MİKRA ASİATİK KATASTROPHE Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak - 2

Tarihi İyi Bilmek İyi Okumak ve Ders Almak - 2

FRANSIZ DEVRİMİ gerçek anlamda 1648 WESTFALİA ANLAŞMASI nasıl insanlık tarihi açısından önemli bir dönemeç olmuşsa, 1789 Devrimi de en az WESTFALİA kadar önemli sonuçlar yaratacaktı. Birincide DİN / MEZHEP, ikincide ise SOY / DİL / İDEOLOJİK - POLİTİK kavramları ile oluşan sosyolojik MİLLİYETÇİLİK.

Devrim ve sonrasında yaşanacak ve tarihe NAPOLYON SAVAŞLARI olarak geçecek süreç ancak Napolyon’un, WATERLODA İngiliz – Alman müttefik ordusu tarafından kesin olarak mağlup edilmesi, İngilizler tarafından “ kandırılan “ Napolyon un teslim olması ve İngilizler tarafından zehirlenerek öldüğü ana kadar SNT. HELEN adasına SÜRGÜNÜ İle son bulacaktı.

İSPANYADAN İTALYAYA, ALMANYAYA, AVUSTURYA ve MOSKOVA’ya kadar süren bir seri savaş; Avrupa’daki etnik- politik- ekonomik bütün düzeni ve kavramları alt üst etmişti. Bütün Avrupalı, uluslar ve yöneticileri VİYANA da bozulan alt üst olan Avrupa'nın dengesini tekrar kurmak, toplanırlar. (.F.ARMAOĞLU – Y.H.BAYUR – P.KENNEDİ )

AVUSURYA-MACARİSTAN ŞANSÖLYESİ METTERNİCH, bu KONGRENİN adeta yıldızıydı, Nasıl yıllar sonra 1878 de BERLİN de ALMAN ŞANSÖLYESİ BİSMARC da bu KONGRE nin yıldızı olacaktı.

FRANSIZ DEVRİM ini yalnız eylem – savaşlar olarak değil de, politik - kültürel – ideolojik değer ve bakış açısıyla kısaca KAVRAMSAL olarak ele aldığımızda; sonuçlarını çok daha net / kesin olarak görmek tespit etmek mümkün olacaktır. ( E.LUDWİG – P.MASON )

Devrim ve beraberinde insanlığa sunulan gerek kavramlar gerekse ilkeler, en çok OSMANLI DEVLETİNİ etkileyecekti.

Osmanlı Devletinin AVRUPA coğrafyasında kalan kısmı, İSTANBUL için en riskli ve elden çıkabilecek topraklardı. Bu topraklar üzerinde hem ÇARLIĞIN hem de VİYANA nın gözü vardı. Ruslar hem Avrupa ya daha da sokulmak hem de bir yanda SLAVLIK öte yandan da ORTODOKS duygudaşlığı içindeydi. VİYANA yine bu coğrafyadaki KATOLİK inançlı olan HIRVATLARLA, yakın olduğu kadar, jeopolitik açıdan da AKDENİZE, daha da egemen olmak ve hatta donanması için yeni bir liman sahibi olmaktı.

YENİÇERİLERİN özellikle SIRBISTANDA, TOPRAK MÜLKİYETİ VE TİCARETİNDE bir anlamda TEKEL konumuna gelmeleri ve özellikle SIRP köylülerine sıkı ve şiddete dayalı uygulamalara yönelmeleri, Osmanlı devleti için belki de XIX y,yıl İ.ORTAYLININ dediği gibi : “ EN UZUN YÜZYIL OLACAKTI “

Osmanlı Devleti’nin Avrupa tarafında (RUMELİ – BALKANLAR ) bulunan topraklarında SOY / DİN esaslı ilk Milli Ayaklanması, daha önce dediğimiz gibi, hem asker hem de çiftçi – tüccar olan YENİÇERİLERİN büyük bir baskısı ve hatta yer yer de zalimliklerine kurban gidiyorlardı. Hâlbuki Osmanlı Fütuhatının temel ilkesi ve egemen ideolojisi İSTİMALET dedikleri (YAKINLAŞTIRMA ) politikasıydı.(.M.GENÇ )

SLAV DAYANIŞMASI ve ORTODOKS GÜÇ BİRLİĞİ, Sırplar üzerinde gerçekten “ kamçılayıcı” etki yaratacaktı. Özellikle Fransız Devrimi’nden sonra, Sırplar gibi büyük güçlerin uzun yıllar boyunduruğunda olan diğer bütün güçleri motive eden bir etki yaratacaktı.( LEHLER vd )

İlk SIRP AYAKLANMASI, büyük bir başarı kazandı, BELGRAD, Osmanlılar tarafından alelacele boşaltıldı, taşradaki TÜRK KÖYLERİ ve ÇİFTLİKLERİ, bir anlamda İsyancılar tarafından yakıldı – yıkıldı, kaçamayan yakalanan TÜRK KÖYLÜLERİ öldürüldüler, yok edildiler. ( B.ŞİMŞİR – B.SHAW – J.MCCARTH )

İstanbul bu ummadığı ve kısa sürede başarı kazanan SIRP AYAKLANMASI karşısında, BELGRAD’ı boşaltmış bir adım geri çekilerek kuvvet tasarrufu yapmış, merkezden de destek vererek, boşalttığı BELGRAD’da tekrar egemen olacak ayrıca adı geçen coğrafyaya da, varlığını kabul ettirecekti. Ancak bir kere PANDORANIN KUTUSU açılmış, sihir bozulmuştu. Sırpların gözünde artık karşılarında yenilmez, kovalanamaz bir OSMANLI VARLIĞI yoktu.

İstanbul, tekrar bu coğrafyaya üstünlüğünü ve varlığını kabul ettirince; Sırplara karşı eski hoşgörülü, bir tür patrimonyalist ( BABACIL ) yaklaşımını canlandırdı. Zaten, isyan sırasında, isyancılar akıllıca bir taktik benimsemişler, asla Osmanlı Devleti ve PADİŞAH aleyhine bir çıkış yapmamışlar, bütün hedefleri OSMANLI ASKER ve MÜLKİ erkân olmuştu.

SIRP ISYANI: FRANSIZ DEVRİMİNDEN sonra, Osmanlı ülkesindeki GAYRİ TÜRK ve MÜSLÜMAN HALK ARASINDAKİ İLK ÇÖZÜLME BELİRTİLERİYDİ.1806’dan sonra artık bu ateş öncelikle Balkanlarda daha da büyük bir ateşin yanmasına neden olacaktı.

Osmanlı Devleti, Sırp isyan ateşinin sönmesinden sonra ister istemez bazı anlık önlemler ve politikalar benimseyerek, az da olsa, düzenleyici tedbirler almış, TOPRAK AĞASI OLAN TÜRK ÇİFTCİLER İLE KENTLERDE TİCARETE, EKONOMİYE EGEMEN OLAN YENİÇERİLERİN ağırlığını azaltma yoluna gitmişti.

TÜRK – RUS SAVAŞI ve savaş sonrası BÜKREŞ’te imzalanan BARIŞ ANTLAŞMASI ile Sırplara bir tür MUHTARİYET verilmişti. Ama asıl Sırp isyanı, daha anlaşmanın mürekkebi bile kurumadan 1815 VİYANA KONGRESİNDEN umduklarını alamayan Sırplar bu sefer MİLOŞ OBRONEVİÇ liderliğinde daha büyük yaygın bir isyan başlatınca, İSTANBUL için daha da ötesi yoktu. Alınan bütün askeri önlemler boşuna gibiydi, onun için SIRP BAĞIMSIZLIĞI kabul etmek zor da olsa, çaresiz kabul etmek zorundaydılar.

Özel bir not yazayım; METTERNİCH’in VİYANADA kotardığı anlaşmada adına kurulan AVRUPA UYUMU ya da DENGESİ ilkesine göre Sırplara böylesi bir hak verilmemeliydi. Ancak söz konusu TÜRKLER ve TÜRKİYE olunca verilen hiçbir sözün veya imzanın değeri yoktu. Bunun en canlı güzel örnekleri BALKAN SAVAŞI ve KIBRISIN AVRUPA BİRLİĞİNE KABUL EDİLME SÜRECİNDE YAŞAMADIK MI?

OSMANLI DEVLETİNİN; bozgun ve başarısızlıkla sonuçlanan II. VİYANA KUŞATMASI ile neredeyse 100 yıl süren bir geri çekilme süreci yaşanacaktı. Bu seri savaşlar Osmanlının sürekli İÇ HATLAR, zaman zaman ricat ama sürekli bir geri çekilme- artçı savaşlarıydı. Her mağlubiyetle sonuçlanan savaşlar yalnız askeri değil, aynı zamanda politik / ekonomik /mali ve demografik kayıp demekti.

Osmanlı Devleti’nin, bu süreçte yaşadığı yenilgiler ve geri çekilmeler yalnız politik / askeri sonuçları değil; aynı zamanda toplum – kamu yaşamına ve düzeninde de son derece olumsuz sonuçlar veriyordu. Osmanlı Devleti’nin bu kötü gidişi durduracak ne gücü ne de imkânı vardı. Avrupa tarafında İstanbul’un en güçlü amansız düşmanı / rakibi; AVUSTURYA – MACARİSTAN İMPARATORLUĞU ile ÇARLIK RUSYASIYDI.

Bu iki dev güç bütün güçleri ile Osmanlı Devleti’ne, XVIII. ve XIX. yüzyılları boyunca TUNA NEHRİ BOYUNCA, Osmanlı Devleti’ni adım adım geri püskürterek egemenlik alanlarını genişletmişler toprak kazanımlarını sağlamışlardı. Bu güçler Osmanlı Devleti aleyhine büyürken, Osmanlı Devleti, için asıl tehlike, risk hiç beklenmeyen bir yerden gelecekti.

Daha önce ne demiştik; FRANSIZ İHTİLALİ ve DEVRİMİ, yalnız Fransızlar ve Avrupa üzerinde değil; özellikle Osmanlı Devleti’nin, gayrı TÜRK – İSLAM halkı üzerinde çok etkili olacak; MİLLİYETÇİLİK – ÖZGÜRLÜK – EŞİTLİK – KARDEŞLİK gibi ilkeler, azınlıklar üzerinde bir tür UYARICI etki yaratacaktı.

Bu konuda Osmanlı toprakları üzerinde gözü olan EMPERYALİST - SÖMÜRGECİ devletler için, MİLLİYETÇİLİK söylem ve ideolojisi tam bir politik / ideolojik “ KALDIRAÇ “işlevi görecekti. ( F.ARMAOĞLU – K.KARPAT – Ş.MARDİN – O.TÜRKDOĞAN – H.KIVILCIMLI – A.AULARD – E.LUDWİG )

SIRP İSYANININ gerek KARA YORGİ, gerekse M.OBRONEVİC, Rusya’nın aktif desteği / koruması / liderliğinde başarıya ulaşması, BABIALİNİN egemenliğinden çıkmak isteyen diğer Balkan Halklarına da, örnek olacaktı. Bu halklar arasında ikinci örnek, doğal olarak YUNANLILAR geliyordu,

Bu halk hemen hemen Balkanlı Halklar arasında Osmanlı yönetiminin / egemenliği altına giren, devletten de gerek milli gerekse dini, büyük bir HOŞGÖRÜ ve AYRICALIKLI bir statüye sahipti. Kendilerine özgü dini örgütlenmeleri, din adamları, ruhban sınıfları, yargı-mali sistemleri nerdeyse tümüyle ÖZERK bir yapıda varlıklarını devam ettiriyorlar, devletin - ülkenin içinde en çok mali – hukuki – ekonomik ayrıcalıklara sahiptiler.

“FENERLİ” denilen bir zümre de gerek yabancı dil bilgileri gerekse başka ülkelerle ticari – ekonomik yoğun ilişkileri sayesinde BABIALİNİN, diğer Avrupalı devletlerle olan ilişkilerinde TEKEL konumuna geçmişlerdi.

Bu halkın bir başka kültürel / moral avantajı da o yıllarda Avrupa’da yaygın olan KADİM UYGARLIKLAR retoriğinin, egemen kültür olması; Yunan Klasikleri, felsefe ve düşüncesinin yaygınlık ve özel ilgi alanı olarak önem kazanması da bu halkın varlığının daha da önemsenmesi demekti.

OSMANLI DEVLETİ, aşağı yukarı genel kabule göre 1299 da Anadolu Selçuklularına bağlı bir UÇ BEYLİĞİ olarak kurulduktan sonra, KONYA nın da SANCAK – DAVUL – İCAZETİ ile hem politik hem de hukuki varlığı tanınmış oldu. İlk kurucu atalar olan ATMAN ( OTMAN ) ve ORHAN BEY zamanında civarında olan BİZANS TEKFURLARI ile “ inişli çıkışlı “ bir ilişkiler sistemi kurmayı becermiş, özellikle Anadolu’ya akın akın gelen TÜRKMEN göçü için önemli bir çekim merkezi olmuştu.

Bu kendi halinde mütevazi şartlarda kurulan UÇ BEYLİĞİ günün geçerli olan jeopolitik ve jeostratejik koşul ve ortamından da azami ölçülerden yararlanmayı bilecekti.

Zaman zaman der ve altını çizeriz ya, halklar çoğu kez coğrafyalarının tutsağı olur ve coğrafyalarının izin verdiği ölçüde kaderlerini oluştururlar. Osmanlı Beyliği bu deyişe en uygun, en mükemmel bir örnektir. Sürekli gelen ve artan T,ÜRKMEN unsurlara hem yerleşim alanları hem de zenginlik ve geçim kaynağı olan hayvanları için OTLAK –MERA, halen sürdürdükleri BOZKIR HAYAT biçimine elverişli YAZLIK – KISLIK yaşam alanları gerekiyordu. Doğu ve güneyleri kendileri gibi diğer Türkmen beylikleri veya ESKİŞEHİR civarında CENGİZ döneminden kalan, KARA TATARLAR denilen; TÜRKO – MOĞOL unsurlar vardı. Bunların üzerine askeri bir sefer yapmak zaten dinen yasak ve sorundu.

Hemen “ burunlarının dibinde” Bizansa bağlı ancak otonom kale devletler ve mücavir alanlar vardı. Anadolu özellikle PASİNLER SAVAŞI ( 1048 ) ile yerli Hıristiyan nüfusu neredeyse çoğu özellikle gençleri ya Bizansa, sahillere veya KALE KENTLERE göç ederek, coğrafyayı boşaltmışlardı.

Ege ve Marmara bölgesine dalga dalga gelen TÜRKMENLER, şimdi de dar bir alana sıkışıp kalmışlar ne kendilerine ne de sahip oldukları hayvan varlığı için yeni yeni HAYAT SAHALARINA (LEBENRAUS ) ihtiyaç zorunluluk halindeydi. Çünkü ilk gelenler zamanla KÖYLU olmuş, yerleşik hayata geçerek, SOSYOLOJİK anlamda YATUK olurken yeni gelenler KONARGÖÇER hayat tarzında yaşamakta bunlara uygun bir coğrafya şarttı.

Tarih boyunca bütün insanlık alemi için en temel genel geçer KURAL:

YERLEŞİK HALKLAR ile KONARGÖÇER kültürden gelen haklar arasında “itiş kakış” önemli bir evredir. Bunun içinde siyasal / askeri önderlik bu hassas dengeyi büyük bir titizlilik ve dikkatle korumak zorunda kalacaktır. Bu denge o kadar önemlidir ki, Osmanlı Devleti bir hayli geç tarihlerde neredeyse XVIII y. yıla kadar bu sorunlarla uğraşmak zorunda kalacaktı.

SÖĞÜT merkezli kurulan ve de EŞİTLER ARASI BİRİNCİLİK ( PRIMUS İNTER PARES ),BOYDAŞLIK-KANDAŞLIK, ilkelerini gözeten beylik kısa zamanda coğrafyasına uyum sağlayarak, Bizans ve ona bağlı ( vassalı ) olan Kale Kentlere veya yerleşim birimleri aleyhine büyümeye başlamış. Her ileri adım veya toprak kazanımı, Anadolu’nun, muhtelif yörelerindeki TÜRKMEN UNSURLARIN ADETA DALGA DALGA BU YÖRELERE AKMASINI SAĞLAYACAKTI. LBETTE BU GÖÇ VE YERLEŞİMİN EKONOMİK – POLİTİK VE PSİKOLOJİK NEDENLERİ VARDI.

Osmanlı Devleti, Orhan Beyle birlikte Osmanlı Beyliği doğa büyüme / yayılma sürecine girecek artık bir uç beyliği statüsünden çıkarak, DİVİTCIOĞLUNUN çok haklı ve doğru tespitine göre, nasıl OĞUZDAN SELÇUKLUYA doğru bir evrim geçirmişse de bu sefer Osmanlı BEYLİKTEN DEVLETE doğru bir evrim geçirecek, bu gelişim çizgisi, bir sonraki aşamada DEVLETTEN İMPARATORLUĞA doğru gelişme gösterecekti.

Osmanlı Beyliğinin asıl gelişme ve önce devlete sonra İmparatorluğa gelişimi, doğal hinterlandına doğru sıçraması ile mümkün olacaktı. Beyliğin Anadolu içlerine / derinliklerine doğru askeri / politik büyüme ve yayılma, olasılığı hem zor hem de MEŞRUIYETİ yoktu veya daha çok erkendi.

İzansın içindeki politik kavga, iktidar kavgalarının yarattığı boşluklardan istifade ederek, taht oyunlarında / mücadelelerinde fiziki – askeri rol alarak etkin bir politik aktör olmuştu. Hatta zaman zaman profesyonel anlamda kuvvet tahsis ederek, geleceğe ait hem arazi keşfi hem de zenginliklerinin “birebir “ keşfini de yapacaktı.

BALKAN fethi dediğimiz süreç, Osmanlının öncü / keşif güçlerinin Rumeli’ne çıkışı, bir depremle zarar gören ve elden geçirilmemiş kalenin fethiyle (ÇİMPE ) artık; Osmanlının elinde sağlam bir KÖPRÜBAŞI var demekti.

Osmanlının asıl Rumeli fethini – yayılması ve yerleşmesi için, MURAT ve oğlu YILDIRIM ı beklemek gerekecekti. Baba oğul gerçekten arkası arkasına, bir dizi savaşla; Avrupa çapında toplanan HAÇLI güçlerini bozguna uğrattılar.

Osmanlı devletinin kısaca Balkanlar ( Rumeli ) dediği coğrafya da önünde kendisine engel olabilecek ,bir “savunma duvarı” bloğu oluşturabilecek üç güç vardı. Bunlar; BULGARLAR – YUNANLILAR ve SIRPLARDI.

Osmanlı devlet adamları asla acele etmeden, son derece, akıllıca taktik ve soğukkanlı davranarak taktik / stratejik bir planlama yaparak, ADIM ADIM, politikalarını bütün boyutları ile değerlendirerek, uygulamaya koydular. Mesela BOSNA da ellerindeki AÇAR, DİN / MEZHEP farklılıklarından dolayı LATİN KATOLİK KİLİSESİNİN baskısından bunalan BOGOMİL inancında olan Bosnalıları yanlarına çekmiş, üstelik dini hoşgörü ile de davranarak KADİM dediği geleneklere saygı göstererek yerli halkın asla düzen ve istikrarını bozmamışlardı. Gerek BULGAR gerekse YUNAN dirençlerini de etkisiz hale getirecek. Özellikle Balkanlar ekonomisinin de can damarı olan VİA EGNETİA GÜZERGAHI kontrolleri altındaydı. Özellikle YENİ PAZAR (NOVİ PAZAR ) ın kurulması neredeyse tüm Balkan pazarını Osmanlının denetimi altına sokan bir gelişmeydi.

Yazılarımı daha önce okuyanlar hatırlar, TÜRKLERİN ister ATALARI isterse BABALARI olsun, HUN çağından bu yana her zaman TİCARET YOLLARI, PAZARLAR, KONAKLAMA yerleri üzerine özel bir JEOPOLİTİK ve JEOSTRATEJİK özel öngörüler üzerine kurulu; RAİSON D ETAT ilkesi önemli bir değer ( ayar ) dir.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

154 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi