MİKRA ASİATİK KATASTROPHE Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak - 3

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak - 3

BALKANLAR’DA İLK Osmanlı aleyhine olan İSYAN ATEŞİ, Rus ve Avusturya’nın maddi / manevi desteğini alan SIRPLAR tarafından iki aşamada çıkarılmıştı. Bunlardan ilkini çabuk ve seri davranan İstanbul fazla büyümeden, dış güçler devreye girmeden bastırmayı yatıştırmayı becerecekti. 

Sırplara arzu ettikleri ve de ilke olarak da haklı oldukları noktalarda reformlar yapılmış, yakınmaların en tepe yaptığı YENİÇERİ sorunu en azından dayanılır hale getirilmişti. Ancak Ruslar, BÜKREŞ ANLAŞMASI ile bu coğrafyada ağırlıklarını artırarak, bu sefer MİLOŞ OBRONEVİÇ liderliğinde artık SLAV / ORTODOKS kardeşliği umulan sonucu verince, Osmanlı Devleti’nin tarihi coğrafyasında ağırlıklı ve önemli bir yeri olan TUNA ile ilgisinin yavaş da olsa kesilme eğilimi hızlanmış oluyordu.

 

1821 yılına gelindiğinde zaten son derece sıkışık olan DEVLET İ ALİYE aslında hiç de ummadığı ve beklemediği bir coğrafyadan, önceki SIRP İSYANINDAN hem içerik hem de işlevsel yönden çok daha farklı bir isyanla, daha muhatap olacaktı. Belki de bu isyanın gerek yapısal gerekse çevresel etkisi  / sonuçları, bu büyük coğrafyaya damgasını vuracaktı.

 

Yunan İsyan ateşinin, batı metropollerine etki ve derinliğine yansımaları çok farklıydı. Önce tarihi / psikolojik olarak; BİZANS, 1453’de “ŞEHİR DÜŞERKEN  “ F.YEORGİS.

 

TÜRK KUŞATMA ve savaş hazırlıkları sırasında Bizans kralı KOSTANTİN ya olağanüstü yetkilerle donattığı elçileri ya da bizzat kendisi, Avrupa başkentlerinde gezmeye başladılar. Kostantine bizzat PAPA ile görüştü; BİZANS ile PAPALIK arasında “kan davasına “ dönüşen, KATOLİK -  ORTODOKS kavga ve çelişkisinden vazgeçmeye bile razı olmasına rağmen, hiç de “dişe dokunur” bir yardım / katkı sağlayamadı.

 

“ ŞEHİR DÜŞTÜ “ olgusu aylar sonra Batı başkentlerinde, Kiliseler aracılığıyla duyulunca, Hıristiyan kamuoyunda KUDÜS’ün düşmesi kadar, olumsuz sonuç verecek, bir anlamda ŞOK YARATACAKTI. Düşünün Hıristiyanlığın doğduğu var olduğu KADİM COĞRAFYADA ÖZGÜRCE ÇALINACAK ÇAN SESİ DUYULMAYACAKTI.

 

Bu olay aradan yüzyıllar geçmesine rağmen Batı’da Kiliseler tarafından devamlı canlı tutulmuş özellikle Osmanlı Devleti Tuna’yı aşıp VİYANA önlerine geldiğinde, Kiliseler koro halinde her Pazar ayinlerinde ortak PAPAZ söylemini oluşturacaktı.

Bir başka gerçek ise; BİZANSIN düşmesi birçok, antik bilgi ve düşüncenin Avrupa’ya gitmesi demekti, özellikle Katolik din adamlarının, her türlü değişikliğe, değişime karşı duruş ve mesafeli davranmaları, bu yeni düşünsel dalganın belki de DEVRİMİN önünde duramaz hale getirdi. Bu farkındalık Avrupa aydınlanmasında ve ileriki yıllarda yaşanacak olan DİNDE REFORM sürecini “kamçılayacak” faktör değil miydi?

 

YUNAN BAĞIMSIZLIK ATEŞİ, 1821’de MORA İSYANI ile yandığı zaman,  gerek batı kamuoyu gerekse devlet adamları  / politikacıları şuuraltılarında, bu iki gerçek egemen olmaya başladı. İster din adamları isterse entelektüeller olsun, bu gönül/ duygu ortak paydasının, Avrupa’da ANTİ TÜRK – MÜSLÜMAN bir fikrin / duygunun alevlenmesi için yeterli olacaktı

 

OSMANLI DEVLETİNİN resmi yazı ve dokümanlarına yakın plan bakıldığında, RUM / ROMİLER hakkında, hiçbir olumsuz, aşağılayıcı, ötekileştirici, bir kavram veya değerlendirme göremezsiniz. Zaten FATİH SULTAN MEHMET, İstanbul un fethinden sonra yayınladığı FERMANLARLA ORTODOKS AZINLIĞIN her türlü hak ve çıkarlarını aynen devam ettirirken; ÇANDARLI AİLESİ nin gözden düşmesi ve TÜRKLERİN, gerek ASKERİ gerekse MÜLKİ kademelerden tasfiye süreci başta RUMLAR olmak üzere diğer AZINLIKLARA kamu hayatında acilen doldurulması gereken bir boşluk yaratacaktı.  ( H.İNALCIK – F.BABİNGER – Y.ÖZTUNA )

 

İSTANBULUN FETHİ devletin başkenti olması, Osmanlı Devleti için önemli bir dönüşüm / değişim süreci demekti. Artık beylikten DEVLETE DÖNÜŞÜM YAŞANIRKEN, hemen sonra başlayacak olan devletten İMPARATORLUĞA DÖNÜŞÜM sürecinin de ilk taşları döşenmeye başlayacaktı. Hatta bazı tarihçi ve yazarlar, Osmanlı Devletini bu aşamadan sonra bir TÜRK – YUNAN İmparatorluğuna doğru evirildiği iddiasında bulunmuşlardır.(D.KİTCİKİS )

 

Fatihle başlayan bu süreç, Rumlar kadar diğer Balkanlı farklı halklarında önüne Osmanlı kamu / toplum hayatında yeni alanla açmıştır. Ancak, Rum dediğimiz halk ağırlıkla kent merkezlerinde TİCARETLE uğraşmaları, yalnız Türklerin yaşadığı değil diğer Müslümanlarında egemenliğinde olan, özellikle liman kentlerinde TİCARET BURJUVAZİSİNİ oluşturmaları, DİL / DİN açısından Avrupalı devletlerle olan ticari -iktisadi ilişkilerde aracı rol oynamaları, onların resmi ve özel temsilcilerinde TERCÜMAN olarak görev almaları, gerçekten bu gruba İmparatorluğun içinde bir anlamda özel bir statü kazanmalarına yol açacaktı.

 

 Kıyı halkı olmanın sağladığı Balıkçılık-Deniz Ticareti –Acentecilik ve de her şeyden önce ARMATÖRLÜK; Bu halkın toplum ve devlet hayatı içinde hem zenginleşmelerine hem de diğer AZINLIKLARA göre daha da önem kazanmalarına yol açacak en büyük nedenlerden birisidir. Mesela YUNAN İSYANI başladığında, MISIR İSKENDERİYE limanına kayıtlı ticari gemilerin neredeyse 2 / 3 ünün DONATANLARI, KAPTANLARI ve TAYFALARI Rum asıllıydılar. Mısırdan gelecek olan destek kıtalarının taşınma işleminde ciddi sıkıntılar yaşanacaktı.

 

TİCARET ve ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE zenginleşme, deneyim sahibi olma, Rumlar arasında da bir BURJUVA SINIFININ doğması ve kendi toplumlarının MİLLİ BİLİNÇLENMSİNDE en az ORTODOKS KİLİSE kadar öncü rol onayacaktı.

 

Rum halkı arasında EĞİTİM –OKUL- MESLEK –MATBAA gibi konularda diğer özellikle TÜRKLER le aralarındaki MAKASIN; Türkler aleyhine daha da açılması demek olacaktı. Özellikle matbaalarında basılan gerek KİTAP gerekse GAZETE hem tür hem de baskı sayısı olarak karşılaştırma yapmak neredeyse imkânsız gibiydi.(R.CLOGG – H.MİLAS )

 

Osmanlı Devletinin kurucu unsuru olan TÜRKLER ile Rumlar arasındaki gerek maddi refah ve AYDINLANMA öylesine açılmıştı ki, iki halk arasında bir karşılaştırma yapmak adeta imkânsızdı.

 

OSMANLI BEYLİĞİ bazı tarihçi ve araştırmacılara göre 1299 bazılarına göre ise 1300 lü yılların ortalarında kurulduktan, kısa bir süre sonra BEYLİKTEN DEVLETE – DEVLETTEN İMPARATORLUĞA doğru bir evrim geçirmiş. İlk yüzyıllarda kendine doğal hinderland olarak kabul ettiği adına RUMELİ ağırlıklı ve yerleşmeci bir politika izleyerek; BALKAN AĞIRLIKLI fetih-yerleşme hatta KOLONİZATÖR tercihli bir askeri / politik anlayış benimsemiş. Anadolu’dan çeşitli nedenlerle, özellikle kontrolde güçlük çekebileceği TÜRKMEN BOYLARINI, BU COĞRAFYAYA ZORUNLU İSKÂNA TUTMUŞ HATTA BAZEN DAHA DA FAZLA KALIP, İLERDE KENDİNE SORU ÇIKARMASINLAR diye bu TÜRKMEN OYMAKLARI yeniden, iskâna tutmuş, onların içyapılarına müdahale etmiştir. ( DİVİTÇİOĞŞU –Z.V TOGA N – Ö.L.BARKAN - M.AKDAĞ - T.GÜNDÜZ – Ç.ORHONLU )

 

Devlet özellikle FATİHİN İSYANBULU fethinden itibaren, bu karmaşık – etnik kompozisyon yapı özellikleri göstermeye başlamış: ÇOK DİLLİ  - ÇOK ETNİLİ ve ÇOK DİNLİ gerçekten tam bir İMPARATORLUK örneğiydi

 

Osmanlı Devleti zaman içerisinde İSLAMİ bir kimlik kazansa bile büyün ORTAÇAĞ TÜRK DEVLETLERİNDE görüleceği gibi ister istemez İKİLİ ( düalist ) bir hukuk ve toplum sistemi kurmak zorundaydı. Bir yanda ŞERİATA dayalı bir hukuk sitemi ( şeri hukuk ) diğer yandan, eski TÜRK BOZKIR GELENEĞİNDEN hukuk sistemi ( örfi hukuk ) hatta zamanla ülke / devletin hükümranlık yetkesi altına alınan diğer farklı halkların, geleneksel hukuk normları. (kadimden gelen hukuk ) Dikkat ettiyseniz Osmanlı hukuk ve toplum sistemi ikili değil üçlü bir taban ve çerçeveye oturmuş, sınırlarını çizmiştir bile.  Bu yapısal özelliği ve farklılığı TİMURLULARDA – BABURLÜLERDE de görmekte ve tespit etmekteyiz. ( İ.H UZUNÇARŞILI -  Y.H.BAYUR –İ.AKA – J.P ROUX – İ.ORTAYLI – M.GENÇ – S.ÜLGENER – H.

 

Bu anlatmaya çalıştığım hususta en belirgin net örnek BOSNA nın fethinden sonra GÜMÜŞ madenlerinde çalışmakta olan İNGİLİZ MADENCİLERİNİN gerek dini gerekse hukuk ve akçeli işlerdeki konumları, hakları ve çıkarları söz konusu olunca; devlet son derce akıllıca konuya yaklaşarak KADİMDEN GELEN bir ar çözüm ve statüden yaralanarak, mevcut düzene el atıp,  bir karmaşaya yol açmadan madenlerin işletilmesini sağlamıştır.

 

Osmanlının böylesi bir coğrafya da 600 yıl hüküm sürmesinin asıl nedenlerinden biri de, asla SEKTER, benmerkezci olmamasıdır. Yapı ve zihniyet olarak, her zaman DENGECİ –STATÜCÜ olmasıdır. Zaman zaman devletin özellikle kendi ASLİ unsuru – KURUCU ATALARI olan TÜRKMENLERE karşı acımasız davranma nedenlerinin başında TÜRKMENLERİN, geleneksel OTORİTE ve DAVRANIŞ kültürlerinin, yerleşik bir devlet yapısına uymaması değil midir? Hıristiyan azınlıklarına karşı daha hoş görülü olan DEVLET, kendi canından / kanından olan, devletin kurucu unsuru  / ortağı olan TÜRKMENLERE neden bu kadar hoşgörüsüz davransın? Onların zihniyet ve güçlerinin kendi OTORİTE VE YASA KOYUCU gücüne karşı çıkma ihtimali değil midir? TÜRKMENLERİN yani OĞUZLARIN bu genetik kültür kodlarını, tipik davranışsal özelliklerini, KÖKTÜRKLER – GAZNELİLER dönemlerinde, hatta SAFEVİLERDE, İSMAİL PADİŞAHTAN sonra da görmüyor muyuz?

 

Sık sık vurguladığım altını çizdiğim insanlık tarihi açısından, en önemli olaylardan biri FRANSIZ DEVRİMİ OLMUŞTUR. Genel hatları ile bakıldığında gerçekten; hem bireysel hem de kamusal olarak, radikal ve hatta ONTOLOJİK kopuşlara bile neden olduğu savı rahatlıkla savunulabilinir.

 

Fransız Devrimi, düşünce ve ideolojisi, iç politik kargaşa ve NAPOLYON dönemi, bu dönemin sonunu ilan eden VİYANA SÖZLEŞMESİ – METTERNİCH, BU DÖNEMİN SONU DEĞİL AKSİNE DAHA KOMPLİKE, KARMAŞIK bir dönem demekti.

 

Napolyon’la başlayan ama onun devre dışı kalmasına rağmen eksilmeyen, etkisizleşmeyen husus; Fransız Devriminin beraberinde getirdiği ideolojik iklim ve değerlerin artık her farklı etnik halk / ulus tarafından yeniden keşfi ve adlandırılması dolayısıyla da içselleştirilmesi SÜRECİDİR. Bu konular üzerinde düşünen, dilimizi de kazandırılan eserler, anlatmaya önemini vurgulamaya çalıştığımız dönemlerin hem tarihi hem de sosyolojik çerçevesi ve temeli değil midir?

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

164 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi