKTAMIŞ ı ikinci seferinden sonra yok etmesi, ALTINORDA DEVLETİNİN dağılması yerine kurulan hanlıkların, MOSKOVA KENEZLİĞİ karşısında tutunamaması ile Ruslar, kısa sürede bulundukları coğrafyadaki güç dengesini kendi lehlerine çevirmeyi becereceklerdi.

Moskova kısa bir süre sonra daha doğusunda TİMUR dan sonra, bir türlü “ayar tutmayan “ bozulan dengesini düzeltemeyen, büyük bir kolun; iç politik / askeri kolun önce AFGANİSTAN a oradan da PANİPATTA GURLU ordusunu dağıtarak, baba tarafından TİMURLU ana tarafından da CENGİZLİ olan BABÜR tarihin kaydettiği ne büyük zengin devletlerinden biri olacak olan TÜRK -HİNT İMP kuracaktı. ( 1426-1857 )

Önceki bölümlerde bahsettiğim gibi RUS DİPLOMASİSİ, coğrafyasının kendine zorladığı / dayattığı hem avantajlara hem de dezavantajlara sahipti. Öncelikle “ sıcak denizler “ hariç, dört bir yanında devamlı büyüyebileceği, egemenlik alanın genişletip / yayabileceği, karşı güçlerin olmadığı, nüfus olarak da yetersiz “ bakir” topraklar – alanlara sahipti. Gerek kuzeyinde KÜÇÜM HAN liderliğinde SİBİR TÜRK HANLIĞINI daha 1511 de rahatlıkla dağıtarak, ekonomik açıdan çok büyük imkânlar sağlamıştı. Hemen doğusunda KAZAK ordalarının ALTINORDADAN sonra toparlanamaları, ÇÜZ ler halinde ayrılıp, otonom bir yaşam biçimini tercih etmeleri. ŞEYBAK HANIN da, önce BABUR la daha sonra onun müttefiki hatta koruyucusu olan ŞAH İSMAİL le mücadeleye girmesi ve sonunda da hayatını kaybetmesi, Ruslar için gelecekte feth edecekleri, zenginliklerine el koyacakları, nüfus aktarabilecekleri doğal bir “hayat sahası” na kavuşmaları demekti.

Hatta bu süreci “VAHŞİ SİBİRYA VE RUSLAR” adlı bir eserinde inceleyen bir Amerikalı araştırmacı, Rusların bütün BATILILAŞMA VE MODERN ORDU – DONANMA kurma projelerinde, finansmanın sağlanmasında SİBİRYADAN toplanan KÜRKLER – KERESTE – ORMAN ÜRÜNLERİNDEN elde edildiğini iddia eder. (.B.LİNCOLN )

Ne demiştik Rus coğrafyası, Ruslara bazı önemli avantajlar sağlıyorsa bir o kadarda dezavantajları vardı. Öncelikle Rus anavatanı veya SLAV halkın ağırlıkta yaşadığı, ne batıdan ne de doğudan doğal engeller, hiçbir engel veya setle donatılı değildi, Mesela Cengiz’in dört tümenlik süvari kolordusu, Asya’nın derinliklerinden çıkmış. Kendilerini ne GÜRCÜLER, ne KUMAN - RUS ittifakı önleyebilmiş, Ruslar “ çil yavrusu” gibi dağılırken KUMANLAR, Macar ovalarına “ kapağı “ atarak canlarını kurtarmışlardır. Kırın Hanları da, yarım adalarından mevsimine göre çıkmakta,1oo bin kişilik ORDULARINI, İKİ KOLDAN MOSKOVA YA KADAR YÜRÜYÜP DÖNÜŞTE “ DAİRE “ OLUP NE VARSA NE YOKSA TOPLAYIM YARM ADALARINA ÇEKİLMEKTEYDİLER.

Bu kadar mı elbette hayır. Batı cephesini düşünün NAPOLYON, Avrupa’yı bir ucundan diğer ucuna, önün çıkan bütün PROSYA – AVUSURA güçleri dağıta dağıta yürüyüp en son BORODİNO da, Rus ordusunu ve KUTUZOV, savaş alanından kovalıyarak MOSKOVA ya dalmadı mı ? ( 1812 )

1941 yazında da HİTLER, üç ordu grubuyla Rusları evire çevire meydan savaşlarında bozguna uğratıp, Alman generali GUDERİAN ın öncü keşif kolları KREMLİNİN o ünlü kulelerini görecek kadar yaklaşacaklardı. A.BEK in iki ciltlik o ölümsüz eseri unutulur mu?( MOSKOVA ÖNLERİNDE )

RUS siyasi coğrafyacıları, jeopolitikçi ve stratejistleri, devlet adamları TARİH ŞUURUNA sahip oldukları için her aman SAVUNMA BLOK ve DÜŞÜNME kavramlarını, birkaç aşamalı düşünüp uygulamaya koymuşlardır. Öncelikleri en İyi savunma SALDIRIDIR. İkinci düşünce biçimleri de gerçek Rus – Slav varlığını bir blok, bütünsellik içinde koruma ve tutma. Bunun düşünceyi gerçekleştirmek amaçlı; hemen bu blokun dışında savunma halkası oluşturmak en son aşamada ise bu duvarında kilometrelerce uzağında bir savunma gücü meydana getirmek. ( ÇASIN – ARMAĞLU –ÜNAL - KURAT –WERNADSKY )

KIRIM HARBİ ve bu savaşı sonlandıran PARİS BARIŞ görüşmelerinden sonra MOSKOVA batı ve güneye doğru olan klasik ilgi alanını ister istemez doğusuna doğru çevirmek zorunda kalacaktı. Çarlığın yüzünü / yönünü radikal tarzda çevirme zorunluluğunun kendi içinde de iki alt başlığı vardı. İlki; klasik Rus görüşü olan SICAK DENİZLERE inme, ikincisi de LONDRA ya bir “ders vermek “,onun en büyük gerek talep gerekse arz kaynağı olan HİNDİSTAN cephesinden vurmaktı.

Rus stratejisinin HİNDİSTAN ALT KITASINA yönlenmesinde iki taktik davranış ve planı vardı. Bunlardan biri zaten bir süreden beri KAFKASYANIN kuzeyinde sağladığı üstünlüğünü daha ileriye, yani güneyine doğru kaydırmak için; TAHRAN la çatışmayı göze almak, doğru AFGANİSTANA ulaşmak ve İngilizlerle komşu olmak. İkinci olarak, ASYA TÜRK coğrafyasına girip, hedef ülkeye topraklara ,”tepelerinden dalmak”

MOSKOVA nın bu yıllarda içinde bulunduğu ekonomik –mali – ticari – siyasi – askeri gücü, kapasitesi böylesine büyük, kapsamlı bir programın altından kalacak durumda değildi. Ama amaç LONDRANIN, yükünü ve dikkatini artırmak ve belki de dar anlamda “ GÖZDAĞI “vermekti.

Ruslar Kafkasya da hem zaman geçirdiler hem de kendilerine bu serüven oldukça pahalıya mal olacaktı. İngiliz, asker ve siyaset planlamacıları Rusları Kafkasya da durdurmak ya da en azından bu seferlerini onlara “ pahalıya “ mal etmek amaçlı, Kafkasların “OTOKTON halklarını,” MOSKOFLU GAVURUNA “ karşı, önlerine dikmeli / çıkarmalıydı. Bunun içinde bu konuda ona yardımcı olacak tek güç vardı. OSMANLI PADİŞAHI –HALİFELİK ve İSTANBUL.

Londra bir anlamda, Kırım savaşından dolayı kendisine “borçlu” hisseden, İstanbul u bir çırpıda yanına çekiverdi. Deniz yoluyla, İstanbul a getirilen harp araç gereçleri, yine KARADENİZDE karakol yapan İngiliz korvet ve firkateynlerinin korumasında, ÇEÇEN GÜÇLERE teslim edilmeye başlayınca, dağlardaki mücadele giderek sertleşmeye ve Ruslar için bu; hem insan hem de malzeme kayıpları demekti.

Ruslar bu arada TÜRK BOZKIRLARINDA büyük kazanımlar elde etmişler özellikle KAZAK CÜZLERİ üzerinde egemenliklerini kurdukları gibi TÜRKMENİSTAN üzerinde de fiziki / askeri DEMOKLESİN KILICI gibi sallanmaya başlayacaktı. GÖKTEPE SAVAŞI ile Türkmenlerin savaş azmi ve iradesi kırılmıştı. Zamanın Rus devlet adamlarından bir GARÇOKOV un adını taşıyan, DEKLARASYON ile “uygarlık, aydınlık “ yolunu, bu “ vahşi “ halka götürdükleri iddiasında bulunacaklardı.

Ruslar, Kafkasya da gerçekten başarılı olamadılar, sıkışıp kalmışlardı ancak Türk bozkırlarında arazinin piyade -top ve süvari kolları ile engelleri aşarak, bir de karşılarında organize olamamış modern harp ve gereçlerinden mahrum bütün dirençleri kırarak; Ruslar “ adım adım “ HİNDİSTANIN tepesine gelivermişlerdi. DOWNİNG STREET NU 10 için bu dikkate ve de öneme alınması gereken bir gelişme hatta “ yakın tehlike “ anlamına da geliyordu. Taraflar bu rekabet ve karşılıklı tırmanmanın, ilerde bir savaşa neden olabileceğini görüp anlayınca, dünyanın “ DAMI “ denilen TİBET de adına MCMAHON HATTI üzerinden, ASYA kıtasını paylaşacaklardı: LONDRA asla Tibet’in kuzeyine ( TÜRKİSTAN ) COĞRAFYASINA KARIŞMAYACAKLAR, İLGİ DUYMAYACAKLAR. O COĞRAFYADA GÖREVLİ OLAN İSTİHBARAT VE İRTİBAT GÖREVLİLERİNİ ÇEKECEKLERDİ. Ruslarda buna karşılık HİNDİSTAN ÜZERİNDEKİ EMEL VE DÜŞÜNCELERİNDEN VAZGEÇECEKLERDİ. Anlaşmanın bir başka özel bir yanı vardı ki, bu da Kafkasya da ki direnmenin maddi külfetini çeken LONDRA, ilk olarak Karadeniz de karakol gezen savaş gemilerini geri çekti. Osmanlı deniz gücü Rusların karşısında yalnız kalınca, ister istemez Karadeniz Rus donanması karşısında direnme gücü yoktu.

Bütün bunlar olup biterken KAFKASYA DİRENİSİ başladığı gibi çöküverdi. Ruslar yıllar boyu uğradıkları, akim kaldılar her saldırıda büyük kayıplara uğradıkları savaşçılardan ve halklarından İNTİKAM / ÖÇ alma savaşına girişince, insanlık tarihine ÇERKEZ GÖÇÜ olarak yer alacak olan büyük bir göç başlayacak. Bu yolda binlerce ÇERKEZ çoluk – çocuk ya yollarda ya da varabildikleri limanlarda ölüp gittiler.

 “ CORONO GÜNLERİ “ şokunu atlatıp az da olsa kendimizi hem fiziken hem de ruhen hazırladıktan sonra, yarım kalan / bıraktığımız işe tekrar döndük. Bu arada YAPI KREDİ Yayınlarından almam gerektiği birkaç eserin siparişini de hallettim. Çünkü İZMİR KİTAP FUARI artık olmayacak gibi. Şimdi sırada İŞ BANKASI Yayınlarından almam gereken 3 kitap var. Onu da bayram harçlığından alacağım. Yapı Kredinin finansmanı PROMOSYON’dan karşıladım.

Balkanlar denince, gerçekçi olunmak şarttır; bu coğrafya, Osmanlı Devleti’nin her yönüyle, güç merkez ve sembolü konumundaydı. Öncelikle devletin gücü, kapasitesi ve politik / stratejik yetenekleri açığa çıkıyordu.

Bölge yalnız stratejik, politik ve askeri açıdan değil; ekonomik, statü ve saygınlık açısından da önemlidir. Uzun süre Anadolu’ya TÜRKİSTAN’DAN gelen ( göç eden) TÜRKMENLERİN, Anadolu’ya kendinden önce gelip artık yerleşik hayata geçip, tarımla iştigal eden, eken biçen, hasadını bekleyenler ile binlerce koyun – keçi -deve ve atı olan TÜRKMENLERİN yanyana, birlikte yaşamaları “ doğaya / hayata “ aykırıydı. Osmanlı bu süreç ve gerçeği gördüğü için Anadolu’ya her gelen TÜRKMEN boylarını hızla Rumeli’ye, fetih olunan yerlere aktarmayı, bir devlet politikası haline getirecekti. Bu politika ve uygulamaları ile “bir taşla iki değil daha çok kuş vurmayı” becerecek / başaracaktı

Öncelik olarak; Anadolu da çıkması mümkün bir kargaşa ve yerleşim çatışmasını engellemek; gelenleri hemen rehabilite edip üretici işlevlerini devam ettirip onlardan vergi almak; yerleştirilen yerlerde stratejik geçitlerin, boğazların, köprülerin güvenliklerini, kış aylarında yolların kullanılır halde tutulmasından sorumlu kılmış; hatta bu hizmetlerin karşılığı onlara bazı askeri – mali ayrıcalıklar tanınmıştı. Osmanlı, özellikle bu İSKÂN / KOLONİ faaliyetlerinde asıl amacı iskâna açılan alanların “ŞEN VE ABAD “ ilkesini esas tutmuştur. Yine bu iskân politikasında özellikle AVŞARLARI, RAKKA’ya (SURİYE ) kadar zorla yollamıştır. Hatta Kıbrıs’ın fethinden sonra yine, düzen bozucu gördüğü Türkmenleri zorla göç ettirmiştir. ( Ö.L.BARKAN – Ç.ORHONLU - Y.HALLAÇOĞLU – T.GÜNDÜZ )

Balkanlar, bu göç ve koloni politikasında, ağırlıklı ve özellik arz eden bir coğrafyaydı. Üstelik savaşlar, hastalıklar ve kıtlıklar, Hıristiyan Kiliseler arası mücadeleler, bu coğrafyanın, otokton halklarını zaten içten kemiren kanserli “hücre “gibi yiyip bitirmiş; savaşma, karşı koyma iradesini neredeyse yok etmişti.

Osmanlı Devleti’ni bu coğrafyaya doğru attığı her ileri adım, elbette bu tür halklarda bir karşı koyma, az da olsa direnme gücünü artırıyordu, özellikle daha uzaktaki Avrupalı devletlerin ve PAPALIĞIN destek ve tahriki bunda rol oynuyordu. Tarihten bildiğimiz HAÇLI SEFERLERİ bir anlamda devam ediyordu. Osmanlı Devleti XIV. yüzyıldan sonra bu tür bütün saldırı, karşı koyma faaliyetlerini, askeri önlemlerle saf dışı bırakarak kısa zamanda AKINCILAR MACAR OVALARINDA at koşturacak hale geleceklerdi.

Tarih ilmine yalnız tarih olarak bakılırsa aynı KEÇİBOYNUZU gibi tadı az odunsu maddesi çok olan bir tat verir ama siz tarihe bakarken, yazarken, okurken tarih biliminin içine coğrafya, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, jeopolitik gibi diğer disiplinleri ekler ya da onlarla anlamlandırır, harmanlarsanız, o zaman TARİH ilmi, FISTIKLI GAZİANTEP BAKLAVASI olur.

Tarihe böyle bakanlar yazanların oluşturduğu TARİHSEL DERİNLİĞE, günümüzde ANNALES OKULU denir ve tanınmış, sözcüleri veya KUTUP LARI; M.BLOCH , L. FEBVRE,Bloch un NAZİ cezaevlerinde yazmaya başladığı daha sonra dilimize de çevrilen FEODAL TOPLUM adlı çalışmasını, aşan bir başka eser daha kaleme alınmamıştır. Febvre' nin KİTAP adlı eserine bir cümle daha ilave etmek mümkün müdür. ? Ama bunlar arasında günümüzde de en dikkati çeken ve MEDENİYETLER TARİHİ, AKDENİZ DÜNYASI adlı çalışmaları ile Dünya tarihçiliğinde ANNALES OKULUNU haklı olduğu yere oturtan BRAUDEL İ görmemezlikten gelmek mümkün mü?

Ülkemizde de bazı aydınlarımız veya tarihçilerimizin bir kısmı bu bakışı, yaklaşımı benimsemişler ve de gerçekten dört dörtlük denilecek eserler sunmuşlardır. Mesela bunlardan biri, FARUK TABAK ın SOLAN AKDENİZ adlı eseri, bu yöntem ve içerikle yazılan, en değerli eserdir.

Bu tarz tarih yazıcılığı ya da yorumlama anlayışı bazen ister istemez MARKSİST TARİHÇİLİKLE karıştırılır ve aralarındaki ayrımı / farklılığı kavrayamayan göremeyenler karıştırırlar. Marksist gelenek; SINIFLAR ARASI bir mücadele, EZEN – EZİLEN, beraberinde SERMAYE BİRİKİMİ ve EMPERYALİZM merkezli bir tarihi bakış sunarken, ANNALES OKULU ise çekirdeğinde UYGARLIK / MEDENİYET kavramına yaslanan anlam ve güç kazanan bir tarih sunar.

Mesela en modern deyim ve değerlendirmeyle HUBERMAN: İNSANLIK TARİHİNİ , ÇALIŞANLAR – SAVAŞANLAR ve DUA EDENLER olarak tasnif ederken, yalnız geçmişe değil geleceğe de “ışık tutmak “ istiyordu.

Osmanlı Devletinin AVRUPA YAKASI sayılabilecek BALKANLAR ( RUMELİ ) coğrafyası koşul ve ortam olarak, , ilk bakış olarak; yukarıda anlatmaya çalıştığımız hususlar göz önüne / değerlendirmeye alınacak olursa, şu ekleri de yapmakta sayısız fayda vardır. Çünkü anlatacaklarımızın / yazacaklarımızın bir anlam ve değeri olacaktır.

EMPERYALİST DEVLETLERİN akla TÜRKLER geliyor diye, özellikle BALKANLAR / RUMELİ demedikleri GÜNEYDOĞU AVRUPA olarak adlandırdıkları bu coğrafya, şu anda bile toplam nüfusunun 1 / 5 i MÜSLÜMAN, bu Müslümanların da 1 / 5 İ TÜRKTÜR. Üstelik de nüfus artış eğrilerine ( doğurganlık ) bakılacak olursa bu kadar baskı-göç olmasına rağmen TÜRK – MÜSLÜMAN doğurganlığı, SLAV-YUNAN-TRAK EĞRİLERİNİN çok üstündedir.( H.POULTON – J.MCCARTY –P.BALTA )

Bu coğrafya ya da TÜRK VARLIĞI: HUN - AVAR - KIPCAK – TORKU –PEÇENEK – OĞUZ halklarının dışında, Anadolu’dan geçişlerle, yeniden iskânı arasında aşağı yukarı ortalama 5 asırlık bir zaman dilimi vardı ki, bu zaman içerisinde, bu coğrafyanın bütün TÜRK unsurları; önce ATALAR DİNLERİ olan TENGRİCİLİK inançlarını kaybederek, DİL / SOY olarak SLAVLAŞIRKEN din olarak da ORTODOSK KİLİSEYE İNTİSAP EDECEKLERDİ.

Bu değişimden muaf olacak olanlar yalnız kendilerine GAGAUZLAR denen GÖKOĞUZLAR olacaktı. Bu Türk halk da sonuç olarak HRİSTİYANLAŞMIŞLAR ancak dillerini korudukları için Slavlaşma süreci burada işlememiştir. Bununda özgün nedenlerinden biri SELÇUKLU ŞEHZADESİ ve SARI SALTUK söylencesidir.

 

DEVAM EDECEK

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

90 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi